27 Şubat 2011 Pazar
SLOGANLAR ÜLKESİ
Değerli dostlarım,
Yaklaşık bir aydır yazılarıma ara vermiştim . Bunun nedeni yazacak konumun bitmesinden değil, beklentileri karşılayamama korkusudur. Son yazımdan sonra o kadar çok olumlu tepki aldım ki, sizlere güzeli vermek kuşkusu içime düştü. Bunun benzerini genç futbolcular yaşıyorlar. Takımda yer alıp harikalar yaratıyorlar. Ancak olumlu tepkiler alıp şöhreti yakalayınca alt yapıları da uygun değilse, beklentileri karşılamayıp demoralize oluyorlar. Sonucunda belki de futbolu erken yaşta bırakıyorlar. Aslında bende bu duyguların olmaması gerekir, ben ne parlak bir futbolcu nede kendini kitlelerin beklentisini karşılayacak ve yazdıklarından para kazanacak bir yazarım. Amatörce duygu ve düşüncelerini ulaşabildiklerine anlatmaya çalışan bir garip Okan Yasan’ım. Bu nedenle çoşkuyla yazmaya devam kararı aldım.
Yazılarıma gelen yorumlardan anladığım kadarı ile, memleketimizde çoğu kimse yaşadığımız süreçten şikayetçi ve bu süreçten çıkabilmek için ışık arıyorlar, lider arıyorlar. Acaba birileri bize destek olabilirmi? Acaba birileri yazıları ile ufkumuzu genişletebilir mi?
İnsanların arayış içinde olmaları çok güzel, çünkü gelişimin sonu yok herzaman daha güzelini aramak, bulmak ve uygulamak gerekiyor. Bende bir katkı sağlayabilirmiyim diyerek çalışma yapıyorum.
Çok ufak yaşlarımda Üsküdar Tunusbağı’nda oturan büyük halamızı ziyaret etmek için ailece yola çıkardık. O dönemlerde Bebek –Taksim arasında çalışan troleybüse biner Beşiktaş’ta inerdik. Ama zaman zaman da kesilen şehir elektiği nedeniyle yolda kalır yürüyerek devam ederdik. Boğazı geçen motorlar 6-7 kişilikti, kapalı bir yer bulursanız ıslanmazsınız, yoksa biraz deniz suyu üzerinize gelirdi. Üsküdar’dan Tunusbağ’ına troleybüslerle Toptaşı cezaevini geçerek giderdik. Büyük halamızın evi Karacaahmet mezarlığına yakındı ve o zamanlar şehir suyu yetersiz olduğu için Hamidiye suyu sakalar tarafından katır sırtında dağıtılırdı. Yoğurt, sahlep, boza da satıcıların sırtında satılırdı. Boza, boza, boza!!!
Nerelerden nerelere geldik. Gerçekten yoksulluk, gerçekten ihtiyaçların tam ortaya çıkmadığı zamanlar. Aslında dünyada olanları da tam bilemiyor tam izleyemiyorduk. Hürriyet gazetesi, okuyabildiğimiz sınırlı kaynaklardı. Birinci sayfanın üst köşesinde Türk bayrağı ve altında ‘’ Türkiye Türklerindir ‘’ yazısı vardı. Bugünde aynı bayrak ve slogan yerinde duruyor. Değişen siyasi anlayış farklılık yaratmamış, slogan ‘’ Türkiye Türkiye’lilerindir ‘’ olmamış gene aynı çizgiyi takip ediyor. Aslında siyaset anlayışı değişmemiş, ancak siyaset değişmiş.
Nerelerden nerelere geldik. Gerçekten yoksulluk, gerçekten ihtiyaçların tam ortaya çıkmadığı zamanlar. Aslında dünyada olanları da tam bilemiyor tam izleyemiyorduk. Hürriyet gazetesi, okuyabildiğimiz sınırlı kaynaklardı. Birinci sayfanın üst köşesinde Türk bayrağı ve altında ‘’ Türkiye Türklerindir ‘’ yazısı vardı. Bugünde aynı bayrak ve slogan yerinde duruyor. Değişen siyasi anlayış farklılık yaratmamış, slogan ‘’ Türkiye Türkiye’lilerindir ‘’ olmamış gene aynı çizgiyi takip ediyor. Aslında siyaset anlayışı değişmemiş, ancak siyaset değişmiş.
Ben Kapitalist sistemle, ilkokul zamanında tanıştım. Okullarda süt arası denilen beslenme zamanı vardı. Amerika süt tozu göndermişti. İlkokul talebeleri beslenme arasında güğümler içindeki sütü içerek büyümeye ve gelişmeye çalışırlardı. Tabi ki kapitalist sistem açlıktan ölecek millet yerine malını satabileceği toplumları hayatta kalmalarını sağlamak planlı yapılan işlerden olmalıydı.
Amerika, dönemin dışişleri bakanı Marshall’ı adıyla anılan geri kalan ülkelere yardım planı başlatmış, insanların açlıktan ölmemesini amaçlıyordu. Kore savaşına katılan Türkiye’nin katkılarına karşılık, milyonlarca dolarlık silahlara ilave olarak yiyecek de veriyordu, ama bence amaç farklıydı.
Bilgisayar konusunda uzman bir arkadaşıma internet ne zaman bulundu diye sordum. Cevap şaşırtıcıydı. 2. dünya savaşı sonrası Amerikan ordusu tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Ancak on yıllar boyunca açıklamamışlar, istedikleri zaman devreye almışlardı. Politikaların uygulaması da aynı, sloganları da ‘’zayıflatma ki sömüresin’’.
Bizde de sloganlar çok;
- Tam Bağımsız Türkiye
- Faşizime karşı omuz omuza
- Herşey vatan için
- Komunistler Moskova’ya
- Türkiye Türklerindir
- Tek yol devrim gibi…
Bu sloganlar arasında önemini ciddi anlamda koruyabilen kalmışmıdır sizce? Türk musikisindeki beste azlığı gibi, siyasi sloganlarda da azalma ve uygulama eksikliği var. Bu, üretim azlığına mı işaret ediyor? Yollar yürümekle aşınmaz diyenler bile siyasetten emekli olunca sessiz kalıyorlar.
Bu kadar tepkisiz kalanlar Afrika’dan örnek almalılar. Domino benzetmesi var, evet doğrudur. Oyunda taşları siz koyarsınız gelişme ve bitişi vardır. Sonra ne zaman isterseniz bir dokunuş ve taşlar yerlerde. Taşların altında kim ve ne kalmıştır, çok ilgilenmezsiniz. Gecekondularda böyle değil mi? Konarlar ve işlevi bitince bir dokunuşla yıkılır gökdelen olurlar. Afrika’da böyle !!! taşlar yıkılmaya görsün. Önemli olan yıkılma değil kimin ne amaçla taşları, gecekonduları, iktidarları yıktığıdır. Galiba Kapitalist sistem emerging marketlerin boyutlarını büyütmeye çalışıyor bu ülkelerde değişime gidiyor.
Bu kadar tepkisiz kalanlar Afrika’dan örnek almalılar. Domino benzetmesi var, evet doğrudur. Oyunda taşları siz koyarsınız gelişme ve bitişi vardır. Sonra ne zaman isterseniz bir dokunuş ve taşlar yerlerde. Taşların altında kim ve ne kalmıştır, çok ilgilenmezsiniz. Gecekondularda böyle değil mi? Konarlar ve işlevi bitince bir dokunuşla yıkılır gökdelen olurlar. Afrika’da böyle !!! taşlar yıkılmaya görsün. Önemli olan yıkılma değil kimin ne amaçla taşları, gecekonduları, iktidarları yıktığıdır. Galiba Kapitalist sistem emerging marketlerin boyutlarını büyütmeye çalışıyor bu ülkelerde değişime gidiyor.
Aklımıza şu soru geliyor. Ülkeler kendi insanları tarafından mı yönetiyorlar ? Türkiye Türkiye’den mi yönetiliyor?
Yıllar önce İngiltere’ye lisan eğitimi için gittiğimde kış gerçekten çok soğuktu. Kiraladığım mutevazı odanın içinde ısınabileceğim elektrikli soba ve odanın dışında banyo, tuvalet vardı. Elektrikli cihazlar içine para atmadığınız sürece çalışmazdı. Ya para atıp ısınacak, yıkanacak ya da yorganın içine girecektiniz. Odadaki bozuk televizyon çalışmadığı için Türkiye’den haber alamazdınız. O zamanlar BBC‘de Türkiye ile ilgili haberler olmadığı için, cihaz çalışsa da bir işe yaramazdı. İletişim için kaynaklarımız kırmızı telefon külübeleri ve rahmetli ağabeyimin 15 günlük gazeteleri posta ile İngiltere’ye göndermesi ve benimde gelişmeleri takip edebilmemdi. Çevremde Türk arkadaşlarımında çok az sayıda olması memleket özlemi, aile özlemi, yalnızlığı mı arttırıyordu.
Gene o soğuk ve yanlızlığın pik yaptığı Şubat ayının bir gününde kapım çaldı. Gelen postacıydı, gazetelerim gelmişti. Çok sevinmiştim geçicide olsa yalnızlığımdan kurtulacaktım. Ancak kötü haber, benim sevinç yaşamama engel oldu.Üsküdar Müsiki Cemiyeti’nde hocalığımı yapan değerli insan Emin Ongan 2 Şubat 1985 ‘de vefat etmişti. Sevincim bir anda büyük üzüntüye dönüştü. Kendimi daha da yalnız hissettim.
Kendinizi bir an için şirketin patronu olarak düşünün. Genel Müdür randevu alıyor ve büyüme için planını açıklıyor , işleri büyütmek istiyor. Proje şudur, sonuç için yatırım sermayesi veya kredi gerekiyor vs !!! Fizibiliteye göre makul bir süre sonra kara geçilecek ve yatırım bedeli geri dönecek. Genel Müdür nede olsa eğitimli, donanımlı insan. Güzel sunuşla sizi ikna ediyor ve yatırım başlıyor. Makul süre sonunda doğru harcamalar yapılır, borçlar ödenir, yatırım geri döner ve büyüme sağlanırsa mesele yok. Patron memnun, Genel Müdür memnun.
Peki ara dönemlerde gereksiz yapılan harcamalar, yanlış proje yapıp arada işletim sermaye ihtiyacı olursa ne yaparsınız? Destek vermezsiniz. O zaman proje tehlikede. Destek verirsiniz belki büyüme sağlanır ama borçlar büyür ve belki bir gün karşılanamaz duruma gelir. Sonunda belki iflas.
Evet günümüzde az rastlanan durumlar değil. Patron mutsuz, Genel Müdür mutsuz.
Türkiye’nin borçlarının giderek artması, büyüme olmasına rağmen sizi düşündürmüyormu?
Türkiye’nin borçlarının giderek artması, büyüme olmasına rağmen sizi düşündürmüyormu?
Üniversiteye giriş için iki milyon civarında sınava giren kişi var. Bence daha önemli konu 800.000 civarında OKS için sınava girecek çocuklar. Onlar istikbalimiz için hem güvence hem de potansiyel tehlike. Düşünün, bu çocuklar 10 yıl sonra sizden iş isteyecekler, aş isteyecekler o zaman ne olacak?
Bu çocukların beklentilerinin karşılanması için 10 yılda düzenli olarak büyümenin % 9-10' lar cıvarında olması gerekiyor ki, mutlu bir gelecek bizi beklesin. Dünyada büyümede ilk sırayı Katar alıyor % 16 faaliyet alanı petrol, kimya, çimento. İkinci sırada Singapur var büyüme % 14,7 faaliyet alanı gemi yapımı, bankacılık, hizmet sektörü İstanbul kadar bir ülke. 170 milyar USD ihracat yapıyorlar. Bazı küçük ülkeler gerçekten başarılı olmuşlar.
Hollanda bunlardan biri. Toprakları yetersiz ama hayvancılık ve ticaret yapıyorlar. Danışmanlıkta uzmanlaşmışlar, bütün dünyaya hizmet veriyorlar. Ya İsviçre’ye ne demeli? hangi kaynakları var? Sulser, banka, saat, çikolata, turizm konularında uzmanlaşmışlar. Sulseri biraz açayım, rahmetli babam denizciydi ve SS Samsun gemisinde çalışırdı. Gemi İtalya Cenova tersanelerinde yapılmış uzun yıllar kullanıldıktan sonra emekli edildi ,belkide jilet oldu.Üzerindeki Sulser buhar türbini İsviçre’de imal edilmiş o tarihlerde malzeme Şili’den geliyor. Avrupa’nın ortasında denizi olmayan İsviçre’de imal ediliyor ve tersanelerin olduğu ülkelere gidiyor, başarı öyküsü değilde nedir?
Çalışmadan, disiplinli çalışmadan , planlı çalışmadan olmuyor. Bugünlerde öğrendiğime göre Sulser yeniden moda olmuş, gemilerde tekrar kullanılmaya başlanmış. Bizde bilinçli çalışırsak neden başarı öyküleri yaratmayalım? O zaman OSS’de vız gelir, OKS ‘de.
Değerli dostlarım şimdilik fena gitmiyoruz. Ama birileri karar verip sizin son kullanma tarihiniz doldu derse ne yaparız? Aman domino taşına kimse dokunmasın, gecekondular yıkılmasın diyerek Cuma namazına Eyüp Sultan’a dua etmeye mi gidelim? Aman dikkat sevinçlerimiz hüzüne dönüşmesin.
Türkiye ziyaretinde Sarkozy ‘’ Demokrasiniz varsa AB’ye girme ısrarınız neden? ‘’ demiş çok beğendim. Gerçekten demokrasi kültürümüz oluşursa, planlı çalışma ile hedeflerimize ulaşmamız her zaman mümkün.
Bunun için Sosyalisti, Kemalisti, dincisi, köylüsü, işçisi, Türkü, Kürdü , Lazı hep birlikte ‘’ Tam bağımsız Türkiye ‘’ için gayret sarfetmeliyiz. Türk markalı otomobil yaptırmayı düşünenler siyasiler bu konuyu es geçmemelidirler.
Şimdi öğrendim Necmettin Erbakan vefat etmiş. Allah rahmet eylesin. Onun düşüncesinde de ‘’ Tam bağımsız Türkiye ‘’ vardı.
Tam bağımsızlık için Atatürk ve arkadaşları nasıl örnekse, 68 kuşağı bunu kendine iş edinmişse ve yaptıkları ile gurur duyuyorlarsa fikirleri farklıda olsa Necmettin Erbakan bir örnektir.
Zaten Aşık Veysel’de güzel söylemiş ‘’Koyun kurtla gezerdi fikir başka başka olmasa ‘’
Zaten Aşık Veysel’de güzel söylemiş ‘’Koyun kurtla gezerdi fikir başka başka olmasa ‘’
Unutmayalım sloganlar ülkesinde ‘’Herşey vatan için ’’
Saygılarımla,
HER KAYA PARÇASINDA BİR VENÜS HEYKELİ SAKLIDIR
Askerlik görevimi yapmak üzere Polatlı’ya gittiğimde soğuğun bu kadar fazla olması kelimeleri kifayetsiz bırakmıştı. Kar bile farklı yağıyordu . Kar tanelerinin havadan süzülüp toprağa değdiğinde kristalleşmiş olduğunu görüyorduk sanki film studyosunda yağdırılan suni kar gibiydi. Arazide çaylar açık yerler yerine toprağın altına kazılmış çay ocaklarında veriliyordu. Ölmeden mezara girmek gibi birşey.
Asteğmenlik için çektiğim kurayı bölük komutan vekili Sedat Girişen teğmenim okuyamadı. Kendisiyle iyi ilişkiler içinde olan bölük kıdemlisi Okan Erzurum Oltu ilçesini çekmişti. Gerçekten o güne kadar ismini bile duymadığım Oltu’ya gidecektim . Kurada Adana,İstanbul ,Söke,Ankara varken bu Oltu nereden çıkmıştı ? Çok disiplinli, sert ,çoğumuzun korktuğu tabur komutanımız olan Çağatay Çınar Yarbay ‘da etkilendiğimi , üzüldüğümü görüp alışılmışın dışında ‘’ Evladım Türkiye’nin her yeri kutsaldır ‘’ diyerek destek olmaya çalışmıştı. Ama birde bana sorun. Her iki değerli subayı rahmetle anıyorum.Özellikle Sedat teğmenim tipiyle, tabancayı asarak taşımasıyla çizgi kahramanı Tommiks benzeriydi ama Polatlı ‘da gezinen trafik canavarı onu da yakalamıştı.
Oltu’ya gitmeden önce bilgi almak istedim. Nasıl bir yer ? Neyi meşhur ? Soğuk mu? Fazla bilgi veren çıkmadı. Şimdiki gibi internet yokki bakalım. Gözleri yaşlı önce uçakla Erzurum’a oradanda otobüsle Oltu’ya . Üç saat süren yolculuk sonunda Oltu’ya ulaştık. Zaman içinde yeşillikler içinde, kar yağmayan, soğuk olmayan , Karadeniz’e yakın bir ilçe olduğunu görüp yanıldığımızı anlamıştık. Hiçbirşey uzaktan algılandığı gibi değildi .
Bilinen kaynakları Oltu taşı ve Cağ kebabı . Cağ kebabı aslında dönerden biraz farklı , bölgesi Şenkaya,Narman . Oltu’da Cağ yapan tek bir yer vardı. Odun ateşinde yatık döneri çevirip sonra şişe geçirerek soğanla servis edilirdi. Diğer dönerler gramla satılır ve bildiğimiz tüplü sistemle pişerdi. İkiside güzel ama Cağ daha güzel . Seksenli yılların başında Erzurum’da Cağ yoktu daha sonraları başladı . Bu nedenle Cağ kebabı Erzurum menşei değildir biraz küzeyin stilidir.
Oltu taşı ise başka bir hikaye. Taş aslında bir kömür çeşidi ve iki ayrı madenden çıkar. Kömürü tespih haline getirenler Türkmenler . Ufak atölyelerde el tornaları ile çalışırlar ve üretimlerini satarlardı. Haftasonları vaktim olduğu ve kurduğum dostluklar nedeniyle o atelyölerde Türkmenlerle çalışırdım. Zamanla işi biraz daha öteye taşıyıp olağan modellerin dışına çıkarak kendi modellerimi geliştirdim ve bu modelleri yurtdışında ilk sergileyen kişi oldum bunun aksini ispatlayan bilgi yok. Özellikle yağmur damlası özel tasarımım olmuştu. Erzurum Taş Mağazalarında satılanlar genelde Oltu ürünüdür.
Yaşadığım süre içinde unutamayacağım bir anım var. Askeri misafirhanedeki odada sporcu komando asteğmen arkadaşım Hüseyin Turoğlu ile kalıyordum kendisi Fenerbahçe kürek takımının milli sporcusuydu . Tarih 30 Kasım 1983 sabah 6.30 cıvarı bir anda bina sallanmaya, sirenler çalmaya başladı. Kendimizi dışarı zor attık .Çok şiddetli deprem yaşamıştık.Evler ,cami minareleri yıkılmıştı, vefatlar vardı. Emir üzerine hemen birliğe intikal ettik.İlk aldığımız haber Narman bölgesinde yüzlerce ölenin olduğuydu. Acilen onlara yardıma gitmeliydik.Konvoy yola çıktı askeri araçlar sıra halinde ilerlerken Narman’da yıkık evler,camilerle dolu yollardan geçtik ancak durmadık bizim görevimiz daha önemliydi diğer birlikler nasıl olsa Narman ile ilgilecekti . Hedef bölgemize geldiğimizde sorunun ne kadar ciddi olduğunu anladık . Koyunören dağın tepesine yerleşik 200 hanelik bir köydü. Köye giden yola toprak kaydığı için kullanma imkanı yoktu. Bizde tırmanarak köye ulaştığımızda korkunç manzaraya şahit olmuştuk. Köy yerle bir olmuştu 100' den fazla ölü vardı. Yaşlı bir dede enkaz üzerine oturmuş ağlıyordu.Yardım amaçlı yaklaştığımda komutan gidenlere yapacak birşey yok canlıları kurtarın birde canavar var şimdi kan kokusuna canavarlarlar saldırır önlem alın demişti. Canavar dedikleri kurtlardı. Bizde önlem aldık onları koruduk, ölenleri çıkarttık.Yağmurda ıslanan dağa tırmanarak yiyecek içeçek getirip açığa soba kurduk. İlk etapda yaşamın devamını sağladık. Çıplak kalan ufak kız çocuğunu soğuktan korumak için parkamın içine sokup sobanın yanında ısıtmaya çalışmamı unutmak uzun yıllar mümkün olmadı bir süre sonra devletin diğer birimleri geldiler. Ertesi gün dönemin güçlü adamı Kenan Evren dağa tırmanarak köylüleri ziyaret etti .Kendisinide orada görme imkanı oldu.
Bir gerçek vardı olaganüstü durumda vatandaşın yardımına önce asker ulaşmaktaydı. Askerin görevi arasında bu konu öncelikli olarak var bu daha sonra birazda terör nedeniyle Temmuz 1997 de EMASYA protokolu altında resmileşti ve Şubat 2010 da sona erdirildi. EMASYA Emniyet, Asayiş,Yardımlaşmanın kısa adı ancak son yıllarda biraz şekil değiştirmişti . Gerek iktidar gerekse askerin genel kabulu ile kaldırıldı . Şimdi deprem ,acil durumda askerin görevi varmı ? yok mu ? bilmiyorum sanırım acil afet ,yardımlaşma birimleri kuruldu . Madem askerin bu tür görevleri ortadan kalktı o zaman ordu stratejisini gözden geçirmeli sınırlara muharip birlikleri , iç bölgelerede eğitim ve logistik birlikleri konuşlamalı artık her şehire birlikler konuşlatmak ihtiyacımız yok . Düşman tarifide değişti, stratejik yaklaşımlarda. Askeriyeden boşalacak arazilere üniversite,hastane gibi birimler konulabilir. Davutpaşa kışlasının Yıldız Üniversitesi olması buna güzel bir örnektir.
Şimdi size bir soru sorayım. 3 general bir araya gelirlerse ne yaparlar?
- Dedikodu yaparlar
- Poker oynarlar
- Memleketin durumunu konuşurlar
- Sevgililerini konuşurlar.
Elbetteki memleketin durumunu konuşurlar. Eğer iç hizmet kanunun 35 .maddesine ilgili yorumu yaparsan bazılarıda gerekli gördükleri zaman durumdan vazife çıkartırlar. B planı çalışmasını yaparlar belki hayata geçirirler belki çöpe atarlar. Eğer bilgi sızarsa ,iyi organize olmazlarsa açıkta kalırlar. Sonrada bir şekilde mahkemeye verilirler belkide mahkum olurlar. Bunu hepimiz biliyoruz ama net ifade etmiyoruz. Yasadan çıkartırsın sorunu halledersin.Ülkemizde demokrasi anlayışı olumlu yönde değişti artık kişi ve kuruluşlar kolay kolay ihtilal peşinde olamazlar bunu herkes anladı ve kendine bir ders çıkardı bu nedenle artık balyoz gibi davaları sürdürmek kan davası yaratmaktan başka işe yaramaz.
Unutmayalım ‘’ Her kaya parçasının içinde Venüs heykeli saklıdır’’ hüner onu kayadan çıkarıp sanat eseri haline getirmektir. İşte o zaman tadından yenmez.
Bu da siyasilerimizin becerisine kalmıştır.
Saygılarımla
12 Şubat 2011 Cumartesi
24 Ocak 2011 Pazartesi
O GÖZLER
Geçenlerde bir konuyu görüşmek için arkadaşlarımın odasına gittim. Cam kenarındaki koltuğa oturdum tam konuşmaya başlayacaktım ancak bir türlü konuya giremedim. Sanki bir çift göz beni takip ediyordu. Biliyorum çok garip ama garip olduğu kadar da etkileyici.
Evet o gözler duvarda asılı olan resimdeki Atatürk’e aitti. Aslında benim odamda da benzer resmi var,defalarca ona bakmıştım ama hiç bu kadar etkilenmemiştim.
Biz o gözleri , yüzü görüyorduk ancak büyük Atatürk beni yüzümle değil fikirlerimle hatırlayın demişti defalarca. Fikirlerdi kalıcı olan.
Atatürk yeni Türkiye’nin vizyonunu ‘’Muasır medeniyetler seviyesine erişmek ‘’ olarak koyduğunda belki o günler için hayaldi ama vizyonun bir tarifide hayalin resminin çizilmesi değilmidir ? Evet oTürk milletine güvenmişti.
Günümüz gençliğine yabancı gelebilir diye muasır’ın anlamına sözlükten baktım, çağdaş yazıyor. Bu arada kelimenin doğrusu muasır biz bilmeden senelerce muassır,muassir diye kullanmışız. Çağdaşın anlamını da müreffeh ile karıştırmışız, müreffeh bolluk bereket anlamına geliyor aslında birbirine yakın olmasına rağmen anlam olarak birbirine uzak kelimeler.
Atatürk’ün muasırlıktan anladığı, çağdaşlık olduğu kesin ancak müreffeh olmak tam olarak anlamı karşılamıyor çünkü bir milletin bolluk içinde olması onun çağdaş olduğu anlamına gelmiyor.
Örneğin Arabistan’ın bolluk içinde olduğunu söyleyebiliriz ancak çağdaş olduğunu söylemek çok mümkün değil. Diğer değişle müreffeh olabilirler ama muasır olduklarını söylemek doğru olmaz.
Çağdaşlık kavramında insan hakları , hukukun üstünlüğü, ekonomik gelişme, kültürün kalıcılığı, sanatla içiçe yaşama , canlıya değer verme, eşitlik , hür irade , inanç özgürlüğü , vatanseverlik ,kararlılık var.
Kişisel olarak çağdaşlığı ne kadar içimize sindirebiliyoruz ? Cebimizde paramız olabilir, istediğimizi alabiliriz ancak öz güvenimiz gelişmişmidir ? sanatla aramız iyimidir ? demokrasinin işleyişine bireysel katkımız oluyormu? Çocuklarımızın gurur duyduğu anne ve baba, arkadaşlarımızın, komşularımızın güvendiği, inandığı dostmuyuz ? Kul hakkı yemeden hayatımıza devam ediyormuyuz? Çocuklarımızın vatana yarar sağlaması için gerekli donanımları sağlıyormuyuz? Büyüklerine saygıyı küçüklerini sevmeyi teşvik ediyormuyuz?
Birde ailelerimize bakalım. Acaba ailelerimiz çağdaşmı? Evet bazı ailelerin malı mülkü var .Lüks arabaları kapının önünde , kapı deyince yanlış anlamayın villanın kapısı. Tabiki bu şikayet edilecek birşey değil müreffeh olmak kötü birşey değil ama çağdaş olabilmek başka birşey. Çocuklara İngilizce dersi verdiriyoruz peki kendi tarihimizi yeteri kadar öğretebiliyoruz mu? Burgeri bilen çocuklarımız ninelerinin portakal reçelini biliyorlarmı? Kemanın büyülü sesini duyuyorlarmı? Aile içinde yeteri kadar kendilerini ifade edebiliyorlar mı?
Bırakın ülkeleri hergün çalışmak için gittiğiniz şirketler çağdaşmı ? Müreffeh oldukları kesin bol miktarda para kazanıyorlar ve kazanmaya devam edecekler . Gelişmekte olan ülkelerin zaten önlenemez bir yükselişi var. Bu stratejik planlar onlarca yıl önce yapıldı . Sermaye ‘’emerging marketler’’i kurdu ve mevcut işlerini taşonların üzerinden yapıyor. Azı sana çoğu bana felsefesi çalışıyor. Bir tarafta ucuz işgücü, ekonomik üretim, pazara yakınlık, potansiyel genç nufus , az sosyal güvence diğer tarafda marka , teknoloji,danışmanlık. Siz çok şey yapmasanızda para kazanılmaya devam edilecek çünkü sistem bu şekilde kurgulanmış.
Sayın başbakanımız iş adamlarından talepde bulunuyor ‘’ ister ayrı ister birlikte kendi marka aracınızı üretin ‘’ evet teorik olarak olabilir. Ülke araç üretebilir ya sonra kime satacaksın ? hangi marka ile satacaksın ? cevap böyle bir marka olmayacak. iş adamlarımız buna girmezler bu alternatifi imkan dahilinde görmezler. Bana görede şimdilik doğru bir tercih olur.
Nufusu yüksek Hindistan, Çin ,Rusya gibi ülkeler yüksek teknolojisi olmayan kendi araçlarını üretiyorlar ancak rekabet edecek kadar dışarı satamıyorlar . İç talebi bir şekilde karşılıyorlar . Lada ancak Rusyada geçerli , Tata dünyada ne satıyor? Geely rekabet sağlamak için Volvo'yu satın aldı . Skoda Alman’laştı . Sonuçta Türkiye araç üretebilir ama dışarı pazarlara ürün satamaz iç pazarla sınırlı kalır. Diğer ülkeler kadar nufusumuz olmadığına göre hele ekonomik dengelerin zaman zaman değiştiği ülkede kendi aracını üretmek şimdilik macera olur. Bu konuya nereden geldik anlamadım ama mevcut durumda şirketler baştada söylediğim gibi müreffehler ama muassırlarmı ? Çalışanlarını donanımlı hale getirmek için gayret gösteriyorlar mı? Uygulamaları ile çalışanlara değer veriyorlarmı ? katılımcı politikaları destekliyorlar mı ? örnekleri çoğaltmak mümkün.
1970 yılların başında ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Alaattin Şalikoğlu şöyle demişti ‘’ Bizler göremeyiz ancak 20 yıl sonra inşallah sizler çok iyi günler görürsünüz ‘’ aynı dilekler 1980 lerde üniversitede okurken fabrika organizazyonu hocam Cevat Taray tarafından yinelenmişti ‘’ bizler göremeyiz ancak 20 yıl sonra inşallah sizler çok iyi günler görürsünüz’’ aradan 30 yıl daha geçti umarım hocalarımız hayattadırlar veya söyledikleri gibi beklenen günleri göremeden bu dünyadan göçmüşlerdir. Ya bizler ?
Uzun yıllar önce Hüceste Aksavrın isimli hanımefendi elindeki şiiri ile İstanbul Radyosu'nun Elmadağ binası kapısından içeri girer. Oğlu yurtdışına gitmiş ancak uzun süre kendisini aramamıştır . Analık duygusu , aranmamak kendisinde derin üzüntü yaratmış ve hislerini kağıda dökmüştür. Oldukça duygusal bir güfte , okudukça hislenilen, hislendikçe ağlanan . Odada bulunanlar hem etkilenirler hem ağlarlar , göz yaşları sel olur. Büyük bestekar Selahattin İçli'de bu güfteye Kürdilihicazkar şarkı bestelemiştir.
Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum
Dünyayı sana bırakıyorum bir tanem.
Evet o mavi gözler hergün bizi izliyor ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmamızı bekliyor . Bizim için olmasa da çocuklarımız için. Onlara güzel bir dünya bırakmak için. Ümit ederim birgün hem muasır hemde müreffeh olmayı başarırız.
Saygılarımla,
18 Ocak 2011 Salı
AMERİKA'DA DOĞMAK MI? AMERİKA'LI OLMAK MI?
Uzun yıllar önce yurtdışına ilk çıktığımda heyecan içindeydim. İngiltere’ye gidecek , kitaplarda okuduğum Mr ve Mrs Brown ile tanışacak , İngilizlerin dünyaca ünlü kibarlığını görecek belkide televizyonlardan hayranlıkla izlediğim futbol maçlarını canlı seyredebilecektim. Güzel İngiliz kızlarını da unutmamalıyım. Güzel hayaller belkide gerçekleşmeyecek ve hayal kırıklığı olacaktı kim bilir?
Konaklama ihtiyacımı karşıladıktan sonra beni iki yere yönderdiler önce sizden sorumlu mahalle doktoru sonrada polis merkezine. Kayıtlarımızı yaptırdım artık devletce bilinen bir kişiydim.
İlk değerlendirdiğimde beni en etkilendiğim konuları özetleyeyim.
- Araba içinde bir çift gündüzleyin öpüşüyorlardı. İstanbul’da yetişmeme rağmen benim için de kabul edilir durum değildi, utanarak kafamı çevirdim. Benim için farklıydı o zamanlar şimdi İstanbul’da da bu manzara normal oldu , insanlar alıştı.
- Hindu kökenli İngiliz hocamız geleneksel kıyafetleri ile derslerimize giriyordu. Kamuda çalışmasına rağmen karışan görüşen yoktu.
- Bir adres sorma ihtiyacında ilk başvurduklarımız polisler oluyordu . Rahat rahat soru sorabiliyor, polislerde kibarca cevap veriyorlardı .O yıllarda Türk meslektaşların davranışlarını anlatmayacağım o ayrı kitaplık .
- O sarışın güzel kızlar, yakışıklı delikanlılar gerçekten vardı. Bastonlu da olsa Mr ve Mrs Brown’larla tanıştık ama çok sayıda zenci,Hindli,Çinli, İspanyol kökenli olanlar da vardı. Aslında ırksal çeşitlilik beklediğimden farklıydı.
Değişik bir kültür , toplum yapısı içindeydim, peki nasıl davranmalıydım ? Kendi bildiğim gibi mi ? Yoksa içinde bulunduğum toplumun kurallarına mı uymalıydım?
Tarihi incelediğimizde genelde insanlar daha iyi imkanlar sunan memleketlere göç etmeye çalışmışlar, milletlerde artan nufusa toprak yetmemesi nedeniyle sınırları aşarak komşuları veya diğer ülkeleri işgal etmeye çalışmışlar. Bu durum şavaşların çıkmasına da neden olmuş. Örneğin Japonya , örneğin Almanya, örneğin Dünya Savaşları . İsrail’in başlangıcından beri saldırgan olmasının altında toprak talepleri yatmıyormu? Destanda olsa Ergenekon, nufusun yetmemesi ve insanların dağları delmesi bir özlemi dile getirmiyor mu? Ya diğer canlılar yemek , su , sıcak hava bulmak için binlerce kilometre aşan uçan kuşlar , göçebeler , Romanlar.
Fikirlerine, icraatlarına, değişimciliğine ve kişiliğine çok değer verdiğim eski bir genel müdürüm göreve gelince farklı uygulamalara gitmiş ve satıcı personele o güne kadar görmediğimiz avantajlar vermişti. Bizlerde bu farklılık karşısında itiraz etmiştik. Kendisinin sözü ‘’ Her insan Amerika’da doğamaz ’’ olmuştu. Evet her insan Amerika’da doğamaz ama Amerika’lı olabilir. Bugün milyonlarca İtalyan kökenli Amerika’lı , Yunan kökenli Amerika’lı, Çin kökenli Amerika’lı mevcut değilmi ?
Avrupa farklımı ? Hayır değil Türk kökenli Almanlar, Hindu kökenli İngilizler,Afrika kökenli Fransızlar vs.
Burada esas olan göç edenlerin gittikleri ülkelere uyum sağlaması. Birde Türkleri inceleyelim isterseniz;
- 1961 de çalışma için Almanya’ya gelen 1. nesil Türkler ,yabancı kimliğinden sıyrılamadılar hala yabancılar. Aradan 50 yıl geçmesine rağmen lisan öğrenemediler,toplu halde Türk mahallelerinde yaşıyorlar, hergün aynı yolla işe gidiyorlar, aynı hattı kullanıyorlar, kasapları Türk, bakkallarıda. Çalıştıkları işte nasıl anlaşıyorlar diye hiç sormayın iş arkadaşlarının çoğu Türk . Patronlar, yöneticiler ,ustabaşıları artık onlarda Türkçe konuşmayı öğrendiler.
- İlk nesilin çocukları ise bunalım yaşadılar. Ne Alman olabildiler ne Türk. Almanya’ da yabancı Türkiye’de Almancı.
- Son nesilde ise fazla sorun yok artık onlar Türk kökenli Almanlar . Toplumun parçası oldular kanunlara, kurallarara uydular ama bu durumun oluşması için üç nesilin geçmesi gerekti . Tıpkı Avrupa’nın diğer ülkelerdeki yabancılar da olduğu gibi .
Aslında Avrupa ülkeleri göçü destekliyor. Genç karı kocaysanız , meslek sahibiyseniz, hele hele ufak çocuklarınız varsa her ülke sizi seve seve kabul ediyor. Bakmayın dirsek gösterdiklerine yapacakları çok şey yok, zaten milyonlarca kişiyle akrabalık bağları var. Avrupa nufusunun gençleşmesi gerekiyor, yaşlanmış ,sosyal güvencesi yüksek, doymuş , tembelleşmiş insanların yerini genç , istekli insanlar alacak. Avrupa'lılar bu işin uzun süreli olacağını biliyorlar . Zararın neresinden dönülse kar önlerinde Kanada, Avustralya hatta Amerika örnekleri var. Bu nufus hareketleri göçler tarihinin 21. Yüzyıl versiyonu.
O zaman insanların önünde bir alternatif var ‘’ Amerika’da doğmasanız da , Amerikalı olabilirsiniz’’
Sorun var mı? Evet var, Kontrolsuz değişim.
Avrupa’da geleneksel bir kültür ve sosyal yaşam, ayrıca yaşamı düzenleyen etkili kanunlar var. Yeni katılımcılar toplumun bir parçası olmayı baştan kabul ederek o ülkenin kurallarına uyuyorlar tersi durumda zorlanıyorlar. Ülkelerde belki bir miktar kalite bozuluyor ama genede bir standartta buluşuyorlar.Kontrollu büyümeyi sağlayamayan ülkeler sosyal sorunlar yaşıyorlar aslında sorun genelde ülkenin kendi insanlarından kaynaklanıyor çünkü göç edenler elindeki imkanı kaybetmek istemiyorlar. Unutulmamalı ki göçler hep fakir ülkelerden zengin ülkelere oluyor.
Dünyada günde 2 $ altı para kazanan nufusun az gelişmiş ülkelerdeki oranı % 60 lar seviyesinde. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde zengin – fakir arasındaki gelir karşılaştırması 300 kat bu oran gelişmiş ülkelerde 50 kat. O zaman zengin ülkelere göçmek, çoluk çocuğa daha iyi yaşam sağlamak için gayret göstermek sürpriz olmamalı.
Bizde durum nasıl? Gerek ekonomik gerekse terör nedeniyle köylerinden büyük şehirlere göçenler oy peşindeki siyasetçilerin malzemesi oluyorlar. Yetersiz kültür seviyesi ve kanunlar nedeniyle yeni gelenler topluma uyacağına toplumun kendisine uymasını istiyorlar. Kuralları kendileri koymak istiyorlar bu durum doğal olarak kaos ortamı yaratıyor. Ne yol yetiyor ne alt yapı. Köyünden göçüp İstanbul’un tepesinde devletin arazisini zaptedip gecekondu yapan insanlarımız 2 nesil sonra kendilerini zenginleşmiş buluyorlar. Unuttuğumuz şey hazine arazisi hepimizin malı kendi malımıza sahip çıkmıyoruz .Sonunda verilen tapu , getirilen elektrik ,su hizmeti ve rantlaşma .
İstanbul senaryosunda birey , Köln senaryosunda toplum kazanıyor.
Rivayete göre Amerika’lılarla yakın akrabayız. Kolomb ‘dan sonra Amerika’ya bizim Karadenizli vatandaşlarımız gitmişler. Nevada 'da tarım yapmak için toprağı kazarken doğal gaz fışkırmış, bizimkilerde hemen ismini koymuşlar işte Laz ve Gaz. Aradan geçen yıllarda burası Las Vegas olarak anılmış . Bizimkiler yetinmeyip Meksika körfezine gitmeye çalışmışlar ancak yollarda Karadeniz yeşilliğini bulamayınca tek saz bile yok diyerek bölgeyi Tek Saz olarak adlandırmışlar zamanla burası Teksas diye anılmaya başlanmış . Alamo’dan sonra birlik olup yaşam kurallarını koyan Teksas’lılar düzeni ve sürekliliği sağlamışlar. Bugün Teksas ‘da Karadenizli ecdatlarımızın torunları kovboy çizmesi giyen , şapka takan insanlarla birlikte kültürlerini ve gelenekselliklerini sürdürdüğünü görüyoruz. Teksas’lıların Karadeniz insanının inanç ve inadıyla birliktelik kurup dünyanın en yaşanır yerlerinden birini oluşturduklarınıda biliyoruz.
Bizim Karadenizliler Amerika’da doğmadılar ama Amerika’lı oldular. Daha doğrusu Teksas’lı oldular.
Darısı başımıza.
14 Ocak 2011 Cuma
SENİN BALIĞIN KAÇ SANTİM ?
İnsanların yaşamasında su ne kadar önemliyse yiyecekte o kadar önemlidir . Allah canlıların yaşaması için her türlü kaynağı sunmuş . Vahşi doğa kendi içinde dengeyi bir şekilde korumaya çalışıyor etoburlar, otoburlar azalarak veya çoğalarak yaşamlarını sürdürüyorlar.
İnsanların işi biraz daha zor bazen yaşamak için yemek , bazen lezzeti sağlamak bazen de yemeği sanata dönüştürmek. Nedeni ne olursa olsun hayatımızda yemek kaynaklarının çok önemi var.
Güzel bir lüfer yanında zeytinyağlı pırasa, kereviz, fasulye ve güzel bir salata ne güzel olur, meraklıysan bir bardak beyaz şarap veya bir duble rakı.
Dikkat ettiyseniz tavuk demedim , biftek de demedim bu yiyeceklerde biraz şüphem var.
Biliyorsunuz 2. Dünya Savaşı sonrası özellikle kadının iş hayatına girmesiyle birlikte dışarda yemek yemek hatta atıştırmak. Avrupa'daki sandöviç kültürü biraz değişime uğrayarak burger ve pizza kültürüne dönüştü. Peki bu ürünlerin fiyatı ne olmalıydı? Tabiki ucuz. Peki ucuz ürünü nereden temin edeceğiz ? Amerika mısır üretiminde açık ara lider . Mısır ve soyadan kendi içinde kimyasal işleme tutup GDO lu ürünler meydana getirdiler. Mısır , soyadan türetilen nişastalı besinler ucuz olarak et ve tavuk çifliklerine gönderildi ve hayvanlar bunları yiyerek büyüdüler, büyüyorlar. Düşünün piliçin normal kesim süresinin yarısı kadar sürede gerek hormonlu besleme gerekse ışık oyunlarıyla hayvanı kesilir hale getiriyorlar. Hayvanın gövdesi gelişiyor, şişiyor ancak kemikler aynı oranda gelişmediği için ayağa kalkınca kırılan bacaklar ve ölüm , işte manzara.
Siz gönül rahatliği ile tavuk yiyebilirmisiniz ? çocuğunuza yedirebilirmisiniz ?
Sadece karşılaştıralım marketlerde besleme tavuğun kilosu 3-4 TL'den satılırken doğal yetişmiş tavuğun kilosu pazarlarda 15 TL'den satılıyor. Bunun nedeni sizce nedir ?
Siz gönül rahatliği ile tavuk yiyebilirmisiniz ? çocuğunuza yedirebilirmisiniz ?
Sadece karşılaştıralım marketlerde besleme tavuğun kilosu 3-4 TL'den satılırken doğal yetişmiş tavuğun kilosu pazarlarda 15 TL'den satılıyor. Bunun nedeni sizce nedir ?
Ette fark var mı sanıyorsunuz aynı senaryo orada da mevcut. Büyük çifliklerdeki besicilik hiç farklı değil Allah’tan doğumuzdaki meralar henüz bitmedi , terörün etkisinin kalkmasıyla biraz daha iyi duruma gelecektir . Meralarda doğal yetişen etleri düşünmeden yiyebilirsiniz ama şimdide ithal tehlikesi geldi potansiyel kansere davetiye.
Ya sebze ,meyvelerimiz ? Artık mevsiminde de olsa güvenilmez hormonlu güzellerler. Birde çiflik balıklarımız var oda farklı değil.
Örneğin nişasta bazlı şekerlerimiz var. Fazla kola içmeyin hatta hiç içmeyin. Kaliteli çikolata haricinde çikolata benzerleri ve şekerleme yemeyin ,çocuklarınıza yedirmeyin. Früktoz nedeniyle obezite tetiklenmesi ve sonucunda kansere neden oluyorlar. Geri dönüş yok.
Örneğin nişasta bazlı şekerlerimiz var. Fazla kola içmeyin hatta hiç içmeyin. Kaliteli çikolata haricinde çikolata benzerleri ve şekerleme yemeyin ,çocuklarınıza yedirmeyin. Früktoz nedeniyle obezite tetiklenmesi ve sonucunda kansere neden oluyorlar. Geri dönüş yok.
Allah’ın verdiği kaynakları bilinçsizce tüketen biz insanların elinde ne kaldı ? Ünlü bir liderimizin dediği gibi 40 kaldı demeyeceğim. Kalan sadece deniz balığı,İrisiyle, küçüğüyle.
Çok küçüktüm ama hatırlıyorum , deniz neredeyse donmuştu. Ortaköy caminin önünde eğilerek eliyle palamut yakalayan insanları görmek sürpriz değildi.
Arnavutköy Akıntıburnu’nda kepçeyi denize daldırdığınızda yarım teneke istavrit yakalanmasına hiç şaşırmamıştım.
Biraz daha büyüyüp Rumelikavağı'nda ilk delikanlılığımızı yaşadığımız , ilk rakıyı içtiğimiz lokantalarla balıkçıların kilolarca canlı palamudu önümüze getirmesi unutulur gibi değildi.
Askerlik sırasında uzunca süre deniz balığı yiyememiştik ve balık diye aş eriyorduk. Kurban bayramında bir fırsatını bulup benim gibi balık düşkünü iki İstanbul’lu arkadaşım Hüseyin ve Şahin’ le birlikte Erzurum ‘dan Hopa’ya Arhavi’ye gitmek ve sadece balık yemek için 6 saat yol yaptığımızı söylemek şimdi bile zevk veriyor. Hele hele 5. porsiyon balığı yedikten sonra garsonun ‘’ Uy öldunuzmi ? gardaşım ‘’ demesi bir hoş bir hatıra olarak kalmıştır. İşte balık böyle birşey hem hayati, hem lezzetli, hem sanatsal.
Bugün neredeyiz ? Tükenen türler, azalan balıklar. Garibanın yemegi hamsi , istavrit artık zenginlerin masasını süslüyor kalkan ve lüfer ise hayallerimizi ? Elimizdeki kaynağı neden , nasıl tüketiyoruz ? Aç gözlülük, cahillik , bilinçsizlik daha ne söylenebilir ki.
Lüfer 20 cm, çinekop 14 cm, barbun 13, minekop 25 cm, tekir 11 cm, istavrit 13 cm, kefal 20 cm bunlar minimum avlanma değerleri peki biz neredeyiz ? daha geçen hafta Çanakkalede tonlarca sardalye avlayan balıkçılar medyadaydı. Boğazlarda sarıkanat , çinekop için pusuya yatmış gırgırlar, troller ellerinden gelse dinamit atacaklar.Nedir bu aç gözlülük ? malesef gözümüz doymuyor . Bu ufaklar tükenirse nasıl büyüyüp lüfer olacaklar ? Avlayanıyla ,satanıyla balıkçılar bir gün balık satamaz hale geleceklerini bilmiyorlar mı?
Sonuç tek güvenilir besin kaynağımız balık bu gidişle tükenecek.
Aklıma gelen hikayeyi aktarayım. Altın yumurtlayan tavuk !!!
Oğlan bir gün altın yumurta ile eve gelir. Anne sorar ne kadar güzel bir yumurta ,nereden buldun? Oğlu cevap verir altın yumurtlayan tavuktan . Benzer yumurta bir kaç gün daha eve gelir son gün anne dayanamaz aç gözlülük orada da kendini gösterir oğlum tavuğu keselim bütün altın yumurtaları alalım . Öyle yaparlar tavuk ölür ama altınlarda !!!!
Bizimkide altın yumurtlayan tavuk misali sonunda elimizde belki kalsa kalsa balığın kılçığı kalacak.
Ne yapalım ? En az 2 yıl deniz balığı yemeyelim ki büyüsünler gelişsinler nasıl olsa ithal Somon var, çiflik balığı var, alabalıklar var bu süreyi onlarla geçirelim aksi halde eski elmalar, armutlar nasıl natürmort tablolarda kaldıysa bizim kalkanlarda balıkçı meyhanelerindeki ağların üstünde anı olarak duracaktır. Eski Türk filimlerindeki gibi.
Saygılarımla
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




