26 Temmuz 2015 Pazar

BİR NAYLON ÇORABA MI ?




Sovyetler Birliği’nin neredeyse Dünya’nın yarısına yayıldığı komunizm zamanlarıydı . Kelime anlamıyla Komunizm tüm mülkiyetin devlete ait olduğu ve devletin vatandaşlarına kaynakları eşit olarak paylaştırdığı yönetim şekli. Beğenelim , beğenmeyelim hala talebi olan idare şekli.

Dışa kapalı bir sistem ....

İnsanların hayatını sürdürebilmesi için sağlık, eğitim , ulaşım , barınma , gıda paylaşımı vardı. Seyahat edebilme devletin iznine tabiydi. Belli sıraya göre tatil yapabilme ancak diğer pakt ülkeleri için geçerli olabiliyordu.

Bu sınırlamayı yaşamanlarda vardı. KGB takibinde olsalar da sanatçılar , sporcular , büyükelçilik mensupları, bazı askerler ,gemiciler programlarına  bağlı olarak Dünya’yı dolaşabiliyorlardı.

Devir soğuk savaş devri. Amerika ve Sovyetler Birliği iki süper devlet.

Dedik ya kaynaklar paylaşılıyor. Bazen bir iki patates, bazen biraz daha fazlası . Kaynak fazla olmayınca kuponla verilen yiyecekler ve kuyruklar. Birde yurtdışına gidenlerin Amerika , Avrupa ülkelerinde görüp anlattıkları şehir efsaneleri...

Acaba doğru mu ?

Sovyetler Birliği’nin süper güç olduğundan bahsediliyor diğer tarafta çürük patatesi nasıl paylaşacağız kavgası , bir naylon çoraba kendini satanların hikayesi...

Bizde o dönemler çocuğuz ya da gençliğe yavaş yavaş adım atıyoruz..

Naylon çorap hikayeleri muthelif. Hani Nasrettin hocaların , Erzurum’lu Tello dayının ülkesindeyiz. Acaba doğru mu?  Ne olur ne olmaz...

Ne  !!!   bir naylon çoraba mı ? Eminmisin ?

O zaman bir bavul çorap alıp Moskova’ya gidiyorum. Tutmayın beni  abartmaları..

Bu hikayelerin ne kadarı doğru bilmiyorum ancak yurtdışına giden Sovyet vatandaşlarının anlattıkları , televizyon denen kitle iletişim araçlarının ülkeye kaçak yollardan girmesi ve uydularla modern Dünya’nın izlenmesi .

Beklentilerinin artması karşısında komunizm daha fazla dayanamadı ve seksenlerin sonunda  Gorbaçov liderliğinde glasnost ve perestroika olarak ifade edilen açıklık politikası ile komunizm yıkıldı...

O yıllarda Sarp sınır kapısından giren insanları görürdüm. Neredeyse açlıktan ölecek gibi düşkün, bakımsızdılar.

Rusya’ya gittiğimizde anlardık bu halkın ne kadar fakirlik çektiğini..

Bugün artık o fakirlik görüntüleri yok.... Çok daha iyi durumdalar...

Sovyetler  ile gelişmiş Avrupa ülkelerindeki yaşam seviyeleri referans olarak alınmış ve bu durumun sürdürülebilir olmadığına karar verilerek koskoca süper devlet sanılan Sovyetler Birliği yıkıldı gitti..

Değişimi getiren ise referanslar ve insanların beklentileri oldu.

Ülkem insanı artık eskisi gibi kapalı değil. Daha fazla para kazanıyorlar ve kazanımlarının bir bölümünü yurtdışı seyahatlara ayırıyorlar. Almanya’yı ,Fransa’yı , Hollanda’yı görüyorlar.

Diğer taraftan Digiturk’ u ve uyduları milyonlarca insan izliyor.

Güzel şeyleri anlıyorlar, imreniyorlar. Neden benim memleketimde yok diye sorguluyorlar.

Trafik kaidelerine uyum...
İnsanların birbirine saygısı...
Demokrasi ve hukuk uygulamaları...
Hırsızlığı, uğursuzluğu , yandaşlık uygulamaları olmayan sistemler....
Gerçek laikilk uygulamaları ...

Yaşam hakkına saygı neden bende yok diye soruyorlar.

Evet arabamız var ancak ülkede hukuk yok ..
Evet  arsamız var ancak eğitimimiz yok ....
Evet evimiz var ancak ülkede laik uygulamalar yok...
Evet paramız var ancak demokrasi yok diyerek birbirine şaşkın şaşkın anlamsızca bakıyorlar..

Peki referansımız nedir ?

O çok özendiğimiz Arap ülkeleri mi  , Irak’mı , Suriye’mi , Afganistan mı ? Yoksa ilimle ,san’at ile , demokrasi ile , laik anlayışı ile özdeşleşen ülkeler mi?

Hayır dostlar hayır..... Mevcut durumun sürdürülebilirliği yok.

Mutlaka yıkılacak. Er ya da geç......

Değişimi getiren iki şey olan referanslar ve beklentiler gerekeni yapar..

Aynı Sovyetler Birliği’ne yaptığı gibi .... Koskoca sistemi yıktığı gibi....

Referans ise belli.... Karar ise halkın...






ANADOLU VE DİRİLİŞ




Ford şirketine çalışmaya başladığımda ilk seyahatimi Engin İzet arkadaşımla Samsun'a yapmıştım. Kendisi  yurtdışında okumuş , hayatın içinde yaşamış , bana da  şimdinin tarifiyle  koçluk , zaman zaman hocalık yapmış  değerli bir dostum olmuştur.

Pistinin kısalığı ile ünlü havaalanı, Havza'dan aşağı inişteki uçurumlar nedeniyle o zamanlar Samsun’a gelmek için bayağı  riskli programları göze almanız gerekirdi. Sonunda tepeden Karadeniz'in o muhteşem görüntüsü Samsun'a hoşgeldiniz anlamını taşırdı. Zorlu yolculuk sizi pidenin ,etin,balığın muhteşem lezzeti ile tanıştırırdı. Bu üçlüyü her şehirde bir arada bulabilmek o kadar kolay değildi.

Kulağı çınlasın Küzey  Motorları' nın  müdürü Cevat Er abimizin meşhur Oscar'ı , yıllarca lezzetine devam eden meşhur Fevzi 'de mısır ekmeği , barbun ve kalkan yemek ,Samsun Balıkçılar Kooperatifi lokantası , sonradan devreye giren  Pamuk Kardeşler  Sonradan Gourme olarak beni  her zaman heyecanlandırmıştır.

Geçen hafta  yolumuz Samsun'a düştü. Eski arkadaşları görmek  ziyadesi ile bana mutlulk getirdi.

Samsun şehirini gezdim gerçekten değişmiş.  Sahil farklılık yaratmış.  İnsanlara özellikle kadınlara baktım , iktidarın muhafazakar yapısını destekleyen bir oy potansiyeli olmasına rağmen İstanbul'daki peçeli , sarıklı giyim yoktu. Açıklar istediği gibi giyinmişti , kapalılarda görüntü kirliliği yaratmadan inançları gereğine göre dolaşıyorlardı. Hoşuma gitti...

Yemek yiyeceğimiz lokantaya gittik. Büyük şehirlerdeki  örneklerinden farklı olmayan hoş bir yerdi. Zaten sahilde benzer şekilde bir kaç tane lokanta bulunmakta.

Kapıda bizi hoş bir kadın karşıladı . Lokantanın sahibiymiş. Biraz sohbet ettik ,içeri geçtik. Hoş bir ortamda yemeğimizi yedik.  Mevsim itibariyle mezgit , kınalı barbun dedikleri tekir  gayet nefisti. Bu arada bakımlı ,hoş bir hanım geldi . Hepimiz erkek olan guruba afiyet olsun diyerek arkadaki masada oturan arkadaşlarının yanına geçti. Bu durum İstanbul 'da dahi çok karşılaştığım bir durum değildi ve olumlu şekilde etkilendim.

Bir anda annem aklıma düştü. Aile içinde birleştirici , yapıcı  adeta çimento etkisi yapan kişiydi tıpkı birçok Türk ailesinde annelerin yaptığı gibi. Kadının rolü çok önemlidir , çoğu annenin verdiği katkı gibi..

Sonra kendi kendime dedimki  Anadolu'nun yeniden dirilişi  aynı 19 Mayıs'ta olduğu gibi Samsun'dan başlıyor.

Ben bu duyguları yaşarken gözüm televizyona ilişti , son dakika haberi veriyordu ;

Türk askeri İŞİD  ve PKK  mevzilerini bombalamaya başladı....

www.okanyasan.blogspot.com

www.okanyasan.com

17 Temmuz 2015 Cuma

HAYIRLI BAYRAMLAR




Nihayet deniz ve yürüyüş mevsimini açtım. Yedi kilometrelik orman içinde gezinti uzun zaman sonra iyi gelir diye düşündüm. İnsan tek başına kalınca yol boyunca neler düşünüyor neler....

Begonviller yeni yeni canlanıyor,  o güzel tabloda yerini almaya başlamış...

Çam kokusu bir an için Marmaris’in  günlük ağaçlarının kokusunu çağrıştırdı. Çam kokusu da güzel ancak nedense günlük kokusu bir başka doğrusu. Öyle algıladım. Sanki tezgahtarın pantalon uyduramadık bari gömlek verelim demesi gibi oldu...

Faytoncuların at barınağının yanından geçerken 6-7 kişinin hastalanan atı elbirliği ile ayağa kaldırma çabalarına şahit oldum....

Biz yandan düşündüm ;  Geçen yıl  bayrama girerken emeklilik nedeniyle zamanım bol , işim yok ,param yok, gelecekle ilgili çok umudum yoktu... Bu bayramda ise yürümek ,gezmek ,dinlenlenmek,eğlenmek için vaktim yok, iyi kötü işim var, cebimde biraz daha fazla param var. Ümidimi sorarsanız çok olmasa da heyecanım var. Şimdilerde kendime soruyorum hangisi daha iyi ? Galiba şükür ederek yola devam etmek...

Bir an annemi düşündüm . Geçen bayramda hasta olsa da , ömrünün son günlerine geldiğini bilsek de gene bir ümit gene bir bekleyiş... Bugün ise yanımda değil. Kokusu her an burnumda . Şimdilerde soruyorum hangisi daha iyi ? Galiba tevekkül ederek güzel anları hatıralarda yaşatmak ..

Bir yandan artan sanal arkadaşlıklar , diğer yandan kaybettiğimiz gerçek dostlar. Kazandiğimiza mı sevinelim , kaybettiğimize mi üzülelim bilemedim. Galiba hayat diyerek onları rahmetle anmak en iyisi..

Bu karışık duygularla Alman Koyu’na geldiğimde Cennet’i görür gibi oldum.  Çam ağaçları içinde muhteşem bir koy, pırıl pırıl deniz, Gögüs Hastanesi’nin muhteşem dekoru, hergün üzerine koyan beach..... Tek kelime ile muhteşem. Yaşadığım an’a şükür ettim.

Dönerken fayton barınağında  atın yanlızlığına şahit oldum. Faytoncular atı kaderine bırakmışlardı. Can çekişiyordu belli ki biraz sonra bu dünya ile ilişkisi kalmayacaktı....

Yardım için uzanan ellerin bir yararı olmamıştı. Belki günler önce  hastalığın erken döneminde bu eller uzansaydı , at yaşam mücadelesini verip hayatta kalacaktı. Bir an bugün içinde yaşadığımız siyaseti ve koalisyon çalışmaları aklıma geldi. Umarım eller zamanınında uzanır ve yaşam düzgün ve sağlıklı şekilde başlar. Aksi halde atın yalnızlığını bizler yaşarız...

Bana gelince günün anlamına uygun olarak çok güzel bir sözü yazımda paylaşmak istedim. Bu aralar  hit olan  çok hoş bir anlatım;

   ‘’ Ne kadar yaşlı olursanız olun bir daha olamayacağınız kadar gençsiniz ‘’

O zaman umutla  hayatı yaşamak , yaşamı paylaşmak ve bugün elimizde olan değerlere sıkı sıkı sarılmaktan başka çaremiz yok gözüküyor.

Kaybettiklerimiz var , kazandıklarımız var. Kazandıklarımızla , elimizdekilerle  mutlu olmak  galiba iyi bir yol..

Karım zaman zaman  lafı ne kadar çok dolandırıyorsun diye şikayet eder. Ne yapalım benim gibi adamın  iyi bayram  dilekleri böyle dolambaçlı oluyor. Artık ya sulanan beyinlere yada beyin sulanmasın diyerek tomurcuk açma çalışmalarına vermek gerekecek.

Birazdan mesaj ve telefon trafiği başlar. Yeni bir gün , yeni bir bayram, yeni bir an için yelkenleri açarız. Umarım rüzgar uygun olur gideceğimiz yere selametle varırız..

Sizlere sağlıklı ,mutlu ,huzur içinde geçireceğiniz bayramlar, günler,aylar,yıllar dilerim...

Hayırlı bayramlar olsun...



6 Haziran 2015 Cumartesi

İMAMIN YAPTIĞINI YAPMAYIN




Çok güzel bir kardeştir Oğuz Kayıtmazer.

Yaşı büyük ancak dünyası küçük. Hayalleri olan , yaşadığı zorluklara rağmen sevecen,   duygusal , hareketli , sevimli.

Rahmetli Timur’un oğlu . Yıllarca bize çay hizmeti veren  Oğuz.....

Nedense bana ayrı bir düşkünlüğü vardır. Bende onu çok severim..

Zaman zaman arar , hocam nasılsın ? diye sorar , mesaj gönderir...

Bazen pek düzgün olmayan yazısı ile  birşeyler karalamaya çalışır....

Oğuz birkaç gün önce  yazı yazmış. Birşeyler anlatmaya çalışmış. Sonunu benim yakışıklı hocam diyerek bitirmiş.

Sevinmedim değil . Hem onun  dünyasını geliştirme çalışmasına hemde benim hala yakışıklı imajım olmasına.

Aslında kendimi hiç yakışıklı görmemişimdir. Küçük ellerim , kalın bacaklarım, orta boyum  aynaya baktığımda hep derdim olmuştur.

Şimdilerde ise göbek ileri , kalça geri tarihi gerçeklerine şahitlik yapıyoruz.

Yani yaşlanıyoruz......

Geçenlerde eşim benzer şeyleri söyledi .

Yaşlanıyoruz .

Evliliğimiz çeyrek asıra yaklaştı artık bu hayatı kanıksadık, evliliğimizi nasıl çekici hale getirebiliriz diye sordu.

Gerçekten evliliğimizin ilk yıllarında esprıili yaklaşımlar yapardım. Örneğin eşimin çalıştığı okula evlilik yıldönümünde çiçek gönderirdim. Çiçek özellikle ders sırasında verilir ayrıca evlilik yıldönümü için gönderildiği söylenirdi.

Öğrenciler yabancılar olunca alkışlar , alkışlar,alkışlar...

Bir hava, bir mutluluk...

Yabancılar bu duruma unexpected touch yani beklenilmeyen sürpriz diyorlar.

Genelde pazarlama aracı olarak kullanılıyor .Örneğin uzun bir sürüş sonunda benzin almak için mola verdiğinizde görevlinin uzattığı bir bardak çay , soğuk bir meyva suyu ikramı  size mutluluk sağlıyor. Hatıralarınızda uzun süre yer alıyor. Bu anlamda marka imajına katkısı büyük oluyor.

İlerleyen yıllarda tekdüze hale gelmiş evliliklere , beraberliklere ilaç olması nedeniyle mutlaka sürpriz gerekiyor .

Siyaset de böyle.  Dünyanın neresine giderseniz gidin uzun yıllar iktidar olanları tekdüzelik bekliyor, suistimal bekliyor. 

Sonuç hep hüsran, sonuç hep ayrılık oluyor. 

Bırakın geri kalmış ülkeleri , Avrupa ülkelerinde bile çok sık görünüyor.

En son FİFA ‘da yaşananlar . Meğerse ne organizasyonlar , ne rüşvetler....

Ülkemizde de hırsızlık , yolsuzluk ,uğursuzluk ,hukuksuzluk , yandaşlık sürpriz olmaktan çıktı  günün  menüsünde yer alıyor....

Yaşlanan birlikteliği yaşatabilmek için sürpriz yapmak gerekiyor.

Sürpriz içinde yaratıcı olmak şart.

Bazen bir çiçek vermek ,
Bazen yeminini bozmak ,
Bazen de meydanlara çıkıp Kur’an göstermek.....

Yok artık , o kadar uzun böylu değil.....
Zaman birilerine haddini bildirmek zamanıdır....
O nedenle bence siz.....

Ne imamın dediğine inanın , ne de yaptığına ......



24 Mayıs 2015 Pazar

MUSTANG




Oldum olası spor otomobillere  ilgi duymamışımdır. Özellikle eğitim seviyesi düşük ülkelerde spor otomobiller  genellikle araç değil amaç olarak kullanılmıştır.

Ya sosyal statü olarak yada geniş olmayan caddelerimizde bol zigzaglar yaparak yarış aracı olarak kullanılmıştır.

Bu araçların dizayn edildiği ve üretildiği ülkeler olan Almanya, İtalya , Amerika gibi ülkelerde spor otomobiller  ya  kişiliklerinin bir parçası veya ailenin kullanımında kullanılmışlardır.

Özellikle petrol zengini sonradan görme ülkelerin prensleri, zenginleri bu ülkelerdeki spor otomobil terbiyeside bozmuşlardır. Yurtdışında bu araçların özellikle Arap gençleri tarafından kız tavlama aracı olduğuna çok kez şahit olmuşumdur.

Spor otomobilleri sevmemenin diğer nedeni gençlik arkadaşımız Kahveci Erdoğan'ın arkadaşları ile birlikte Mustang arabasıyla  Silivri yakınlarında geçirdikleri kaza sonucunda vefat etmesidir. Rahmetli de yollarda atraksiyon yapmayı , hızlı araba kullanmayı çok severdi. Hızlı yaşadı , genç öldü....

Mustang imalatına 1964 yılında Amerika'da başlanmış ve dokuz milyon adet satılmış. Benim gençliğimde Mustang çok popülerdi. Ülkede çok sayıda Mustang vardı.

Hatırladığım kadarı ile   1996 veya 1997 yılında  çalıştığım şirketin yetkilileri  nasıl olsa talep olur,  satarız diyerek Mustang otomobili ülkeye getirelim demişlerdi. Satış sonrası için tedbirler alınmış , iki arkadaşımız Amerika'ya gidip eğitim almışlardı. Bilgi, tamir için kullanılacak özel aletler ve yedek parça bolca getirilip sadece Mustang satacak bayilere dağıtım yapılmıştı. Ancak araç yeterli talebi görmedi ve sonradan gelen ekonomik krizle birlikte ithalat iptal edildi. Yani pazar aracı satın almadı.

Bugünlerde Mustang tekrar gündeme geldi. 2015 Otoshow'un en güzel parçalarından biri oldu.

Ülkemizde şartlar değişti. Günden güne ortaya konan , geliştirilen satış ve satış sonrası stratejileri ile daha başarılı araç satma olanakları aranacaktır. Siyasi ve ekonomik gelişmelerle zenginleşen bir kitle oluştu. Bu önemli satış için bir alternatif olacaktır.

Mustang pazara hayırlı , uğurlu olsun...

Spor otomobil  deyince aklıma bir anda yıllar önce Vittorio De Sica 'nın yönettiği başrollerini Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’ nin oynadığı İtalyan usulu aşk filminin bir sahnesi aklıma geldi ;

Sophia Loren üstü açık spor arabasında Capri adasının tepelerine inşa edilen virajlı otoyolda sahile doğru hızla  inerken rüzgardan korunmak için taktığı eşarbın dalgalanması hafızamda yer almış ....

Düşünün benzer şekilde Uludağ'ın eteklerine inen yol  ve üstü açık spor otomobil.

İçinde peçesi , cübbesi ile Türk ailesi...

Esen rüzgar ve  hızla yokuş aşağı inen  spor otomobil ....

İlginç bir görüntü olur değil mi ?

 Büyüklerimize göre demokraside çok yol aldık. Demokrasiye saygımız var kabulleniyoruz , içselleştiriyoruz.

Bazı büyüklerimizin dediği gibi yaratandan dolayı yaratılanı seviyoruz. Ayrımcılık yapamayız , yapmamalıyız.

Dediğim gibi  film ve çocukluğum gözlerimin önüne geldi. Hayat zaten bir film değil mi ?

Büyüklerimiz haklı....

Nereden nereye......

www.okanyasan.blogspot.com

www.okanyasan.com

23 Mayıs 2015 Cumartesi

GENCİN ENERJİSİ , TECRUBELİNİN DONANIMI





Bundan 25-30 yıl önce bir şirket için en öncelikli bölüm hangisidir diye sorsaydınız kesinlikle satış ve  pazarlama derdim.

 Aynı soruyu 2000 yılı sonrası için sorsanız çok fazla düşünmeden üretim ve ürün geliştirme diye görüş bildirimi yapardım. Şirket içindeki diğer bölümler önemini korumakla birlikte özellikle 2000 sonrası otomotiv , beyaz eşya gibi sektorlerde yabancılarla birleşme, ürünlerin çoğunu zaten hazır pazara satma , ortakların pazarından yararlanma nedeniyle hem ana sanayi hemde yan sanayide üretim ön plana çıktı.

Bugün aynı sorunun cevabı ise  eğitim ve insan kaynağı yönetimidir. Doğru insan gücü seçimi, bunların eğitimi ve motivasyonu , aidiyet duygusu  yaratılması, performans yönetimi şirketlerin en önemli işlerinden birisi.

 Finans işini hiç bahsetmedim o hiç bir zaman önem ve önceliğini kaybetmiyor.

Konuştuğum kişiler yapılacak işe uygun, kaliteli eleman bulamadıklarını ifade ediyorlar. Zaten imaj olarak yeterli değilseniz eleman bulmak çok zor. Çok zorda kalanlar haricinde insanlar sizi tercih etmiyorlar . Bilinen isminiz varsa , imajınız yüksekse,  değil çalışmak staj için bile başvuranların sayısı onbinleri bulabiliyor.

Yaşları 45 -55 bandındaki bazı arkadaşlarıma bakıyorum çok iyi yerlere gelmişler üst yönetici , genel müdür hatta CEO olmuşlar ancak şu anda işsizler. Hani kelin ilacı olmaz derler ya  onlarda kendi işlerinde bugünün önemli kavramı sürdürülebilir olamamışlar.

Fiziklerine bakıyorum gayet dinamik, üst seviyedeler. Donanım seviyelerine ve kariyerlerine bakıyorum çok ileri seviyedeler. İş hayatında katma değer yaratacak en güzel yıllardalar. Herhalde iş beğenmiyorlar diyorum kendi kendime.

Tanıdığım , bildiğim kurumsal olmak isteyen bazı şirketlere bakıyorum kurumsallık için her konuda tecrube ve danışmanlığa ihtiyaçları var.

Emin olamadığım konu ise gerçekten istiyorlar mı ? İşte o çok net değil.  Belki de sadece lafta kalıyor. Hani moda ya  ikinci , üçüncü nesil .....

Geçen aylarda Sabancı Center’de katıldığım  yönetim, yönetim kurulları konulu toplantıda kurumsallık ve süreklilik işlendi. Toplantıyı düzenleyen dernek Türkiye bazında anket çalışması yaparak patronların iş hayatında en çok neden çekindikleri konuyu  sormuş.

Özellikle ankete katılan Anadolu’daki patronların  % 6,5’ u raytingi en fazla soru olan    ‘’ Ben ölürsem şirket nasıl devam edecek ? ‘’  diye merak ediyorlarmış.

Sahnede olan konuşmacılardan Ali Sabancı hemen espriyi patlattı ;

Ya ölmezsem ? 

Boşunu Ali Sabancı olmuyor insan. Sinemada Cem Yılmaz’ın iş hayatındaki versiyonu Ali Sabancı . Müthiş yaratıcı , müthiş esprili..

Türkiye’deki şirketlerin yaklaşık % 95’  i aile şirketi. Şirketlerin 10 yıl önceki bilgi ile  ömür ortalaması 12 yıldı. Bugünlerde 15 yıla geldi. Bu önemli başarı olmakla birlikte hala ciddi sorun. Kurumsallaşma ve şirketi ikinci nesile sağlıklı bir şekilde devretmek bir anlamda sürekliliği sağlamak önemil konu.

İş hayatının şimdilik dışında kalan  dostlarımız insana değil,  sisteme dayanacak yeni açılımlar yapabilirler.

Hep merak etmişimdir; İnsan kaynaklarının PR  çalışmaları neden hep gençler üzerinde olur ?  Bir ihtimal gençlerin şirkete vereceği dinamizmi anlatmaya çalışıyorlar ancak gençlerin dinamizminden yararlanmak ayrı iştir , yönetmek farklı iştir.

Burada HR işi yapanların , patronların atıl kalan tecrubeden yararlarması için ikna çalışmalarını bir platforma oturtmaları gerekir. 

Tecrübeyi parayla satın alamazsınız bazen tecrübenin yarattığı işi satın alırsınız.

Önemli olan karar vermek ve uygulamak.

Haydi saçı kırlaşmış donanımlı gençler iş başına.

Artık öyle sabahları onbirlerde kalkmak yok. Yapacak çok işiniz var.

Sizin işe , ülkenin de size ihtiyacı var.




19 Mayıs 2015 Salı

ER RYAN'I KURTARMAK




Film seyretmeyi hep sevmişimdir.Bazen gerçekleri bazen hayalleri anlatır. 
Hayallerin yıllar sonra gerçekleştiğini görmek, o anı yaşamak bile mutluluktur.
Er Ryan'ı kurtarmak en sevdiğim filmlerden birisidir. Unutamadığım sahnesi vardır; 
İkinci Dünya Savaşı  devam ederken Omaha sahillerinde ölen er Ryan'ın ölüm haberini vermek subay ve rahibe düşer. Araç araziyi aşar ve evin önüne gelir. Bulaşık yıkayan kadın arabanın geldiğini camdan görür. Kötü birsey olduğunu hissetmiştir. Kapıyı açar dışarı çıkar o anda arabadan inen rahibi görünce korku,panik hatta  acizlik duygularıyla geri geri adım atar ve kapının önüne yıkılır.
Oscar ödülü verilmesi gereken inanılmaz oyun gücü isteyen ,etkileyici sahnedir.
Kadının savaşta  dört oğlundan üçü ölmüştür. Bir tanesi hala savaştadır. İlgililer konuyu Amerika Kara Kuvvetleri Komutanı general George Marshall'a iletirler. Marshall kutudan bir kitap ve içinden zamanın başkanı tarafından yazılan çok eski bir mektup çıkartır.
 Amerika iç savaşında 5 oğlunu kaybeden bayan Bixy 'e yazılmıştır. Özetle duygusal bir mesaj ve arkasından anneye yazılan ifadeyi okur .
 Özgürlük meşalesini taşımayı sizden daha fazla hak eden bir kişi olduğunu zannetmiyorum.                                                                                                                                Abraham Lincoln 
General Mashall subaylara emrini verir '' Gidin hemen Er Ryan'ı kurtarın ve annesine kavuşturun'' .
Toplum ,millet, aile, şirket,fert olabilmenin yolu ortak değerlerden geçiyor . Fedakarlık,özgürlük, sevgi,saygı ,eşitlik,adalet vs ortak yaşam değerlerini oluşturuyor.Ortak değer havuzuna ne kadar kavram katkısı verebiliyorsanız o kadar güçlü toplum oluyorsunuz.
Cumhurbaşkanlığı makamıda toplumun ortak değeridir. Son günlerde yapılan uygulamalar ile makam yara almış, milletin ortak değeri olmaktan çıkmıştır. 
Sırf siyasi ve ulvi değerleri uğruna yapılan uygulamalar ile bu makamın yüceliğini ve ortak değer olma özelliğini aşağılara çekenlerin bu filmi izlemesini tavsiye ederim.....

Sonradan kurtarabilecekleri er Ryan'lar , siyasi değerler en önemlisi ulvi değerler için hayalleri olmayabilir..