27 Eylül 2011 Salı

TÜKENMİŞLİK SENDROMU




Eylül ayında yazı yazmak içimden gelmedi. Yaşantımızda o kadar kötü haberler var ki insanı tüketiyor. İntihar ederek ölen  Fenerbahçe’nin eski kalecisi Enke gibi, bunalım geçirip takımdan ayrılan Schalke’nin teknik direktörü Ralf Rangnick gibi tükenmişlik sendromu yaşadım herhalde.
Şike söylentileri, artan terör haberleri, ekonomik bunalım , komşu ülkelerle bozulan ilişkiler insanın dengesini bozuyor. Üstüne üstlük internet sitelerinin , bankaların devamlı değişen yüzleri. Değişikliğe uyumda kolay olmuyor. İsmimi hangi ekranda bulacağım ? hesaplarım nerede?  Borcumu  nasıl ödeyeceğim ?  Gerçekten zor. Yeni yüz kullanımı başlayınca  arkasından hemen anket geliyor.
Eski yüzü nasıl bilirdiniz ?
İyi bilirdik .
Yeni yüzü nasıl buldunuz ?
Vallahi Cennet gibi , bir huriler eksik.
Devamlı yönlendirme yapılan  cennet soruları. Bankacıların Cenneti , internet sitelerinin Cenneti, sosyal paylaşım sitelerinin Cenneti. Meğer ne kadar çok Cennet varmış . Tercih yaparken haklı olarak tükeniyoruz. Tükenme duygusunu  içimizde hissedince kimimiz yazı yazamıyor , kimimiz de  bunalıma girip biraz da abartarak  hayata son veriyoruz.
Çok şükür şimdilik  şimendifer gibiyim , bir bozulup bir çalışıyorum. Şimdi artık çalışma zamanı.
Bu zor günleri geçirmek için inançlı, kararlı , birazda kültür sahibi olmalı. Tecrübe ve görgüyü de yabana atmamamız gerekiyor.
İngiltere amatör liglerinde maç yönetmeye başladığım günlerde en çok dikkatimi çeken konu maç sırasında futbolcuların kendi aralarında ve hakemle küfürlü konuşmaları olmuştu. Türkiye liglerinde bu mümkün değildi. Zamanla bu durumun İngiltere’de çok normal olduğunu anladım. Galiz yani çok ağır olmayan,  mimikleri ile bunu belli eden kişilerin küfürü olağan ve günlük yaşamın bir parçası sayılmaktaydı. Bursaspor – Beşiktaş maçında Bangura’nın oyundan atılmasına neden olan ‘’ fuck off ‘’  bence bu kapsamda değerlendirilmelidir. Futbolcunun vucut dili tamamiyle masum , herhangi bir saldırı yok, kasıtta yok. Bence karar  hatalı verilldi. Yardımcı hakemin bakış açısı Türkiye ile sınırlı kalmış, kendisine ne söylendiyse onu yapıyor. Görmek, yaşamak, ortamın içinde olmak   şart.  Bence  daha fazla yurtdışı temas gerekiyor yada deneyimleri olanlar gençlerle tecrübelerini paylaşmalılar.
Yıllar önce safari için Afrika’ya gitmiştim. Krugger Doğa  Parkı her yıl binlerce turisti ağırlayan, içinde çoğunluğu  vahşi olan sayısız hayvanı barındıran , binlerce kilometre karelik dikenli tellerle sınırları çizilmiş bir alan.
Üstü açık araçlarla bu parkta hayvanları izlerken dikkatimi aslanlar çekti. Yanlarına 8-10 metre yaklaştığımız aslanlar hiçbir tepki vermiyor, toplu halde uyumaya devam ediyorlardı. Bunu birisi anlatsa veya rüyada görsem asla inanmazdım. Hemen akıllara acaba aslanlara ilaç mı verdiler ?  sorusu geliyor ama bu mümkün değildi. Konya büyüklüğündeki bir alanda vahşi hayvanları beslemek veya ilaçlamak  inandırıcı olamazdı .
Gerçek olan karnı doymuş aslanlar kendilerine av aramıyor ve saldırmıyorlar. Acıkınca gerçek güdüleri olan parçalamak, avlanmak , vahşileşmek ortaya çıkıyor. Afrikalı rehberimiz ormanlar hakimi aslanın korktuğu tek canlının leopar olduğunu söyledi. Leopar çevikliği ve yırtıcılığı ile her zaman aslanın en büyük tehlikesi olmuş. Öyle av bulup doyunca yatan tipden değil bu hayvan , sürekli yırtıcı.
Merak bu ya bizde bu muhteşem canlıyı görmek istedik. Leoparı bulmak kolay olmadı , saatlerce aradık.  Sonunda bir tane bulduk ancak sadece uzaktan bakabildik, hemde sessizce. Bizde korkmuştuk hemde uzaktan bakarken . Sarı üzerine siyah lekeler hayvanı etkileyici yapıyordu belli ki çok tehlikeliydi.
Terör belası ile son günlerde çok karşılaştık. Kandil  ve diğer kamplarda konuşlanan terör örgütü mensupları gökten yağan bombalar karşısında yaşadıkları yerleri bırakıp çeşitli yollarla Türkiye içine sızdılar. Terör kanla beslendiği için aç kalan aslan misali kendisine av aramaya başladılar, daha da vahşileştiler. Av bazen asker, bazen polis  bazende  Siirt’de  ölen günahsız genç kızlar oldu. Terör  karnı doymadıkça  avlanmaya devam edecektir. O zaman güvenlik güçlerinin aslanın korkulu rüyası olan leopar gibi davranmak  zorunluluğu vardır.
Çevik , yırtıcı , etkili.
Askerlik yaptığım dönemlerde sakıncalı olarak adlandırılan bir kesim vardı . Genelde solcular, sağcılar , dinciler, gayrimüslimler , hüküm giymişler. Bu kişilere kritik yerlerde görev verilmezdi. Genelde doğu insanı batıya , batı insanı doğuya gönderilirdi. O zaman ki gerekçe herkesin ülkeyi tanımasıydı. Sanırım durum bugün biraz değişik.
Hudut karakollarında kimler görev yapıyor ?  Şehit cenazelerine baktığımızda genelde Orta Anadolu, Karadeniz,Ege , Marmara’dan gençler . Az miktarda doğudan olan da var. Ülkede askerlik zorunlu acaba  gösteri yaparken televizyonda seyrettiğimiz  veya terör olaylarına karışanlar arasında sonradan askerliğini bu kritik yerlerde yapan  var mıdır ? Silahlı Kuvvetlerin bu konudaki stratejisi nedir ? Takip sistemleri çalışıyor mu?
Karar verenler içinde , orada olanlar içinde zor bir durum.
Doğuda 286 adet yeni tip karakol inşaatı var, bittiğinde saldırmak çok kolay olmayacaktır. Uzman ordu için gönüllülük esasına dayalı şimdilik 5000 kişilik genç askere alınıyor ,daha da artacaktır. Terörle mücadele için özel harekatçı polisler yetiştiriliyor. Komando birliklerinde muazzaf subay, assubay  ve erbaşlar görev yapacaklar. Havadan gözetleme  uçakları envantere katılacak bunların hepsi silahlı mücadele için olumlu gelişmeler.
Birde paralı askerlik meselemiz var. Hergün şehit verilen bir ülkede parayı ver askerlik yapma anlayışı eşitliğe aykırıdır. Bu kararları aklı hür , vicdanı hür  insanlar doğru vermelidirler. Paralı askerlik  teklif dahi edilmemelidir. Populizim burada doğru olmaz.
Oh ne ala bastır parayı  askerlikten yırt senin yerine parası olmayanlar savaşsın.
Küçük şuçlarda olduğu gibi hapis cezasını paraya  çeviren mevcut uygulamaya ilave yeni bir kanun teklifi verelim, parası olanlar hapis yatmasın. Onların yerine başkası ceza çeksin. Nasıl olsa eroinci de para bol , hortumcu da para bol ,  hırsız da para bol. Parası olmayanlar kader mahkumları , namus cinayeti işleyenler vs onlarada genel af kararı alırsın olur biter.
Oh ne güzel memleket , sosyal hukuk devleti !!!
Demokratikleşme için  kendini AB  hukuk ve uygulamalarına  teslim edenlerin , kürsüde adalet ülküsünden ayrılmayacağına dair yemin ettiklerini unutmamalıdırlar.
Siyasi tarafta ne yapacaksan yap. Terörist başıyla mı konuşacaksın ? Demokratik açılım mı yapacaksın ? Kısmi , kalıcı af mı yapacaksın ?  O siyasi iradenin işi.  Ancak ne yapacaksan çözümlerin akılcı , geniş kabul görecek ve kalıcı olması çok önemlidir.

Burada partiler üstü gayretin gösterilmesine bir çok kesimden destek geleceğine eminim.

Bu vatan hepimizin yeterki birlikte birlikte barış , huzur, saygı içinde yaşamak isteyelim.

Birlikte yaşamak istemezseniz zaten yapılacak çok şey yok.


Padişah sahneye çıkıp  soytarılık yapsa, beceremez, foyası ortaya çıkar.

Ama bir soytarı, kimseye hissettirmeden yıllarca padişahlık koltuğunda oturabilir...

Bu dizelerin kimi hedef aldığını boşuna  düşünmeyin. Bir bakış iktidarın lideri, bir bakış muhalefetin lideri bir diğeri ise terörist başı. Nereden bakarsanız bakın mutlaka biri veya birilerini bulursunuz.

Adamın biri dünyada hiç kimseye bir kötülük yapmamış.  Her türlü kurala uymuş, içki  içmemiş, zina yapmamış,  uyuşturucu kullanmamış, kimseyi dövmemiş.  Sonunda bir gün ölmüş.  Büyük bir sevinç ve beklenti ile sorgu meleğinin önüne gelmiş.

Melek :  İçmemişsin, kul hakkı yememişsin.  Doğru mu ?
Adam :  Evet
Melek :  Kimseye el bile kaldırmamışsın. Doğru mu ?
Adam:   Evet
Melek :  Kendi karından başkasına yan gözle bile bakmamışsın. Doğru mu?
Adam :  Evet

Onlarca sorudan sonra sorgu meleği yanındaki meleğe dönerek ‘’ bir çift kanat getirin ‘’ demiş.

Adam heyecanla sorar : Melek oluyorum değilmi ?
Melek : hayır kaz oluyorsun.


Unutmayalım tükenmişlik sendromu insanları öldürüyor.

Son yılların parlayan yıldızı  olan Türkiye’nin savaşa değil , barışa ihtiyacı var. Bu nedenle her söylenene  inanıp  saflık yapmayalım. Melek olmak isterken kaz olmayalım.

Yüzyıllardır aynı topraklarda iyi kötü yaşadık. Hele hele gerek maddi , gerek insani gerekse demokratik şartlar ülkemizde  iyileşmeye başlamışken  daha iyisini  başarabiliriz.

Aslında bizi bize bıraksalar anlaşacağız.


Ah birde bizim üzerimizden katma değer yaratmaya çalışanlar olmasa !!!












28 Ağustos 2011 Pazar

ÖLECEKSEK AYAKTA ÖLELİM




Güzel  şeydir eğitim.  İnsanı güzelleştirir kendine güvenli olmasını sağlar. Eğitimin toplum ve kişilerin yaşamsal mutluluklarında önemli rolü var.  Aileden, okuldan , çevreden aldığımız eğitimler,görgü ,terbiye  bizleri doğruya ve güzele yöneltiyor.
İlk ,orta , lise eğitimlerimde fedakar , kaliteleri öğretmenlerimin kişisel gelişimimde çok önemli rolü olmuştur. Malesef 1980 öncesi girdiğim üniversite yaşantısı  çok yararlı olmadı .
Terör nedeniyle oluşan kaos ortamı okula devam etmemize engel olmuştu. Şimdiki öğrencileri kıskanarak izliyorum. Genç arkadaşlar gönüllerinden geçtiği gibi  eğitim almaktalar, sosyal faaliyetlere katılmaktalar.  Birde derslerinde başarılı olurlarsa kaymaklı kadayıf olacaktır.
Televizyonda seyrediyorum belediye zabıtası  fırını kontrol ediyor. Etraf pislik içinde, insan sağlığını etkileyecek durumlar var. Zabıta ceza kesecek, durumu  belediye başkanı ve televizyoncular izliyor. Kendini haklı gören ve ceza ödemek istemeyen fırıncı itiraz ediyor ;
Doğudan göçtüm yedi çocuğum var. Para kazanamıyorum. Çoluk çocuk zor durumda.
Sen para kazanamıyorsun diye halkın sağlığıyla mı oynaman gerekiyor ?
Beni buradan s....r  edip geldiğim yere mi göndereceksin ?
Ortam gerginleşiyor. Kolay değil bir baba ,yedi çocuk ve çalışanlar . Belediye görevlileri biraz daha kalsalar fırından zor çıkacaklar. Saldırıyı çevik kuvvet bile zor engeller. Kapatma veya ceza kesildimi bilmiyoruz. Çekim orada bitiyor.
Sabah alışveriş için arabamla yola çıktım. Trafik ışığı yeşil yanınca aracı hareket ettirdim. Tam 3-5 metre yol almıştım , aniden bir taksici tahmin ettiğiniz gibi ok gibi fırladı ve  kırmızı ışıkta geçip gitti.  Çok sinirlendim medeniyetimden fedakarlık yapıp  aracı takip ettim ve yakaladım.  Katilmisin sen ? diye sorduğumda sadece güldü.  Belkide bendeki iri gövdeyi  görüp çekindi . Ya benden güçlü olsaydı kesin dayağı yemiştim.
Bende sütten çıkmış ak kaşık değilim. Zaman zaman bende kırmızı ışık ihlali yapıyorum ama kontrollu, bahane değil ama kimseye zarar vermeyecek şekilde. Taksicinin yaptığı şekilde gaddarca değil. Neyse bu değerli arkadaşımızı emniyete bildirdim.  Merak etmeyin biz halleder, size bilgi veririz dediler. Ben vatandaşlık görevimi yaptım sıra devlette. Bekleyip göreceğiz.
Sabah solumuzdan  kalkmışız ya, işimiz ters gidiyor. Markette alacağımızı aldık , kasaya gidip sıramızı bekledik. Sıra bize gelip malzemeleri  kasadan geçirirken  arkadaki vatandaş  acele ederek neredeyse bizim üzerimize düştü ve kendi  malzemelerini  bizimkilerle karıştırdı. Kasiyer haklı olarak farketmedi ve bizim faturaya giriş yaptı. Dolayısı ile düzeltme yapması  gerekti . Bu acele  davranma , bekleme istememek  biz dahil sıradakilerin beklemesine neden oldu.  Biz sesimizi çıkartmadan hatanın düzeltilmesini beklerken  aceleci bey şikayet edip kasiyere bağırmaya başladı. Karışmayabilirdim ama bu haksızlığa göz yumamazdım , atıldım.
Hem hatayı sen yapıyorsun hem de kasiyere bağırıyorsun !!
Sonucu tahmin edersiniz sevimsiz konuşmalar . Ama en ilginçi  adamın söylediği;
Ben hayatımda hiç hata yapmadım.
Artık bu anlayışa çok fazla birşey söylemek mümkün değil. Başkasının hakkına sahip çıkmayı veya haksız olduğu halde kendini haklı gösterme ve bunu olağan görme  anlayışı.
Eminim bu türlü davranışlarla hergün çok sayıda karşılaşıyoruz.
Sırasını beklemek , kurallara uymak , çevreye zarar vermemek medeni toplumların tarifinde değil mi? Medeni ülkelerde bu örnekleri  görmek  çok mümkün değil . Kurallar ve kurallara uyan vatandaşlar var.
Kısa bir ziyaret için gittiğim İngiltere’de  sabah yürüyüşünde çok nadir de olsa kırmızı ışık ihlali yapan aracı görünce aklıma gelen ilk soru acaba sürücü İngiliz mi? Yoksa İngiltere’ye göçenlerden mi ? olmuştur.
Singapur’da caddeye tüküren veya çiklet çiğneyenlere çok ciddi cezaların olduğunu biliyoruz.
Almanya’da sıkıysa trafik kurallarına  aykırı araç kullan. Hemen ciddi cezayı alırsın.
Amerika’da istersen vergi kaçakcılığı yap. Sing Sing’de sürünürsün. Sana direkt komünist muamelesi yaparlar.
Elbette eğitim önemli ancak bazen ceza gerekiyor. Uzun vadede eğitim olsun ancak ayrıcalık yapmadan ceza  uygulamak caydırıcılık , farkındalık yaratması açısından önemli.
Devlet olmanın gereklerini yıllarca hatta asırlarca yerine getiremeyenlerin cezasını sonraki nesiller çekiyor. Kültür seviyesi yüksek ülkeler bile eğitimsizliğin , fakirliğin cezasını çekiyorlar hala aksaklıklar var.  
Malesef  bizde daha uzun yıllar bu kaosu yaşayacağız. Sosyolojik davranış şekillerinin değişmesi birkaç nesil alıyor.
Terör eğitimsizlikten, fakirlikten nemalanıyor. Asırlar süren pervasızlığı kapatmak için geri kalmış bölgelerimize önem verelim ancak çözüm uzun yıllar alacaktır. Kısa vadedeki tedbir ise kurala uymayanı uymaya zorlamak  olmalıdır. Gerekirse en sert şekilde.
Yeterki populizm yapmayalım. Cesaretle eksikliklerin üzerine gidelim.
Öleceksek ayakta ölelim  yoksa Türkiye Futbol Federasyonu  gibi  acemilik ve ilkesizlik nedeniyle aslında ölmüşsündür ancak nabzın attığı için yaşadığını zannedersin.
Bir yaşanmışı aktarayım ;
Çok yaşlı bir bayan Kadiköy Balık Pazarı’ndan balık alacaktır. Tezgah ve kovadaki  balıkları eller  bunu gören balıkçı biraz da kızarak ;
Teyze balıkları elleme !!!
Ne var yani bakıyorum , balıklar taze mi diye ?
Teyze görmüyormusun balıklar oynuyor canlı  bunlar,
Aman be oğlum bende canlıyım ama  tazemiyim ?

Biz öpülen kurbağaların prense  dönüştüğü  masallara inanan nesildeniz.   Şimdi öylemi ?  Öpülen prensler kurbağaya dönüşüyor.
Şimdi masalların devri bitti , gerçekler yaşanıyor. Ancak bunu lehimize çevirmeyi sadece biz başarabiliriz.
Düzensizliğe izin vermeyelim.  Birlik olalım , organize olalım kısaca  hazır olalım.

Hayırlı bayramlar...

21 Ağustos 2011 Pazar

EYLÜL BAŞLANGIÇ MI ?






Eylül ayında balık avlanma yasağı kalkıyor. Balıklarımız gene yoğun saldırıya uğrayacaklar. Gelecek yıllarda balıksız kalmamak için Ocak ayında yazdığım      '' Senin balığın kaç santim ? '' isimli makalemi hatırlatmak istiyorum.



Değerli dostlar,

İnsanların yaşamasında su ne kadar önemliyse yiyecekte o kadar önemlidir . Allah canlıların yaşaması için her türlü kaynağı sunmuş . Vahşi doğa kendi içinde dengeyi bir şekilde korumaya çalışıyor etoburlar, otoburlar azalarak veya  çoğalarak yaşamlarını sürdürüyorlar.
İnsanların işi biraz daha zor. Bazen yaşamak için yemek , bazen lezzeti sağlamak bazen de yemeği sanata dönüştürmek. Nedeni ne olursa olsun hayatımızda yemek kaynaklarının çok önemi var.
Güzel bir lüfer yanında zeytinyağlı pırasa, kereviz, fasulye ve güzel bir salata ne güzel olur, meraklıysan bir bardak beyaz şarap veya bir duble rakı.
Dikkat ettiyseniz tavuk demedim , biftek de demedim bu yiyeceklerde  biraz şüphem var.
Biliyorsunuz 2. Dünya Savaşı sonrası özellikle kadının iş hayatına girmesiyle birlikte dışarda yemek yemek hatta atıştırmak. Avrupa'daki sandöviç kültürü biraz değişime uğrayarak burger ve pizza kültürüne dönüştü.  Peki bu ürünlerin fiyatı ne olmalıydı? Tabiki ucuz. Peki ucuz ürünü nereden temin edeceğiz ? Amerika mısır üretiminde açık ara lider . Mısır ve soyadan  kendi içinde kimyasal işleme tutup  GDO  lu ürünler meydana getirdiler. Mısır , soyadan türetilen nişastalı besinler ucuz olarak et ve tavuk çifliklerine gönderildi.

Hayvanlar bunları yiyerek büyüdüler, büyüyorlar. Düşünün piliçin normal kesim süresinin yarısı kadar sürede  gerek katkılı besleme, gerekse ışık oyunlarıyla hayvanı  kesilir hale getiriyorlar.  Hayvanın gövdesi gelişiyor, şişiyor ancak kemikler aynı oranda gelişmediği için ayağa kalkınca kırılan bacaklar ve ölüm , işte manzara.

Siz gönül rahatlıği ile tavuk yiyebilirmisiniz ? çocuğunuza yedirebilirmisiniz ?
Sadece karşılaştıralım marketlerde besleme tavuğun kilosu 3-4 TL'den satılırken doğal yetişmiş tavuğun kilosu pazarlarda 15 TL'den satılıyor. Bunun nedeni sizce nedir ?
Ette fark var mı  sanıyorsunuz aynı senaryo orada da mevcut. Büyük çifliklerdeki besicilik hiç farklı değil Allah’tan doğumuzdaki meralar henüz bitmedi , terörün etkisinin kalkmasıyla biraz daha iyi duruma gelecektir . Meralarda doğal yetişen etleri düşünmeden yiyebilirsiniz ama şimdide ithal tehlikesi geldi potansiyel kansere davetiye.

Ya sebze ,meyvelerimiz ? Artık mevsiminde de olsa güvenilmez hormonlu güzellerler. Birde çiflik balıklarımız var oda farklı değil.

Örneğin nişasta bazlı şekerlerimiz var. Fazla kola içmeyin hatta hiç içmeyin. Kaliteli çikolata haricinde çikolata benzerleri ve şekerleme yemeyin , çocuklarınıza yedirmeyin. Früktoz nedeniyle obezite tetiklenmesi ve sonucunda kansere neden oluyorlar. Geri dönüş yok.

Allah’ın verdiği kaynakları bilinçsizce tüketen biz insanların elinde ne kaldı ?  Ünlü bir liderimizin dediği gibi 40 kaldı demeyeceğim. Kalan sadece deniz balığı,İrisiyle, küçüğüyle.

Çok küçüktüm ama hatırlıyorum , deniz neredeyse donmuştu. Ortaköy caminin önünde eğilerek eliyle palamut yakalayan insanları görmek sürpriz değildi.

Arnavutköy Akıntıburnu’nda kepçeyi denize daldırdığınızda yarım teneke istavrit yakalanmasına hiç şaşırmamıştım.

Biraz daha büyüyüp Rumelikavağı'nda ilk delikanlılığımızı yaşadığımız , ilk rakıyı içtiğimiz lokantalarla balıkçıların kilolarca canlı palamudu önümüze getirmesi  unutulur gibi değildi.

Askerlik sırasında uzunca süre deniz balığı yiyememiştik ve balık diye aş eriyorduk.  Kurban bayramında bir fırsatını bulup  benim gibi balık düşkünü iki İstanbul’lu arkadaşım Hüseyin ve Şahin’ le birlikte   Erzurum ‘dan Hopa’ya Arhavi’ye  gitmek ve sadece balık yemek için 6 saat yol yaptığımızı söylemek şimdi bile zevk veriyor.    Hele hele 5. porsiyon balığı yedikten sonra garsonun ‘’ Uy öldunuzmi ? gardaşım ‘’  demesi bir hoş bir hatıra olarak kalmıştır. İşte balık böyle birşey hem hayati, hem lezzetli, hem sanatsal.

Bugün neredeyiz ? Tükenen türler, azalan balıklar. Garibanın yemegi hamsi , istavrit artık zenginlerin masasını süslüyor kalkan ve lüfer ise hayallerimizi ?

Elimizdeki kaynağı neden , nasıl tüketiyoruz ? Aç gözlülük, cahillik , bilinçsizlik daha ne söylenebilir ki.
Lüfer 20 cm, çinekop 14 cm, barbun 13, minekop 25 cm, tekir 11 cm, istavrit 13 cm, kefal 20 cm  bunlar minimum avlanma değerleri peki biz neredeyiz ? daha geçen hafta Çanakkalede tonlarca  sardalye avlayan balıkçılar medyadaydı.  Boğazlarda sarıkanat , çinekop için pusuya yatmış gırgırlar, troller ellerinden gelse dinamit atacaklar.Nedir bu aç gözlülük ? malesef gözümüz doymuyor . Bu ufaklar tükenirse nasıl büyüyüp lüfer olacaklar ? Avlayanıyla , satanıyla  balıkçılar bir gün balık satamaz hale geleceklerini bilmiyorlar mı?

Sonuç tek güvenilir besin kaynağımız balık bu gidişle tükenecek.

Aklıma gelen hikayeyi aktarayım. Altın yumurtlayan tavuk !!!

Oğlan bir gün altın yumurta ile eve gelir. Anne sorar ne kadar güzel bir yumurta ,nereden buldun? Oğlu cevap verir altın yumurtlayan tavuktan . Benzer yumurta bir kaç gün daha eve gelir son gün anne dayanamaz aç gözlülük orada da kendini gösterir oğlum tavuğu keselim bütün altın yumurtaları alalım . Öyle yaparlar tavuk ölür ama altınlarda !!!!

Bizimkide altın yumurtlayan tavuk misali sonunda elimizde belki kalsa kalsa balığın kılçığı kalacak.

Ne yapalım ?  En az 2 yıl deniz balığı yemeyelim ki büyüsünler gelişsinler nasıl olsa ithal Somon var, çiflik balığı var, alabalıklar var bu süreyi onlarla geçirelim aksi halde eski elmalar, armutlar nasıl natürmort tablolarda kaldıysa bizim kalkanlarda  balıkçı meyhanelerindeki ağların üstünde anı olarak duracaktır. Eski Türk filimlerindeki gibi.

Saygılarımla

15 Ağustos 2011 Pazartesi

HEDEF 99








Eğer insanla ilgili bir işte çalışıyorsanız işiniz zordur. Satıcılarınız vardır,müşteriniz vardır, servisleriniz vardır, basın vardır, devlet vardır , seyahatleriniz vardır, toplantılarınız vardır, elemanlarınız vardır.

Seyahat ve toplantı sonu yemeklerde kendinize çok dikkat etmezseniz vucudunuz kısa zamanda  değişkenlik gösterir. Hastalığa davet çıkarır şekilde kilo alırsınız . Şişmanlık hosteslerdeki mide sarkması gibi, madencilerdeki  akciger hastalıkları gibi bir çeşit meslek hastalığıdır.

Son yıllarda dengesiz beslenme , kendine dikkat etmeme ve doğanın yaşlanmayla  ilgili yaptığı azizlikler  kilo almaya  neden olunca  rejim yapmaya karar verdim. Kilomu 2011 sonuna kadar  çift haneli rakkamlara indirebilmek hedefini koydum.

İnsanın bu tür işleri öncelikle kafasında  bitirmesi gerektiği için  A4 kağıtlarına  '' HEDEF 99''   yazarak ofise, arabaya, evin odaları gibi  sürekli  görecebileceğim yerlere astım. Nereye gitsem karşımda hep o yazı , görenler herhalde bu adam kafayı yemiş dediler. Niyet ettim ancak 99 kiloya inmeyi başaramadım. Mevcut kilomun üzerine  5 kilo ilave koyarak kendimi aldattım. Müthiş bir kararlılık, irade  istiyor. Yıl sonunu beklemeden pes ettim.

Değerli arkadaşım Pelin’in durumu da bana benziyordu.  Alınan kilolar nedeniyle motivasyonu azalmış , hayattan zevk alması zaafa uğramış  genç bir kadın. Zaman zaman kendime sordum bu bayan nereye gidiyor ? Herhalde fazla kilo nedeniyle memnun olan çok fazla kişi yoktur.

Pelin kendine soruyor ne istiyorum ?  Hayattan zevk almak , mutlu olmak. Peki neredeyim ? Kilolu olursam mutlu olamayacağım o zaman mücadele etmeliyim.

Karar üzerine Temmuz 2010 da hikaye başlıyor. Diyetisyen , tibbi destek ,irade , planlama ve uygulama ile bir yıl  gibi  bir zaman içinde  98 kilodan 67 ye, 46 bedenden 38 bedene düşüyor ve kilo vermeye devam ediyor.

Ne zaman görsem elinde bir elma veya su. Devamlı  yedi , içti hiç  aç kalmadı. Planlı , programlı olarak gerekeni  yaptı ama kararından dönmedi.  Bugün mutluluktan gözleri ışıl ışıl parlayan 38 beden fıstık gibi genç bayan .  Umarım nazar deymez çünkü kilo vermede  süreklilik şart. Bu kilo vermek isteyenler  için  Best Practice yani  başarı örneği. 

Çok çabuk kilo verme uygulamaları unutmayalım bazen ölüm getiriyor .

Şirketlerde başarıya orta ve uzun vade hedeflere göre stratejik planlar yaparak ulaşmaya çalışıyorlar.  Örneğin bir ürünü çıkartıp piyasada tutundurmak ve pazar payını artırmak stratejik bir çalışma gerektiriyor.  İşin doğalı bir sorumlu atanır , süre tanımlanır ve başarı için adım adım iş yapılarak  sonuç beklenir. Yeni fabrika kurmak , yeni bir ürün piyasaya vererek  büyük beklentiler içine  girmeye ‘’ a breakthrough ‘’ yani yaratıcı , atılımcı , hamleci büyük projeler adını veriyorlar. Bu projelerde örneğin 5 yıl olarak planladığınhız süre çeşitli  nedenlerden dolayı ilk 2 yılda işin gidişiyle ilgili sorun olursa  sorumluda  oyunun dışında kalır. Yerine daha inanmış bir yönetici atanır ama ondan proje kayıpların giderilmesi ve işin 2 senede bitirilmesi istenir, açık çek verilir. Başarılı olursa daha üst kademelere yükselecektir.  Verilen o gazla proje belki zamanında biter ama  çalışanlarda biter.  Basıncı  artmış düdüklü tencerenin düdüğü çalmaya başlamıştır. Subabı açmazsan tencere patlar. Çalışanlar  ya kafayı  yerler ya da erken emekli olurlar. Bu nedenle projelerde hedeflerin belirlenmesi , stratejik planların yapılması, uygun ortamın temini , optimum çalışma süresi , motivasyon , eleman sayı ve kalitesi son derece önemlidir.
Hızlı kilo vermek nasıl ölüm getiriyorsa plansız, organize olmayan hızlı iş yapmak kurumsallaşmaya darbe vuruyor.

Devletinde 5 yıllık kalkınma planları var ona uyulmaya çalışılıyor. Zaman zaman bozulmalar olmuyor değil. Gebze- Karamürsel köprü yapımı  için ihaleyi kazanan firmadan biraz daha indirim ve zamandan kısılma istendi. Müteahhit son dakika basın karşısında yapılan bu talebe  mecburen evet dedi. Ne diyebilirdiki son anda protokola hayır mı diyecekti ?

Zaten bu durumlara alışıktır. Maliyeti kısar bu da  az eleman , kalitesi düşürülmüş  malzeme kullanımı anlamına geliyor.

Aman dikkat bu işin sonu Bozüyük – Adapazarı yoluna benzemesin. Malzemeden, projeden kısıntı yaptılar, sonuçta yolu üç yılda kullanıma açtılar iki yıldır toparlayamıyorlar. Burada dikkat edilmesi gereken esas konu insan hayatıdır. Tabiki daha ekonomik olsun tabiki daha çabuk bitsin bunu herkes ister ama fazla zorlayıcılık proje bazlı ihalelere  risk getirir mi ?

Düşünün, yapımı  planlanan Körfez Köprüsü üzerinde araçlar, içinde insanlar ya  köprü  ç.....???

Neyse kötüyü örnek vermeyelim , doğmamış çocuğa don biçmeyelim , felaket senaryosu yazmayalım.  Ama güzel bir atasözünü de unutmayalım .

   ''Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir.''

 Trabzon'lu küçük bir çocuk kendini devamlı dövüp ağlatan anasına sitem eder,

 '' hem vuruysin hem ağlama diysin ''

  Belki çocuk yaramaz dayağı o nedenden dolayı  yiyor,


  Ancak bizler  kötü bir şey yapmadık ki !!!!


 Lütfen önce insanı dikkate alalım. Planlı ,programlı, kararlı ve sürekli olalım.


 İşte o zaman başarı geliyor ve başarıdan herkes payını alıyor.



     

1 Ağustos 2011 Pazartesi

KANUNUN ÜSTÜNDE






Başbakanın akrabasıyım  şimdi onu  bu basit konu için aramayayım.

Benim amcam emniyet müdürü idare ediver.

Sen benim kim olduğumu  biliyon mu ?


Yıllar boyunca medeni ülkelerdeki devlet memurlarının vatandaşlar  ile olan iletişimini örnek diye konuştuk. Kolay değil bir İşviçre’ linin polise beni idare ediver demesi. Memleketimizde  ise geleneksel yapımızdan kaynaklanan kendini güçlü gösterme cümlelerini kullandık. Zaman zaman işe de yaradı. Devlet kendini kurumsal gösteremiyorsa  birey kendini güçlü göstermeye çalışıyor.

Güçlünün bir şekilde haklı çıktığı, itibar gördüğüne yıllarca şahit olmadık mı?  Hep şikayet ettik ama icraat yapamadık.

Devlet gücünü tam olarak göstermediği için kişisel gücün peşinde olduk ve kendimizi kanunların üzerine koyma alışkanlığı edindik.

Zaman zaman da devlet gücünü fazlasıyla gösterdi o zaman da kast aşıldı. Onun da zararı başka oldu.

Baş rolünü Steven Seagal’ın oynadığı   Above The Law – Kanunun Üstünde  filminde aktör kendini kanunun üzerine gören mafya ile çarpışır ve genelde başarılı olur. Türkiye’ de kendini kanunların üstünde görenler var.

Sen benim kim olduğumu biliyon mu ?  Evet artık biliyoruz. Güçlülerin de eğer yanlış yaparlarsa cezasını çekeceğini biliyoruz .

Bu demokrasinin gücü, bu hukukun gücü.

Burada önemli konu devletin birimlerinin de dikkatli olması ve görevlerini halk adına yaptıklarının bilincinde olmalarıdır.

Bir otomobil beğendim güneşin açısına göre 3 renkli olabiliyor. Gri – açık mavi – hafif kahverengi tonu oluyor ismi kum grisi . Farklı tadlar yaşamayı sevdiğim için otomobildeki bu renk değişimi hoşuma gidiyor. Belkide karakterimdeki değişkenlikle ilişkili. Farklılıklar,değişkenlikler hoş oluyor.

Yapılan önemli transferler ile ligde Latin havası estiren bir spor kulübü yöneticisi var ki ağzından çıkan bir cümlede üç dört farklı anlam ifade ediyor. Bendeki değişkenliğin farklı bir versiyonu. Kullandığı  cümleye  hem olumlu hem olumsuz anlamlar yükleniyor. Saçma sapan birşey oluyor. Kendinize soruyorsunuz bu adamı kim yönetici yapmış ?  Eli , gözü devamlı oynuyor . Bilinçli olmayan konuşmaları  hem kendini, hemde temsil ettiği kurumu yakmaya uygun. El bombası gibi patlaması için pimini çekmek yeterli. Sanıyorum diğer yönetim kurulu üyeleri durumu farkettiler ve bu yöneticiyi  ikaz ettiler. O kişiyi bir daha TV  ropörtajı  yaparken görmedik  ancak artık çok geç oldu bomba ellerinde patladı.İstediğim gibi konuşur, istediğimi yaparım havasındaki arkadaşımız şimdi  hücrede hava soluyor.

Her zaman şampiyonluğa oynayan bir diğer büyük takımımızın  spor yönetici ise benzer şekilde en büyük benim, ben ne dersem o olur mantığı ile hareket edip gücünü haklı haksız her durum için kullanmaya başlayınca olanlar oluyor. Bunun bir diğer adı kişisel egoların  tatmini.  Senin ve kulübünün etik olmayan  işlere ihtiyacı mı var ?

Temsil edilen kurumlar zaten çok güçlü.Nasıl oluyor da  bu kişiler yönetim kurullarının  üzerinde iş yapıyorlar onu anlamak mümkün değil . Kurullarda aklı başında bir çok kişi var onların bu kirli işlere kefil olması mümkün değil. Ancak gelişmelerden zararı muhtemelen kulüpler görecektir.

Kulüplerde uygun olmayan bu  kişileri temizlemek şart.

Kanunlara uygun olmayan işleri başkalarından destek alarak yaptıkları için suç organize olarak kabul ediliyor.

Uyuşturucu ticaretinden gelen kara parayı  futbol takımı kurmak için kullanan ve Brezilya ‘dan zamanın önemli yıldızlarını getirten Anadolu takımının iki başkanı hala hatırımızda. Haydi bir kere hata yapıp o kişileri başkan yaptınız ikinci defa benzer hatayı nasıl yaparsınız ? 

Yıllar boyunca o güzel şehrin ismi muhteşem kayısısı yerine uyuşturucu ticareti yapanlarla birlikte anıldı. O şehrin insanına yazık değil mi?

Yakışıklı başkan bir İstanbul  takımını büyük yıldızlarla donatmıştı. Takımı kurarken harcanan  transfer paralarını  babasının sahip olduğu banka aracılığı ile halkı dolandırarak temin etmesini unutmadık. 

Bankazedeler yetmedi sonradan  milleti kandırmaya kalktı az kalsın beceriyordu ancak seçim barajı engel oldu.  Şimdilerde yurtdışında günlük koşuları ile fit kalmaya çalışıyor. Belki enerji toplayıp millete başka ne kazık atarım diye düşünüyordur. 

Halbuki ne güzel başlamıştık ;

  • Futbolda yapılan transferle Avrupa da iddialı olacağız.
  • Basketbolda Final Four İstanbul’ da yapılacak. Belki ilk defa kupayı kazanacağız.
  • NBA  lokavta gitti büyük yıldızlar ülkeye gelecek.
  • Trabzon’da dünya gençlik oyunları yapılmakta.
  • Voleybolda dünya yıldızları geliyor. Avrupa’da iddialı olacağız.
  • İzlenirliğin yüksek olması nedeniyle sponsorlar çok memnun.Destek veriyorlar.
  • İzleyiciler çok istekli ve yeni sezon için sevinçli.

Şimdi bu şike iddiaları morali bozdu . İşin ekonomik , sosyal tarafı  mutlaka zarar görecek  ve beklentilerimiz yerine gelmeyecektir.

Suçlanan şahıslar hüküm giymediler henüz masumlar ancak ifade edilen açıklamaların bir kısmı doğru olsa bile bu kişileri hukuki olarak uzun süreli ceza bekliyor.

Bu işin birde TFF  tarafından verilecek idari cezası var. Ümit ederim suçlu bulunmazlar. Benim gönlümden biraz da eyyam yaparak ;

  • Suçu sabit görülen kişilerin ömürboyu spor idareciliğinin yasaklanması ,
  • Kazanılan kupaların iadesi,
  • İlgili takımların Avrupa kupalarına katılmaması,
  • İlgili takımların otuz puan silinmesi geçiyor ancak   yöneticilerin kulüp üzerinde sorumluluğu olduğu için bu takımları büyük bir ihtimalle Bank Asya ligi bekliyor.

Bir  kulübün yöneticiliğini yapan TFF  başkanının düşürme kararını  vermesi zor. Ancak  deliller çok kuvvetliyse  şeriatın kestiği parmak acımayacak. Başbakan da bu işin arkasında durmuyor. Durursa kendisini yıpratır.


Seçenekler nedir ?

  • TFF  ve kurulları düşürme kararını açıklamadan  istifa ederler. Açıklamayı yeni federasyona bırakırlar. Bu seferde TFF 'ye korktu kaçtı denilecek.

  • Arjantin’de River Plate küme düşünce federasyon gelecek sezonda 1. ve 2. kümeleri birleştirip 2 bölgeli yapma kararı almış. İstermisiniz bizde önce takımları düşürüp sonra Arjantin’deki gibi 2 bölgeli uygulamaya geçelim.

Neden olmasın 12 Eylül sonrası çıkartılan kanunla Ankaragücü süper lige çıkmadımı ?

Buna ismiyle anılan Evren kanunu dediler.

Galiba birkez daha güç  oyunu bozacak.

Ümit ederim bu senaryolara gerek kalmaz.

Başka bir seçenek daha var ;

Yöneticiler ve lig aklanır, her şey yoluna girer çünkü Türkiye'nin huzura ve prestije ihtiyacı var.





Not:  Gündem devamlı değişiyor bu seferde komutanlar emekli oldular. Bu konudaki düşüncelerimi HER KAYA PARÇASINDA BİR VENÜS HEYKELİ GİZLİDİR ve MAĞDURUM  isimli yazılarımda paylaşmıştım . Henüz okumayan doslarıma tavsiye ederim.

8 Temmuz 2011 Cuma

DÜŞLER ÜLKESİNDE DÜŞSÜZ KALMAK





‘’ Ben ülkeyi yönetmeye talibim.  Bugün itibari ile sahaya inip ülke insanı ile tanışacağım , bütünleşeceğim.  Birgün mutlaka Türkiye’ye  Başbakan olacağım , lider olacağım.’’

İsterim ki Robert , Galatasaray, Koç , Alman Lisesini birincilikle bitiren başarılı gençler mezuniyet töreninde kürsüden bu konuşmayı yapsın.


Halkımız politikacıların  kalitesini devamlı sorguluyorlar. Haksız da değiller. Birtürlü aklımızdan geçen tarifi seçilenlere yakıştıramıyoruz. Genelde iyi eğitimlilerin , ticaret ve sanayi ile uğraşanların politika yapma talepleri olmuyor. Sonradan bu işe bulaşayım diyen  aileden zenginler ise halktan uzak kaldıkları için istenen düzeyi yakalayamıyorlar.

Günümüz politikacılarının  genelde çok iyi eğitimleri yok. Genç yaşta politikaya atılıyorlar . Lisanları yok , ekonomik bilgileri sınırlı ancak teşkilatlarda  uzun yıllar görev yaptıkları  ve belirli hizmetleri verdikleri için  birgün parti yetkilisi , parti başkanı oluyorlar.

İyi eğitimli olup başarısız ,çok iyi eğitimi olmayan ama başarılı politikacı örnekleri ile de zaman zaman karşılaşıyoruz. Temel prensip olarak politikaya katılımcı olmak isteyen her vatandaş bu hakkı kullanır önemli olan hizmet talebinin  doğru karşılanmasıdır.

Peki  altyapısı güçlü insanlarımız neden politikada yer almıyorlar ? Bence korkuyorlar. Onların bilgisi yeterlilikleri var ama cesaretleri yok. Sahada çok fazla olmamışlar , pratikleri yok . Nasıl bir durumla karşılaşacaklarını bilmiyorlar. Bu nedenle başarılı gençlerin lise dönemlerinde politikaya girmeleri , kendilerine memleketi yönetmek gibi bir hedef koymaları ve hedeflerine ulaşmaları politikanın marka değerinin artmasına büyük katkı sağlayacak en azından rekabet getirecektir.

Düşünün 73 milyonluk ülkede 550 milletvekili seçiliyor,oran milyonda sekiz. Seçilecek her milletvekilinin konusunda uzman olması ve geçmişinde hiç hata yapmamış olması beklenir. İster  ahlaki, ister ticari , ister politik olsun bir gün bile  ceza alan bana göre milletvekili olamaz , olmamalıdır . Bu durum trafik nedeniyle bir gün ceza  alanlar için bile geçerlidir. Masumiyet karinesine göre hüküm giymemiş , hakkında kesin karar alınmamış kişiler için ifademiz geçerli değildir . Milletvekili seçilirler , yemin ederler ve görevlerini yaparlar. Bunun tarifi,  dokunulmazlığın işletilmesidir. Milletvekilliği  süresinde mahkeme hüküm verirse dönem sonunda cezaevine giderler.

İnsanlarımızın arasında eğitimli , konusunda uzman , lekesiz 550 insan yok mudur ?

Milyonda sekiz !!!  seçiyoruz.


Mutlaka vardır. Bu nedenle altyapıları sağlam gençlerin politikaya girmeleri çok önemlidir.
İşte o zaman daha fazla değişimci,belirleyici ve yönlendirici oluruz. Politikanın  marka değerinin artmasının anlamı budur.



Seksenli yıllarda birçok şeyin gereksinimini duyar ancak temin edemezdik.

Su ,elektrik, yakıt bunlardan bazılarıydı.

Şimdi çoğumuza anlamsız gelen,  odunla çalışan termosifonlar ile evlerimize sıcak su temin ederdik.   Apartmanda oturanlar  haftanın 1-2 günü sıcak su alabilirlerdi , o da birkaç saatlik. İnsanlar temizlenme ihtiyacını kovalara koydukları suyu resistans yardımıyla  ısıtırak karşılarlar bazen de elektiriğe çarpılıp ölürlerdi.

Isıtıcı ihtiyacını gördüğüm için üniversite bitirme projesi olarak endüstri organizyonu ve ısıtıcı imalatını seçmiştim. Çeşitli araştırma ve çalışmadan sonra projemi tamamladım.  Fabrikanın dizaynı, bürokratik işlemler, iş zaman etütleri , malzemelerin seçimi, işçilikler, pazarlama çalışmaları.

İmalat basit ve maliyet ucuzdu.

Proje fizibilitesinden  anlaşılan rekabetçi fiyatlar ile satış yapıldığında yaklaşık  12 ay sonra  kar-zarar noktasını aşıp kara geçebiliyordum. Hele hele müteşebbise destek  veren Türkiye Sanayi Bankası, Türkiye Kalkınma Bankası gibi kuruluşlardan kredi aldım mı bu iş tamamdı . Ancak senin malını piyasa fiyatlarına kim  satın alırdı ?

Üretimi yapmak tamam ama piyasada senin gibi bir çok üretici var, senin gibi ismi duyulmamış bir firmadan kim neden satın alsın ?  Piyasada benzer malları  belli marka adı altında satan firmalar var insanlar onları tercih ediyorlar.  Öyleyse malı satmak , tutundurmak o kadar işin en zor tarafı. Yapılan fizibilite hesabı ne kadar iyi olsa da her zaman tutmaz. Sonunda malın elinde kalması veya çok az bir karla satılması muhtemeldir. Seçenek olarak ya daha az karla malı satıp uzun sürede işi yaşatmaya çalışacaksın yada vazgeçeceksin. Müşterinin algılayacağı markanız olmazsa işiniz zor.

Venedik yakınlarındaki  Murano adası cam işçiliği ile ünlüdür. Çeşitli  imalat tekniği uygulayarak kumdan cam yapıyorlar. Paşabahçe cam ürünlerinin yapılışında metod olarak farklılığı çok fazla yok.  Murano’da da üfleme ile camı şekillendiriyorlar belki ürün dizaynı biraz farklı . Malzemede çok  farklılık yok ancak dizayn , sunuş,tanıtım  Paşabahçe ile Murano arasında bu kadar fiyat farkının olmasını açıklıyor. Marka algısı yine tercihte önemli rol oynuyor.

Otomobil satın almaya karar verdiniz , günümüzde ürünler birbirine benziyor.
Malzeme maliyetinin çok olmadığına eminim. Peki aynı sınıf araçlar için  markalar arasındaki fiyat farkını ortaya koyan nedir ?
Burada marka değeri belirleyici olmaktadır . Müşteriye verilen hizmetin sürekliliği , firmaya ve teşkilata duyulan güven ,  beklentilerin karşılanması ,  marka için çalışanların  durup dinlenmeden müşteriler  için alternatifler yaratması , pazarlama çalışmaları müşteri gözünde fark yaratan etkenlerdir.

Çocukluk yıllarımda denizci ailelerine devletce verilen permi hakkı nedeniyle  yılda bir kere ücretsiz seyahat ederdik. Genelde hakkımızı annemin memleketi olan Marmaris’e gitmek için kullanır, akrabalarımızla özlem giderirdik.
O yıllarda  Muğla –Marmaris arasında birçok uçurum olduğu için karayolu seyahati tercih edilmezdi.  Muğla’ya gitmek isterseniz burunlu otobüslerle su kaynata kaynata 3,5 -4 saati göze almanız gerekirdi. Meşhur Sakar yokuşu sakarlık yapan sürücülere kötü sürprizler yapardı.

Geminin Marmaris’e gelmesiyle açıkta demir atılır ve onlarca motor gelen turistleri karşılardı.  Motorcular arasında olan dayılarım bizi gemiden alır ve diğer akrabalarımıza kavuştururlardı.

Gene böyle bir ziyarette gördüğüm sahneyi uzun yıllar unutmadım. Birkaç Fransız turist eski model Deşavo aracıyla geldikleri  Marmaris’te insanlarla  konuşmaya çalışıyorlar fakat lisan bilmemeleri nedeniyle anlaşmak için beden dillerini kullanıyorlardı. Lisan bileni bulmak çok zordu.

Marmaris’in insanları  ayaklarında eski sandaletler ve bakımsız ama güneşten yanmış  vucutları ile hemen dikkati çekiyorlardı.
Aslında bu fakir balıkçı kasabasının hazin bir hikayesi vardır. 1958 depreminde birçok binası yıkılmış , iktidarda olan Demokrat Parti’nin desteği ile yıkılan evlerin yerine iki katlı sempatik evler yapılmıştı. Yeni yapılan evler turizm pansiyonculuğu için altyapı oluşturmuştu. Her geçen gün turizm gelirleri artan o fakir insanların  çocukları bugün pahallı arabalarla gezen , güzel evlerde yaşayan insanlar olmuşlar. Turizm iyi şekilde yapıldığında kaynakları kullananlara gerçekten önemli katkı sağlıyor. Tarihin, doğal güzelliğin , kültürün ve  insanın değeri daha belirgin anlaşılıyor.

Bodrum da tıpkı  Marmaris gibi doğal güzellikleri , ambiyansı olan bir ilçemiz. Yıllar yılı insanlarımız tarafından talep görüp , güzellikler yaşatmıştır .

Sanıyorum son yıllarda Bodrum’da strateji değişikliği olmuş, herhalde kendine Montecarlo, Monaco  gibi zenginlerin yaşadığı veya ziyaret ettiği  turizm yerlerini örnek almış.
Bodrum’da zengin turiste yönelik bir felsefe oluşmuş. Yıllarca orta direk halkın ziyaret ettiği Bodrum’un yerine zenginin Bodrum’u olmuş . Düşünün bir porsiyon Lagos 80 TL , Levrek 48 TL ,bir  bardak çay nerede içerseniz için 5 TL .

Pahalı olsun onu kabul ettik, bari hizmet olsa ! O da yok.

Bodrum Türk vatandaşının gidebileceği yer olmaktan çıkmış . Zaten yerli, yabancı turistler  tercihlerini Bodrum dışında kullanmaya başlamışlar. O eski kalabalık gitmiş , şimdi daha sakin.

Bence stratejik bir hata yapılıyor.

Önce Bodrum dolacak sonra Torba ,Gündoğan ,Yahşi , Turgutreis , Göltürkbükü .

Sadece zenginin geldiği Bodrum da işler zayıf olursa diğer yerleşimler para kazanamaz ve katma değer sağlamaz.

Marinası , güneşin batışı , ekonomik restaurantları, kumsalı , çarşısı, pazarıyla çok güzel bir Turgutreis malesef Bodrum dolmadığı için hakkettiği değeri alamıyor.

Bodrum gibi düşler ülkesi yanlış yönetim  stratejisi nedeniyle yarar bekleyenlerinin düşsüz kalınmasına  neden olacaktır.

Bodrum mutlaka rekabetçi olmalı , misafirlerini ağırlamalı.

Eskisi gibi ....

Hangi işi yapıyorsak yapalım iyi planlayıp harika uygulayalım.

Ne yaparsak yapalım marka değerine katkı sağlayalım.


İşte o zaman bu güzel ülkede uykuya daldığımızda  en güzel düşleri görürüz.