15 Mayıs 2011 Pazar

SANA GÖRE BANA GÖRE


Geçen haftalarda  televizyonda seyrettiğimiz Son Kale programında programı akıllarda bir çok soru işareti yarattı. Bende birçok kişi gibi heyecan içinde programı seyrettim. Aslında fırtınanın geleceği bir hafta önceden işaret vermişti.Programa davet edilen Bülent Uygun’a cevap veremeyen Ahmet Çakar , Erman Toroğlu tepki göstererek programın sonlanmasına neden olmuştu.Ertesi gün Ahmet Çakar’ın gazete köşesinde Reha Muhtar aleyhine yazısı Pazartesi gecesini merakla beklememize neden olmuştu. Beklentilerimiz boşuna çıkmadı ve ilginç bir tartışma hatta savaş ortaya çıktı.Aslında egosu yüksek 3 adamı bir araya koyarsanız sonuca katlanmak gerekiyor.

Programı seyrederken oğlum iki soru sordu. Rayting için mi kavga ediyorlar ? Ahmet Çakar mı iyi hakemdi , Erman Toroğlu’mu ?

Kişisel görüşüm kesinlikle önceden düzenlenmiş bir program değil tamamiyle doğal bir tartışma. Hangisi iyi hakem derseniz  her ikisinide  beğenirim ancak  tercihimi  Ahmet Çakar’dan yana yaparım.

Ahmet Çakar ‘ın hikayesi ilginçtir. Babası eski MHK asbaşkanı Dr. Mustafa Çakar’dır.Dahiliye uzmanıydı  çalıştığı hastanede benimde  zaman zaman kendisinden sıhhat bulma talebim olmuştu.Babamın denizci olması nedeniyle Denizyollarının Karaköy’deki hastanesine giderdik.  Futbolu çok seven ve akıllı bir kişiydi. Ben ve Ahmet Çakar’ın 1981 yılında  katıldığı  hakemlik eğitim seminerinin hocaydı. Ahmet Çakar ise Alman lisesi ve arkasından Tıp Fakültesi’ni bitirmişti. Hakemliğe geçisi biraz torpille olmuştu. O tarihte teorik eğitimden sonra koşu yapılır 100 metre,400 metre ve 2800 metreyi belirlenen zaman limitinin  altında koşmak gerekiyordu ancak Ahmet Çakar’ın 120-130 kiloluk şişman vucudu ile koşuyu başarı ile tamamlaması mümkün olmamıştı . Aynı Çakar sonraları ciddi, bilinçli kilo verme uygulamaları ile çok zayıflayıp önce süper lig sonrada FİFA  hakemi oldu ve Türkiye’yi başarı ile temsil etti.  Avustralya’da yönettiği  Dünya Gençler Finali gerçekten gurur kaynağımız oldu. Aslında hakem olacak adam çocukluğundan  bellidir oda kendisini çok genç kabul ettirdi.

O tarihlerde İnönü stadında hakemler için ayrılmış bir bölüm vardı maçları birlikte seyrederdik. Gene lig maçında Ahmet ‘le oturup maçı seyrediyorduk.Maçın hakemi o dönemin popüler benimde hiç bir zaman hakemliğini beğenmediğim Erkan Göksel’di. Kendisi Hürriyet gazetesi müessese müdürlüğü, diğer taraftan FIFA  hakemliği yapardı. Kişi olarak kaliteli ancak hakemliği zayıftı. O dönemlerde FİFA insan kalitesi yüksek hakem aradığı için Erkan Göksel Türkiye’yi en üst düzeyde temsil eden hakemi olmuştu. Deniz tarafı olarak tanımladığımız alanda  bir endirekt vuruşu oldu .Topu kullanan futbolcu vuruşu kullandı ancak top hakeme çarptı ve gene aynı oyuncuya geldi oyun devam etti . Pozisyon teknik olarak endirekt serbest vuruştu çünkü bir oyuncu endirekt vuruşta iki kere kendisi tarafından oynayamaz.Stadyumda çıt yoktu herkes atlamıştı bir tek Ahmet Çakar bağırıyordu hoca olmaz böyle şey diyerek. Tamamiyle haklıydı bir çok kimsenin görmediğini görmüştü bu çok önemli bir meziyetti, buda onda vardı.

Erman Toroğlu ise futbolu bıraktığında özellikle Hilmi Ok ve Ertuğrul Dilek’in desteği ile merdivenleri görülmemiş hızla çıktı ve çok kısa süre hakemlik yaşantısına  FIFA  hakemliği sikıştırdı.Kendine özgü yönetim tarzı vardı ,zaman zaman MHK  uygulamalarının dışına çıkardı.Penaltı atışında  hakemin yeri konusundaki ısrarlı tutumu az kalsın hakemliğinin sonu olacaktı. Bana görede haklıydı penaltıda hakemin futbolculara cepheli duruşu görme kapasitesini artırmaktadır. Ancak futbolda her isteyen istediği gibi davranamaz o zaman kaos olur. Bunuda futbol oyun kuralları ve International Board ile temin edilir.

Kurallar aslında çok açık, tarif çok açık eğer futbol oyun kuralı biliniyorsa Sana göre bana göre olmaz. Oyunda ya  fiil yoktur yada avantaj kuralı vardır. Bu kuralın yorumu vardır aksi yanlıştır. Oyun kuralları İngiltere’de aynıdır Türkiye’de de.

Bazı yorumcuların dediği sana göre bana göre faul vs  onların kaideleri bilmediğini ortar  koyar.  Zaten hakemlikle hakimlik arasında benzerlik vardır. Hukuk da kurallar geçerlidir .Hukuk önce neden olmuş ? nasıl olmuş ? diye sorar. Hakim ona göre önce fiili  karar verir suç varmıdır ? yokmudur?  ancak cezayı ağırlaştıran, hafifleten veya cezaya engel durumlar vardır .Örneğin canavarca hisle öldürmek, yetişkin olmamak,kendini korumak gibi bu durumlarda tarif edilmiştir ve hakim yorum yapar karar verir.
Hakemde faul yoktur veya vardır diye karar verir ancak pozizyon gereği  avantaj uygulaması yapar ,kasıt arar.  
Eger bana göre faul var veya yok dersen ya eyyam yapıyorsun yada futbol kurallarını bilmiyorsun demektir.


Türkiye’de 10.000 civarında hakem var. Super ligde 30 hakem görev yapıyor yani binde 3 hakem görev yapıyor. Binde 3’lük oranda hakem altyasıyla,tecrubesiyle, bilgisiyle bu kademeye gelmiştir onların hata yapma lüksü yoktur. % 50 hata kabul edilir düşüncesi tamamiyle şehir efsanesidir. Hakem hata yapmaz , yapmamalıdır, Eger hata yaparsan gidersin hakemler bunu bilmek durumundadır zira arkada binlerce onların yerini almak isteyen hakem vardır. Zaten hakemleri strese bu durum sokmaktadır nedeni öz güven eksikliğidir. Öz güveni olanların başarılarıda sürekli olmaktadır.

73 milyonluk ülkemizde 550 milletvekili seçeceğiz. Oran milyonda 7-8  yani teorik olarak seçileceklerin Türkiye’nin  en iyi yetişmiş insanlar olmaları beklenir. Onların da hakemler örneğinde olduğu gibi  eksik hizmet vermek şansları olmamalıdır.

Türk insanı onlarda çok şey bekliyor. Bizler için, çocuklarımız için.

Hayırlı seçimler.

4 Nisan 2011 Pazartesi

GİZLİ KALAN SEVDALARIMIZ




Değerli dostlarım,

4. Yeşilçam film ödülleri  dağıtıldı. Birçok film, oyuncu,yönetmen ve emekçiyi seyretme imkanımız oldu. Törenler, ödüller ciddi olduğunda ödül alanlar sevinçlerini , kazanamayanlar da üzüntülerini gizleyemiyorlar. Çokda doğal üzerinde emek , yetenek, rekabet var.

Sinemaya uzun yıllar hizmet veren Nebahat Çehre, İzzet Günay, Göksel Arsoy ödüllerini aldılar. Güzel filmler, senaryolar, kamera arkası çalışanlar da  ödüllerini aldılar.

Sinema Türk halkı için yıllar boyu çok önemli oldu. Yaşamlarının bir parçası haline geldi.

1960 ‘lı yılların başlarında  çocukluğumun geçtiği Ortaköy’de güzel filmleri seyredebilmek için  3 sinema vardı. Çeşitli konserlerin , tiyatro gösterilerinin  yapıldığı Barbaros sineması , şimdi otomobil bayisi olan yazlık Çamlıset sineması ve ismini hatırlayamadığım diğer yazlık sinema.

Halkın başlıca eğlencesi olan bu sinemalar zamanın meşhurları Berkant, Lulu kardeşler,İsmail Dümbüllü , Aşık Veysel ‘i  konuk ederlerdi .

Sinemaların yazlık yerlerinde sünnet törenleri olurdu .Sünnet çocukları elbiselerini giyerler, el öpmeye giderler , sünnet günü ehliyeti tam belli olmayan sünnetçiler tarafından sünnet edilirlerdi .Çocukları korkularından biraz olsun arındırmak  için hokkabazlar görev yaparlardı .Olduda bitti maşallah sesleri ,diğer tarafta ağlamalar .

Çocuklar  sinema bahçesine  koyulan yataklarda bir taraftan misafirlerle zoraki gülücük verirler diğer taraftan hem acılı acılı konser seyreder hemde gelen hediyelere bakarlardı. Benim de erkekliğe geçişim Barbaros yazlık sinemasında olmuştu. En beğendiğim hediye karşı komşumuz rahmetli Necdet Cavcı'nın aldığı sarı renkli meşin futbol topu olmuştu.

Benzer şekilde Beşiktaş’ta önemli sinema merkezlerinden biriydi . Balıkpazarına doğru giderken solda Suatpark , sağda yokuşun sonunda Yıldız ve deniz tarafında Gürel sinemaları vardı. Sonraları Mıstık ve Yumurcak sinemaları devreye girdi.Aileler salonun sonundaki localarda film seyrederlerdi.

Zamanın meşhur filmleri Benhur , Doktor Jivago, Love Story , Rüzgar gibi geçti, Susuz Yaz  iz bırakan filmleriydi.

Birde unutulmayan dialoğlar vardı;

Baş rollerini Tony Curtis, Yull Bryner’ın oynadığı Taras Bulba filminde Kazak lider ve Polonya’lı prens uçurumun kenarına karşılaşırlar . Polonya’lı sorar What is your name ? My name is Taras Bulba  ve Kazak lider  savaşın acımasızlığı ile Polonyalının elini kılıcıyla keser, adamlarını uçurumdan atar.

Diğer bir film başrollerini Marlon Brando’un yaptığı Juarez . Avusturya’lı Habsburg sülalesi gümüş madenlerini elde etmek için Meksika’yı işgal eder ve İmparatorluk  kurarak memleketi idare ederler. Bu durumdan şikayetçi olan fakir Meksika halkı Benito Garcia Juarez liderliğinde isyan eder ve sarayı basarlar sonrada kurşuna dizerler. Juarez rolünü oynayan Marlon Brando’ya imparator  Maxımilian  Habsburg  şunu şöyler ‘’.Evet ben kötü yönetim göstermiş olabilirim ancak gücümü milleti soymak için kullanmadım. Zaten yeterince zenginim  mümkün olduğunca halka destek olmaya çalıştım. Ama sizler fakirsiniz , gözünüz doymamıştır , parayı görünce değişirsiniz ve milleti soymaya çalışırsınız . Bugün benim başıma gelen gelecekte  sizin de başınıza gelir’’. Zaman Maxımilian’ı  haklı çıkarır. Juarez’i düşürürler. Juarez’i düşürenleri de düşürürler.

Gerçekten gözü doymuş olmak çok önemli , bazı şeyleri hazmetmiş olmak çok önemli .

AKP ‘ye 6000 , CHP ‘ye 4500 kişi milletvekileri başvuru yapmış. Diğer partileride sayarsak herhalde 20.000 kişi vardır. Bunlar içinde Maximillianların, Juarezlerin veya politika için biçilmiş kaftan olabilecek mükemmellerin oranı kaçtır ?

İnsanların milletvekili olma isteklerinin altında ne vardır?   Para !! şöhret !! güç !!  Kendine doğru yolu çizmeyenler sonunun Juarez  örneği olmamasına özellikle dikkat etmelidirler.

İşveç Başbakanını kim tanıyor ? Norveç Başbakanı’nın ismini bilen var mı? İsviçre’yi kim idare ediyor ? Biraz daha ileri gideyim İngiltere Başbakanı kimdir ? inanın ben bilmiyorum. Gelişmiş ülkelerde sistemin önemi fazla olduğu için kişiler üzerinden değerlendirme fazla olmuyor. Bizde durum biraz farklı  tam tersi bir durum var. Kişiler güçlü sistem zayıf  böylelikle insan unsuru öne çıkıyor , zafiyetlerde.

Elbette  demokraside  katılımcı olmak çok önemli.  Birikimi olan , gerçekten hizmet verebilecek insanların neden politika içinde yer alma istekleri yoktur? Yoksa böyle insanlarımız mı yoktur ?

İnanıyorumki mutlaka vardır , ama kendilerini göstermiyorlar. Ama olmaları gerekir.

Türkiye’yi yöneten  liderlerde bile  tam yeterlilik yok. Yıllarca lider olunurmu? lider doğulurmu? konusu tartışıldı.

Günümüzde iyi bir eğitimle ,alışkanlık kazandırılarak  iyi lider olunabileceği biliniyor. Ancak hatiplik sonradan olunmuyor mutlaka insan genetiğinde olması gerekiyor . Tabiki tecrübe, birikim  hatiplik başarısına katkı sağlıyor. Liderlik ve hatipliği birlikte yapabilenler kitleleri peşine takmada etkili oluyorlar.

 Özal’ın iyi bir hatip olduğunu biliyoruz. Tayyip beyde önemli bir iletişimci . Atatürk’ün hatipliği tartışılmaz  önemli bir yönlendirici.  Rahmetli Ecevit kürsüde ‘’ Burası devlete meydan okunacak yer değildir’’  derken  hatipliğin zirvesini yapmıştır.

Başarılı liderlerin aynı zamanda vizyoner olması beklenir.  Jonathan Swift’in  belirttiği gibi Vizyon görünmeyeni görme sanatıdır. Bunun içinde hayal kurmak hemde geniş hayal kurmak önemlidir.

Sinema  hayallerimizi genişleten ,düşünmeye yönlendiren önemli bir sosyal materyaldir ,önemsemek gerekir . 

Sinemaya hak ettiği önem  verilmezse  halkın beğenisini kazanan sektör yerine   ayakta kalabilmek için  araya seks parçası alan  Civciv çıkacak kuş çıkacak türü, yılda 6-7 film çekilen bir sektör haline gelirsiniz ki malesef  bunun en büyük acılarını Yeşilçam yaşadı.

Bugün Yeşilçam  gurur duyulacak şekilde yılda yaklaşık 70 adet kaliteli film üreten , gelişmiş yapım gücü , yetenekli ekipleri , filmleri beğeni ile izleyen 22 milyon seyircisi ile önemli bir sektör haline gelmiştir. Dizi ve reklamlarıda eklersek sektör gücünün  dahada büyüyeceği açıktır.

Hayalleri yaratanlar fikirlerdir. Fikirsiz hayal olmaz o zaman fikirleri serbest bırakmakda yarar olacaktır,

Ebedi  liderimiz Atatürk ‘’ Fikri hür , vicdanı hür nesiller yetiştirmek ‘’  derken fikir özgürlüğünün önemini işaret etmiştir.

Fikirlerde özgür olmanın medeni dünyada karşıt bulacağını zannetmiyorum . Eğer vicdanda sorun yaşanıyor , kötü örnekler oluşturmada taraf olunuyorsa terörü , uyuşturucuyu, insan öldürmeyi özendiren  Kurtlar Vadisi türü TV  dizilerinide bu gözle değerlendirmek gerekir. Henüz basımı yapılmadan , imhası yapılan kitaplar ve tutuklamalar Türkiye’nin düşünce alanında önünü açamaz.
.
Walter Lippman’ın dediği gibi ;
‘’Herkes aynı fikirdeyse kimse fazla düşünmüyor demektir’’  gerçekten doğrudur. Farklı düşünen insanlar olursa  gelişimin artacağı açıktır.

Hangimiz  ince bıyıkları, karizmatik duruşuyla Ayhan Işık. Cesareti ,yakışıklığı, şöhretiyle  ile Cüneyt Arkın. Tatlı gülüşü , güzelliği ile Türkan Şoray olmak istemez.

Gizli kalan sevdalarımızı  hayata geçirebilmek için biraz hayal kurmayı hak etmiyormuyuz?

Bırakın istediğimiz gibi hayal kuralım , bırakın istediğimiz gibi düşünelim.

Güzel hayaller ,

25 Mart 2011 Cuma

UMUTSUZLUĞUN MUTSUZLUĞU



Değerli dostlarım,

Okul tatillerinde rahmetli babam ile gemi seyahati yapmayı çok severdim. Marmara denizinden  Çanakkale boğazına girerken sağ yamaçta bir asker resmi ve  oldukça büyük bir yazı vardır, on yıllardır oradadır;

Dur yolcu,
Bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Çanakkale zaferinin 96. yılında Emperyalizm’e karşı kazanılan  zafer aslında askeri bir başarıdan çok bir milletin güçlüye , güce , ezene  isyanıdır, başkaldırısıdır.

Mekke nasıl ki Müslümanlar için farklı duygular yaşatıyorsa Çanakkale’de Türkler için farklı duygular yaşatıyor. Savaş alanlarını görüp etkilenmeyen , 57 .Alay mezarlığını ziyaret edip ağlamayan pek az kişi tanıyorum. Sadece Türk’lerin değil ,yurdumuzu işgal edenlerin mezarlarıda farklı duygular yaşatıyor.  Neden Anzaklar neden Yeni Zelandalılar neden Avustralyalılar diye sormanın anlamı yok onlarda nereye  kimin için gittikleri tam olarak gittiklerini bildiklerini zannetmiyorum. Bir karar alınıyor ve gidiliyor. Kore’ye , Vietmam’a gidildiği gibi.

Çocukluk yıllarımdan beri çok sorulan bir soru var. ‘’ Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul yabancıların ellinde uzun süre kalsaydı şimdi nasıl olurdu ? Yada  Müslüman olmayan İstanbul  nasıl olurdu ?’’ eminin ki bir çok insan kendine sormuştur. Aslında çok düşünmeyede gerek yok Asya’da Singapur , Honkong örnekleri var. Ekonomi , yaşam standartları , kültür açısından olumlu katkılar olacaktır. Eminimki İstanbul’da bu güzelliklerden nasibini alacaktı ancak din etken bir faktör. Asya’da nasıl dinlerin devamı oluyorsa İstanbul’da da devam ederdi diye düşünüyorum.Unutmayalım bir şehri binalar değil insanlar yaşatıyor.

Aslında günümüzde savaşlar ekonomik. Sömürü düzeni ekonomik esaslara dayanıyor.  Bakmayın Fransızların Libya’da askeri güç kullandığına. BM  karar alacak bir anda 3 ülke aksiyon alıp Libya’yı vuracaklar. Akılları fikirleri doğal kaynakları başkasına kaptırmamak. Bir memleketin iç işlerine karışıp , mudahil olmak ,saldırmak pek haklı görülemez. Türklerin  Kıbrıs’ta garantör olma sıfatı ile müdahesi 37 senedir haklı görülmedi.Fransizı ,İtalyanı kim haklı görebilir ?

Emperyalizime karşı yapılan Kurtuluş Savaşı biteli yaklaşık bir asır oldu geçen zamanda geri kalmış dünya ülkelerine ‘’Bağımsızlık ve Emperyalizme karşı mücadele’’ için örnek olan milletimiz için aynı zamanda son olmuştur . Küçük hesaplar peşinde koştuğumuz için olsa gerek  Çanakkale’de bir devri batıran ülke özelliğini devam ettiremedik. Bir millet uyanıyor filminde anlatılan  inanç birliği süreklilik kazanmadı. Herhalde inanç eksikliği oluştu, yaklaşık bir asırdır başkaldırı yapamadık .

Emperyalizme karşı baş kaldırı yapan ülke şimdi emperyalistlerle önceden belirlenen görevler, stratejik planlar , taahütler dışında  iş birliği yapmamalıdır.  Kıbrıs savaşında uçakların lastiğini ve benzinini veren, K.K.T.C ‘yi tanıyan Libya’ya asker gönderilmemeli, gönderiyorsada kurşun atmamalıdır.


Emparyalistler bir gün Mısır’a ,Tunus’a,Libya’ya , Irak’a  yaptıklarını Türkiye’ye de yapmaya kalkarlarsa ne olur? Biz Amerika’nın dostuyuz bize birşey olmaz demeyin . Bırakın abisini, İsrail’in menfaatine dokun bak ne oluyor. Sevdiğim bir söz var;

Eşit olmayan insanlara eşit davranmak kadar büyük bir eşitsizlik yoktur.
                                                                                     Kenneth Blanchard      
                                                                        
O zaman bizde herkese eşit olamayız yeterki eşit olmayanı doğru anlayalım.

 Atatürk Türk milletini motive etmek için savaş zamanlarında kullanılabilecek

Ya İstiklal Ya ölüm   demişti. Bugün belki o kadar güçlü haykıramayız ama oyun içindekilere;

Yaşasın İllegalite diyebiliriz.

Yoksa Umutsuzluğun mutsuzluğu ile yaşamaya mahkum oluruz.

Kim ister ? Belki birileri.

Acaba o birileri  kendimizmiyiz ?

Hoşçakalın

6 Mart 2011 Pazar

ÖLMEDEN ÖLMEMEK

 

İnsanların kendi çapında birşeyler üretmesi çok hoş ve keyif veriyor. Yazıların okunması, beğenilmesi, talep edilir olması gerçekten gurur veriyor. Bende zaman zaman arkadaşlarıma , dostlarıma yazılarımı nasıl bulduklarını soruyorum.

Geçenlerde yazılarımı takip eden bir büyüğüme aynı soruyu sordum kendisi ara vermişsin düzenli yazmak zor hele hele konu bulmak daha  zor dedi bende Türkiye’de malzeme çok bol, hergün değişik konular çıkıyor yeterki iyi gözlem yapalıp yeter diye cevap verdim.

Bazı köşe yazarlarının 30-40 kişilik ekipleri olduğu ,bilgi toplandığı,istatistiklerin yapıldığı hatta çok iyi tanınan bazı yazarların hergün yayınlanan köşelerinin ancak bir gününü kendileri tarafından  yazıldığı biliniyor. Türkiye  gerçekten gündem zengini  her gün değişik konular gündeme geliyor. Karadeniz’linin dediği gibi fıkralar Karadeniz’de anlatılmaz yaşanıyor. Fıkraları anlatmaya  kalkmayacağım o işi zaten Cem Yılmaz ve  sevgili arkadaşım Metin Yılmaz  çok iyi yapıyor. Birde Trabzon’lu Sabri Kayan arkadaşımız var ancak kendisinden ilk kez dinlediğimiz yağlı kazık hikayesi performansını sonrakilerde  yakalayamadığı için kendisine eksi puan verdik bu nedenle onu listeye alamıyorum , kusura bakmasın.

Bu hafta arkadaşlarımla yemek yerken birisi  yazılarına dikkat siyasileri eleştiriyorsun, balyoz filan diyorsun burası Türkiye   sonra senin siteni kapatır veya  Silivriye gönderirler diye şaka yollu takıldı . Hayatım boyunca hiçbir siyasi parti binasından içeri girmedim, faal siyasette bulunmadım niyetimin kimseyi üzmek olmadığını zaten bunun çokda  iyi fikir olmadığını ifade ettim. Benim görüşüme göre bu dünya düzeninde yöneten ve yönetilenlerin olduğu,dizayn edilmiş küresel sistem içinde piyonların çokda önemli olmadığıdır. Arkadaşıma gülümseme ile cevap verdim ve eve döndüm.

Bilgisayarımı açıp siteyi izleyen varmı diye bakayım dedim birde ne göreyim ‘’Mahkeme kararı ile erişim engellenmiştir’’ yazıyor.Allah Allah bu nedir derken facebook’tan  ‘’neler oluyor’’ mesajları gelmeye başladı. Derken gece yarısı telefonlar ‘’ Siten yasaklanmış, seninle ilgili bir durum var mı? Zaten 10 gazeteciyi içeri almışlar’’ malesef rezil olmuştuk ne yasaklılığımız kalmıştı nede hapisliğimiz. Bende kendimden şüphe etmeye başladım bu nedir ? bula bula beni mi buldu diye. Az sonra oğlum geldi baba heyecanlanma bloglar kapatıldı senin sitende blog üzerinden yayın yaptığı için seninkinide yasaklamışlar deyince rahatladım.

Blog üzerinden yayın yapan bazı uyanık kişiler superlig maçlarını yayınladığı için Digitürk dava açmış ve kazanmış . Milyonun üzerinde insanı etkileyen blog’u kapatmışlar.

Oğlum ‘’binlerce kişi kızıp Dıgıtürk’ten ayrılıyor bizde ayrılalım’’ talebine olumsuz cevap verdim çünkü milyonlarca doların ödendiği ve futbolun marka değerine katkı sağlayan yayıncı  kuruluşlar tabiki hakkını arayacaklar. Empati yapmakta yarar var siz olsaydınız ne yapardınız ?

Birkaç tane uyanık , aç gözlü kişinin oyununa gelmiştik .Halbuki ne güzel gidiyordu fikirlerimizi, gözlemlerimizi  insanlara anlatıyorduk. Ancak iştahımız kursağımızda kalmıştı. Hani şairin dediği gibi;

Ne müşkülmüş ki seni sevmek sana yar olmak
Dilşad olmak isterken perişan olmak

Evet bir anda ortamı mutsuzluk  kapladı .  Diğer taraftan  devlete kızmaya başladım . Öyle ya ortada bir suç varsa onu cezalandır neden suçsuz milyonlarca insanı cezalandırıyorsun?

Bazı uygulamaları doğru yapamadığımız gerçek. Tarihi eserler binlerce yıldır toprak altındaydı onları çıkarttık  şimdi onları baraj göleti altında bırakacağız , uyutacağız barajın kullanımı bitince yıkılır tarihi eserler gene ortaya çıkar diyen politikacılarımız var. Belkide bir açıdan haklılar.

Benzer durum önce yıllarda Youtube ‘da olmuştu .Zaman zaman işin kolayı bulunup başka kanalla siteye girilmiş yada boşluğu dailymotion,twitter,facebook gibi siteler doldurmuştu .Youtube yasağı kalkınca bana göre eski popularitesi olmadı.Bu nedenle uzun vadeli düşünmek gerekir. Digitürk marka  değerine zarar vermemeli .Madem ki etkileniyorlar kişiye ceza verecek hukuku aramaları gerekir aksi halde marka değerine zarar verirler. Otomotivde marka değerinde 1 puan artış 150 $  ürünün satılabilirliğini arttırıyor.Kendi ayaklarına kurşun sıkmamalılar.

Bu olumsuz  durumu kabul edecekmiydik ? Katiyen hayır . Ölmeden Ölmek yok kitabımızda.Mücadele edeceğiz belkide bu bizi geliştirecek.  Öyle de yaptık;

  • Sağolsun Engin arkadaşım http://www.okanyasan.com/ sitemizi güncelleyerek devreye aldı. Artık okurlar bu siteden yazılarıma ulaşabiliyorlar.
  • http://www.okanyasan.blogspot.com/  çalışır ve güncellenir durumda eğer giriş yapamıyorsanız  DNS ayarlarınızı 156.154.70.22   veya 156.154.71.22  olarak ayarlamanız gerekebilir.
  • İlave olarak birgo.mynet üzerinden yayın yapacak ortamı yaratma çalışmaları yapıyoruz.Kafaları karıştırmamak için şimdilik devreye almıyoruz.
  • Videolarımı izlemek isteyenler zaten facebook, dailymotion,twitter ve youtube üzerinden ulaşabiliyorlar.

Bu heyecanı ve krizi  benimle birlikte yaşayan ve destek olan Engin Ceyhan ve Çiçek Akkurt arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Devamlı sorup beni destekleyen arkadaşlarımıda unutmuyorum.


Sanal ortam ve yazı yazma işi içimize o kadar işlediki Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ;

Köhne bir Bizans eskisiydi  İstanbul sensiz  şiirini daha iyi anlayabildik.


Yazımı trajikomik bir gazete haberi ile bitireyim. Geçen ay haberi çıktı.

Karısını öldürüp yeni yaptırdığı evin temeline gömen adamdan şok itiraf ‘’ Evi benim üzerime yap demişti’’

Ya Digitürk  kullanıcıları  konuyu yanlış anlayıp kastı aşarlarsa ???

Saygılarımla

27 Şubat 2011 Pazar

SEN BENİM GÖNLÜMDE AÇAN SON GÜLDÜN



SLOGANLAR ÜLKESİ




Değerli dostlarım,

Yaklaşık bir aydır yazılarıma ara vermiştim . Bunun nedeni yazacak konumun bitmesinden değil, beklentileri karşılayamama korkusudur. Son yazımdan sonra o kadar çok olumlu tepki aldım ki, sizlere güzeli vermek kuşkusu içime düştü. Bunun benzerini genç futbolcular yaşıyorlar. Takımda yer alıp harikalar yaratıyorlar. Ancak olumlu tepkiler alıp şöhreti yakalayınca alt yapıları da uygun değilse, beklentileri karşılamayıp demoralize oluyorlar. Sonucunda  belki de futbolu erken yaşta bırakıyorlar. Aslında bende bu duyguların olmaması gerekir, ben ne parlak bir futbolcu nede kendini kitlelerin beklentisini karşılayacak ve yazdıklarından para kazanacak bir yazarım. Amatörce duygu ve düşüncelerini ulaşabildiklerine anlatmaya çalışan bir garip Okan Yasan’ım. Bu nedenle çoşkuyla yazmaya devam kararı aldım.

Yazılarıma gelen yorumlardan anladığım kadarı ile, memleketimizde çoğu kimse yaşadığımız süreçten şikayetçi ve bu süreçten çıkabilmek için ışık arıyorlar, lider arıyorlar. Acaba birileri bize destek olabilirmi? Acaba birileri yazıları ile ufkumuzu genişletebilir mi?

İnsanların arayış içinde olmaları çok güzel, çünkü gelişimin sonu yok herzaman daha güzelini aramak, bulmak ve uygulamak gerekiyor. Bende bir katkı sağlayabilirmiyim diyerek çalışma yapıyorum.

Çok ufak yaşlarımda Üsküdar Tunusbağı’nda oturan büyük halamızı ziyaret etmek için ailece  yola çıkardık. O dönemlerde Bebek –Taksim arasında çalışan troleybüse biner Beşiktaş’ta inerdik. Ama zaman zaman da kesilen şehir elektiği nedeniyle yolda kalır yürüyerek devam ederdik. Boğazı geçen motorlar  6-7 kişilikti, kapalı bir yer bulursanız ıslanmazsınız,  yoksa biraz deniz suyu üzerinize gelirdi. Üsküdar’dan Tunusbağ’ına troleybüslerle Toptaşı cezaevini geçerek giderdik. Büyük halamızın evi Karacaahmet mezarlığına yakındı ve o zamanlar şehir suyu yetersiz olduğu için Hamidiye suyu sakalar tarafından katır sırtında dağıtılırdı. Yoğurt, sahlep, boza da satıcıların sırtında satılırdı. Boza, boza, boza!!! 

Nerelerden nerelere geldik. Gerçekten yoksulluk, gerçekten ihtiyaçların tam ortaya çıkmadığı zamanlar. Aslında dünyada olanları da tam bilemiyor tam izleyemiyorduk. Hürriyet gazetesi, okuyabildiğimiz sınırlı kaynaklardı. Birinci sayfanın üst köşesinde Türk bayrağı ve altında  ‘’ Türkiye Türklerindir ‘’ yazısı vardı. Bugünde aynı bayrak ve slogan yerinde duruyor. Değişen siyasi anlayış farklılık yaratmamış,  slogan ‘’ Türkiye Türkiye’lilerindir ‘’ olmamış gene aynı çizgiyi takip ediyor. Aslında siyaset anlayışı değişmemiş, ancak siyaset değişmiş.

Ben Kapitalist sistemle, ilkokul zamanında tanıştım. Okullarda süt arası denilen beslenme zamanı vardı. Amerika süt tozu göndermişti. İlkokul talebeleri beslenme arasında  güğümler içindeki sütü içerek büyümeye ve gelişmeye çalışırlardı. Tabi ki kapitalist sistem açlıktan ölecek millet yerine  malını satabileceği toplumları hayatta kalmalarını sağlamak planlı yapılan işlerden olmalıydı.

Amerika, dönemin dışişleri bakanı Marshall’ı adıyla anılan  geri kalan ülkelere yardım planı başlatmış, insanların açlıktan ölmemesini amaçlıyordu. Kore savaşına katılan Türkiye’nin  katkılarına karşılık, milyonlarca dolarlık silahlara ilave olarak yiyecek de veriyordu, ama bence amaç farklıydı.

Bilgisayar konusunda uzman bir arkadaşıma internet ne zaman bulundu diye sordum. Cevap şaşırtıcıydı. 2. dünya savaşı sonrası Amerikan ordusu tarafından kullanılmaya  başlanmıştı. Ancak on yıllar boyunca açıklamamışlar, istedikleri zaman devreye almışlardı. Politikaların uygulaması da aynı, sloganları da ‘’zayıflatma ki sömüresin’’.

Bizde de sloganlar çok;

  • Tam Bağımsız Türkiye
  • Faşizime karşı omuz omuza
  • Herşey vatan için
  • Komunistler Moskova’ya
  • Türkiye Türklerindir
  • Tek yol devrim gibi…

Bu sloganlar arasında önemini ciddi anlamda koruyabilen kalmışmıdır sizce? Türk musikisindeki beste azlığı gibi, siyasi sloganlarda da azalma ve uygulama eksikliği var. Bu, üretim azlığına mı işaret ediyor? Yollar yürümekle aşınmaz diyenler bile siyasetten emekli olunca sessiz kalıyorlar. 
Bu kadar tepkisiz kalanlar Afrika’dan örnek almalılar. Domino  benzetmesi var, evet doğrudur. Oyunda taşları siz koyarsınız  gelişme ve bitişi vardır. Sonra ne zaman isterseniz bir dokunuş ve taşlar yerlerde. Taşların altında kim ve ne kalmıştır, çok ilgilenmezsiniz.  Gecekondularda böyle değil mi? Konarlar ve işlevi bitince bir dokunuşla yıkılır gökdelen olurlar. Afrika’da böyle   !!! taşlar yıkılmaya görsün.   Önemli olan yıkılma değil kimin ne amaçla taşları, gecekonduları, iktidarları yıktığıdır. Galiba Kapitalist sistem emerging marketlerin boyutlarını büyütmeye çalışıyor bu ülkelerde değişime gidiyor.
Aklımıza şu soru geliyor. Ülkeler kendi insanları tarafından mı  yönetiyorlar ? Türkiye Türkiye’den mi yönetiliyor?

Yıllar önce İngiltere’ye lisan eğitimi için gittiğimde kış gerçekten çok soğuktu. Kiraladığım mutevazı odanın içinde ısınabileceğim elektrikli soba ve odanın dışında banyo, tuvalet vardı.  Elektrikli cihazlar içine para atmadığınız sürece çalışmazdı. Ya para atıp ısınacak, yıkanacak ya da yorganın içine girecektiniz. Odadaki bozuk televizyon çalışmadığı için Türkiye’den haber alamazdınız. O zamanlar BBC‘de Türkiye ile ilgili haberler olmadığı için, cihaz çalışsa da bir işe yaramazdı. İletişim için kaynaklarımız kırmızı telefon külübeleri ve rahmetli ağabeyimin 15 günlük gazeteleri posta ile İngiltere’ye göndermesi ve benimde gelişmeleri takip edebilmemdi. Çevremde Türk arkadaşlarımında çok az sayıda olması memleket özlemi, aile özlemi, yalnızlığı mı arttırıyordu.

Gene o soğuk ve yanlızlığın pik yaptığı Şubat ayının bir gününde  kapım çaldı. Gelen postacıydı, gazetelerim gelmişti.  Çok sevinmiştim geçicide olsa yalnızlığımdan kurtulacaktım. Ancak kötü haber, benim sevinç yaşamama engel oldu.Üsküdar Müsiki Cemiyeti’nde hocalığımı yapan değerli insan Emin Ongan 2 Şubat 1985 ‘de vefat etmişti. Sevincim bir anda büyük üzüntüye dönüştü. Kendimi daha da yalnız hissettim.

Kendinizi bir an için  şirketin patronu olarak düşünün. Genel Müdür randevu alıyor ve büyüme için planını açıklıyor , işleri büyütmek istiyor. Proje şudur, sonuç için yatırım sermayesi veya kredi gerekiyor vs !!!   Fizibiliteye göre makul bir süre sonra kara geçilecek ve yatırım bedeli geri dönecek. Genel Müdür nede olsa eğitimli, donanımlı insan. Güzel sunuşla sizi ikna ediyor ve yatırım başlıyor. Makul süre sonunda doğru harcamalar yapılır, borçlar ödenir, yatırım geri döner ve büyüme sağlanırsa mesele yok. Patron memnun, Genel Müdür memnun.

Peki ara dönemlerde gereksiz yapılan harcamalar, yanlış proje yapıp arada işletim sermaye ihtiyacı olursa ne yaparsınız? Destek vermezsiniz. O zaman proje tehlikede. Destek verirsiniz belki büyüme sağlanır ama borçlar büyür ve belki bir gün karşılanamaz duruma gelir. Sonunda belki iflas.

Evet günümüzde az rastlanan durumlar değil. Patron mutsuz, Genel Müdür mutsuz.

Türkiye’nin borçlarının giderek artması, büyüme olmasına rağmen sizi düşündürmüyormu?

Üniversiteye giriş için  iki milyon civarında sınava giren kişi var. Bence daha önemli konu 800.000 civarında OKS için sınava girecek çocuklar. Onlar istikbalimiz için hem güvence hem de potansiyel tehlike. Düşünün, bu çocuklar 10 yıl sonra sizden iş isteyecekler, aş isteyecekler o zaman ne olacak?
Bu çocukların beklentilerinin karşılanması için 10 yılda düzenli olarak büyümenin % 9-10' lar cıvarında olması gerekiyor ki, mutlu bir gelecek bizi beklesin. Dünyada büyümede ilk sırayı Katar alıyor % 16 faaliyet alanı petrol, kimya, çimento. İkinci sırada Singapur var büyüme      % 14,7 faaliyet alanı gemi yapımı, bankacılık, hizmet sektörü İstanbul kadar bir ülke.           170 milyar USD ihracat yapıyorlar. Bazı küçük ülkeler gerçekten başarılı olmuşlar.

Hollanda bunlardan biri. Toprakları yetersiz ama hayvancılık ve ticaret yapıyorlar. Danışmanlıkta uzmanlaşmışlar, bütün dünyaya hizmet veriyorlar. Ya İsviçre’ye ne demeli? hangi kaynakları var? Sulser, banka, saat, çikolata, turizm konularında uzmanlaşmışlar. Sulseri biraz açayım, rahmetli babam denizciydi ve SS Samsun gemisinde çalışırdı. Gemi İtalya Cenova tersanelerinde yapılmış uzun yıllar kullanıldıktan sonra emekli edildi ,belkide jilet oldu.Üzerindeki Sulser buhar türbini İsviçre’de imal edilmiş o tarihlerde malzeme Şili’den geliyor. Avrupa’nın ortasında denizi olmayan İsviçre’de imal ediliyor ve tersanelerin olduğu ülkelere gidiyor, başarı öyküsü değilde nedir?

Çalışmadan, disiplinli çalışmadan , planlı çalışmadan olmuyor. Bugünlerde öğrendiğime göre Sulser yeniden moda olmuş, gemilerde tekrar kullanılmaya başlanmış. Bizde bilinçli çalışırsak neden başarı öyküleri yaratmayalım? O zaman OSS’de vız gelir, OKS ‘de.

Değerli dostlarım şimdilik fena gitmiyoruz.  Ama birileri karar verip sizin son kullanma tarihiniz doldu derse ne yaparız? Aman domino taşına kimse dokunmasın, gecekondular yıkılmasın diyerek Cuma namazına Eyüp Sultan’a dua etmeye mi gidelim? Aman dikkat sevinçlerimiz hüzüne dönüşmesin.

Türkiye ziyaretinde Sarkozy ‘’ Demokrasiniz varsa  AB’ye girme ısrarınız neden? ‘’  demiş çok beğendim. Gerçekten  demokrasi kültürümüz  oluşursa, planlı çalışma ile hedeflerimize ulaşmamız her zaman mümkün.

Bunun için Sosyalisti, Kemalisti, dincisi, köylüsü, işçisi, Türkü, Kürdü , Lazı  hep birlikte         ‘’ Tam bağımsız Türkiye ‘’ için gayret sarfetmeliyiz. Türk markalı otomobil yaptırmayı düşünenler siyasiler bu konuyu es geçmemelidirler.

Şimdi öğrendim Necmettin Erbakan vefat etmiş. Allah rahmet eylesin. Onun düşüncesinde de  ‘’ Tam bağımsız Türkiye ‘’ vardı. 

Tam bağımsızlık için Atatürk ve arkadaşları nasıl örnekse, 68 kuşağı bunu kendine iş edinmişse ve yaptıkları ile gurur  duyuyorlarsa fikirleri farklıda olsa Necmettin Erbakan bir örnektir.                                                        

Zaten Aşık Veysel’de güzel söylemiş ‘’Koyun kurtla gezerdi fikir başka başka olmasa ‘’

Unutmayalım sloganlar ülkesinde ‘’Herşey vatan için ’’

Saygılarımla,