24 Ocak 2011 Pazartesi

O GÖZLER





Geçenlerde bir konuyu görüşmek için arkadaşlarımın odasına gittim. Cam kenarındaki koltuğa oturdum tam konuşmaya başlayacaktım ancak bir türlü konuya giremedim. Sanki bir çift göz beni takip ediyordu. Biliyorum çok garip ama garip olduğu kadar da etkileyici. 
Evet o gözler duvarda asılı olan resimdeki  Atatürk’e aitti. Aslında benim odamda da benzer resmi var,defalarca ona bakmıştım ama hiç bu kadar etkilenmemiştim.
Biz o gözleri , yüzü görüyorduk ancak  büyük Atatürk beni  yüzümle değil fikirlerimle hatırlayın demişti defalarca. Fikirlerdi kalıcı olan.

Atatürk yeni Türkiye’nin  vizyonunu ‘’Muasır medeniyetler seviyesine erişmek ‘’ olarak koyduğunda belki o günler için  hayaldi ama vizyonun bir tarifide  hayalin resminin çizilmesi  değilmidir ? Evet oTürk milletine güvenmişti.

Günümüz gençliğine yabancı gelebilir diye muasır’ın anlamına sözlükten  baktım, çağdaş yazıyor. Bu arada kelimenin doğrusu muasır biz bilmeden senelerce muassır,muassir diye kullanmışız. Çağdaşın anlamını da müreffeh ile karıştırmışız, müreffeh  bolluk bereket anlamına geliyor aslında birbirine yakın olmasına rağmen anlam olarak birbirine uzak kelimeler.

Atatürk’ün muasırlıktan anladığı, çağdaşlık olduğu kesin ancak müreffeh olmak tam olarak anlamı karşılamıyor çünkü bir milletin bolluk içinde olması onun çağdaş olduğu anlamına gelmiyor.
Örneğin Arabistan’ın bolluk içinde olduğunu söyleyebiliriz ancak çağdaş olduğunu söylemek çok mümkün değil. Diğer değişle müreffeh olabilirler ama muasır olduklarını söylemek doğru olmaz.

Çağdaşlık kavramında insan hakları , hukukun üstünlüğü, ekonomik gelişme, kültürün kalıcılığı, sanatla içiçe yaşama , canlıya değer verme, eşitlik , hür irade , inanç özgürlüğü , vatanseverlik ,kararlılık  var.

Kişisel olarak çağdaşlığı  ne kadar içimize sindirebiliyoruz ? Cebimizde paramız olabilir, istediğimizi alabiliriz ancak öz güvenimiz gelişmişmidir ? sanatla aramız iyimidir ? demokrasinin işleyişine bireysel katkımız oluyormu? Çocuklarımızın gurur duyduğu anne ve baba, arkadaşlarımızın, komşularımızın güvendiği, inandığı dostmuyuz ? Kul hakkı yemeden hayatımıza devam ediyormuyuz? Çocuklarımızın vatana yarar sağlaması için gerekli  donanımları sağlıyormuyuz? Büyüklerine saygıyı küçüklerini sevmeyi teşvik ediyormuyuz?

Birde ailelerimize  bakalım. Acaba ailelerimiz çağdaşmı?  Evet bazı ailelerin malı mülkü var .Lüks arabaları kapının önünde , kapı deyince yanlış anlamayın villanın kapısı. Tabiki bu şikayet edilecek birşey değil müreffeh olmak kötü birşey değil ama çağdaş olabilmek başka birşey.  Çocuklara İngilizce dersi verdiriyoruz peki  kendi tarihimizi  yeteri kadar öğretebiliyoruz mu? Burgeri bilen çocuklarımız ninelerinin portakal reçelini biliyorlarmı?  Kemanın  büyülü sesini duyuyorlarmı? Aile içinde yeteri kadar kendilerini ifade edebiliyorlar mı?

Bırakın ülkeleri hergün  çalışmak için gittiğiniz  şirketler çağdaşmı ? Müreffeh oldukları kesin  bol miktarda para kazanıyorlar ve kazanmaya devam edecekler . Gelişmekte olan ülkelerin zaten önlenemez bir yükselişi var. Bu stratejik planlar onlarca yıl önce yapıldı . Sermaye ‘’emerging marketler’’i kurdu ve mevcut işlerini taşonların üzerinden yapıyor. Azı sana çoğu bana felsefesi çalışıyor. Bir tarafta ucuz işgücü, ekonomik üretim, pazara yakınlık, potansiyel genç nufus , az sosyal güvence   diğer tarafda marka , teknoloji,danışmanlık.  Siz çok şey yapmasanızda para kazanılmaya devam edilecek çünkü sistem  bu şekilde kurgulanmış.

Sayın başbakanımız iş  adamlarından talepde bulunuyor ‘’ ister ayrı ister birlikte kendi marka aracınızı üretin ‘’ evet teorik olarak olabilir. Ülke  araç üretebilir ya sonra kime satacaksın ? hangi marka ile satacaksın ? cevap böyle bir marka olmayacak. iş adamlarımız buna girmezler bu  alternatifi imkan dahilinde görmezler. Bana görede şimdilik doğru bir tercih olur.
Nufusu yüksek Hindistan, Çin ,Rusya gibi ülkeler yüksek teknolojisi  olmayan  kendi araçlarını üretiyorlar ancak rekabet edecek kadar dışarı satamıyorlar . İç talebi bir şekilde karşılıyorlar . Lada ancak Rusyada geçerli , Tata dünyada ne satıyor? Geely rekabet sağlamak için Volvo'yu satın aldı . Skoda Alman’laştı . Sonuçta Türkiye araç üretebilir ama dışarı pazarlara ürün  satamaz iç pazarla sınırlı kalır. Diğer ülkeler kadar nufusumuz olmadığına göre hele ekonomik dengelerin zaman zaman değiştiği ülkede kendi aracını üretmek şimdilik macera olur. Bu konuya nereden geldik anlamadım ama mevcut durumda şirketler baştada söylediğim gibi müreffehler ama muassırlarmı ? Çalışanlarını donanımlı hale getirmek için gayret gösteriyorlar mı? Uygulamaları ile çalışanlara değer veriyorlarmı ? katılımcı politikaları destekliyorlar mı ? örnekleri çoğaltmak mümkün.

1970 yılların başında  ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Alaattin Şalikoğlu şöyle demişti ‘’ Bizler göremeyiz ancak 20 yıl sonra inşallah sizler çok iyi günler görürsünüz  ‘’ aynı dilekler 1980 lerde üniversitede  okurken fabrika organizazyonu hocam Cevat Taray tarafından yinelenmişti ‘’ bizler göremeyiz ancak 20 yıl sonra inşallah sizler çok iyi günler görürsünüz’’ aradan 30 yıl daha geçti  umarım hocalarımız hayattadırlar veya söyledikleri  gibi   beklenen günleri göremeden bu dünyadan göçmüşlerdir. Ya bizler ? 

Uzun yıllar önce Hüceste Aksavrın isimli hanımefendi elindeki şiiri ile  İstanbul Radyosu'nun Elmadağ binası kapısından içeri girer. Oğlu yurtdışına gitmiş ancak uzun süre kendisini aramamıştır . Analık duygusu , aranmamak kendisinde derin üzüntü yaratmış ve  hislerini kağıda dökmüştür. Oldukça duygusal bir güfte , okudukça hislenilen, hislendikçe ağlanan . Odada  bulunanlar hem etkilenirler  hem ağlarlar , göz yaşları sel olur. Büyük bestekar Selahattin İçli'de bu güfteye Kürdilihicazkar şarkı bestelemiştir.

Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum
Dünyayı sana bırakıyorum bir tanem.

Evet o mavi gözler hergün bizi izliyor ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmamızı bekliyor . Bizim için olmasa da çocuklarımız için. Onlara güzel bir dünya bırakmak için. Ümit ederim birgün hem muasır hemde müreffeh olmayı başarırız.

Saygılarımla,













18 Ocak 2011 Salı

AMERİKA'DA DOĞMAK MI? AMERİKA'LI OLMAK MI?








Uzun yıllar önce yurtdışına ilk çıktığımda  heyecan içindeydim. İngiltere’ye gidecek , kitaplarda okuduğum Mr ve Mrs Brown ile tanışacak , İngilizlerin dünyaca ünlü kibarlığını görecek belkide televizyonlardan hayranlıkla izlediğim futbol maçlarını canlı seyredebilecektim. Güzel İngiliz kızlarını da unutmamalıyım. Güzel hayaller belkide gerçekleşmeyecek ve hayal kırıklığı olacaktı kim bilir?

Konaklama ihtiyacımı karşıladıktan sonra  beni iki yere yönderdiler önce sizden sorumlu mahalle doktoru sonrada polis merkezine. Kayıtlarımızı yaptırdım artık devletce bilinen bir kişiydim.

İlk değerlendirdiğimde beni  en etkilendiğim konuları özetleyeyim.

  • Araba içinde bir çift gündüzleyin öpüşüyorlardı. İstanbul’da yetişmeme rağmen benim için de  kabul edilir durum değildi, utanarak kafamı çevirdim. Benim için farklıydı o zamanlar şimdi İstanbul’da da bu manzara normal oldu , insanlar alıştı.
  • Hindu  kökenli İngiliz hocamız geleneksel kıyafetleri ile derslerimize  giriyordu. Kamuda çalışmasına rağmen karışan görüşen yoktu.
  • Bir adres sorma ihtiyacında ilk başvurduklarımız polisler oluyordu . Rahat rahat soru sorabiliyor, polislerde kibarca cevap veriyorlardı .O yıllarda  Türk meslektaşların davranışlarını anlatmayacağım o ayrı  kitaplık .
  • O sarışın güzel kızlar, yakışıklı delikanlılar gerçekten vardı. Bastonlu da olsa Mr ve Mrs Brown’larla tanıştık  ama çok sayıda zenci,Hindli,Çinli, İspanyol kökenli olanlar da vardı. Aslında ırksal çeşitlilik beklediğimden farklıydı.
Değişik bir kültür , toplum yapısı içindeydim, peki  nasıl davranmalıydım ? Kendi bildiğim gibi mi ? Yoksa içinde bulunduğum toplumun kurallarına mı uymalıydım?

Tarihi incelediğimizde genelde insanlar daha iyi imkanlar sunan memleketlere göç etmeye çalışmışlar, milletlerde  artan nufusa toprak yetmemesi nedeniyle sınırları aşarak komşuları veya diğer ülkeleri işgal etmeye çalışmışlar. Bu durum şavaşların çıkmasına da neden olmuş. Örneğin Japonya  , örneğin Almanya, örneğin Dünya Savaşları . İsrail’in başlangıcından  beri  saldırgan olmasının altında toprak talepleri yatmıyormu?  Destanda olsa Ergenekon, nufusun yetmemesi ve insanların dağları delmesi bir özlemi dile getirmiyor mu? Ya diğer canlılar yemek , su , sıcak hava bulmak için binlerce kilometre aşan uçan kuşlar , göçebeler ,  Romanlar.

Fikirlerine, icraatlarına, değişimciliğine  ve kişiliğine çok değer verdiğim eski bir genel müdürüm göreve gelince farklı uygulamalara gitmiş ve  satıcı personele  o güne kadar görmediğimiz avantajlar vermişti. Bizlerde bu farklılık karşısında itiraz  etmiştik. Kendisinin  sözü ‘’ Her insan Amerika’da doğamaz ’’ olmuştu. Evet her insan Amerika’da doğamaz ama Amerika’lı olabilir. Bugün milyonlarca İtalyan kökenli Amerika’lı , Yunan kökenli Amerika’lı, Çin kökenli Amerika’lı mevcut değilmi ?

Avrupa farklımı ? Hayır değil Türk kökenli Almanlar, Hindu kökenli İngilizler,Afrika kökenli Fransızlar vs.

Burada esas olan göç edenlerin gittikleri ülkelere uyum sağlaması. Birde Türkleri inceleyelim isterseniz;
  • 1961 de  çalışma için Almanya’ya gelen 1. nesil Türkler ,yabancı kimliğinden sıyrılamadılar hala yabancılar. Aradan 50 yıl geçmesine rağmen lisan öğrenemediler,toplu halde  Türk mahallelerinde yaşıyorlar, hergün aynı yolla  işe gidiyorlar, aynı hattı kullanıyorlar, kasapları Türk, bakkallarıda. Çalıştıkları işte nasıl anlaşıyorlar diye hiç sormayın iş arkadaşlarının  çoğu Türk .  Patronlar, yöneticiler ,ustabaşıları artık onlarda Türkçe konuşmayı öğrendiler.
  • İlk nesilin  çocukları ise bunalım yaşadılar. Ne Alman olabildiler ne Türk. Almanya’ da yabancı Türkiye’de Almancı.
  • Son nesilde  ise fazla  sorun yok artık onlar Türk kökenli Almanlar . Toplumun parçası oldular kanunlara, kurallarara uydular  ama bu durumun oluşması  için üç  nesilin geçmesi gerekti . Tıpkı  Avrupa’nın  diğer ülkelerdeki yabancılar da  olduğu gibi .
Aslında Avrupa ülkeleri göçü destekliyor. Genç karı kocaysanız , meslek sahibiyseniz,  hele hele ufak çocuklarınız varsa her ülke sizi seve seve kabul ediyor. Bakmayın dirsek gösterdiklerine yapacakları çok şey yok, zaten milyonlarca kişiyle akrabalık bağları var. Avrupa nufusunun  gençleşmesi gerekiyor, yaşlanmış ,sosyal güvencesi yüksek, doymuş , tembelleşmiş insanların  yerini  genç , istekli insanlar alacak.  Avrupa'lılar bu işin uzun süreli olacağını  biliyorlar . Zararın neresinden dönülse kar önlerinde Kanada, Avustralya hatta Amerika örnekleri var. Bu nufus hareketleri göçler tarihinin 21. Yüzyıl versiyonu.

O zaman insanların önünde bir alternatif var ‘’ Amerika’da doğmasanız da , Amerikalı olabilirsiniz’’

Sorun var mı? Evet var, Kontrolsuz değişim.

Avrupa’da geleneksel bir kültür ve sosyal yaşam, ayrıca yaşamı düzenleyen etkili kanunlar var. Yeni katılımcılar toplumun bir parçası olmayı baştan kabul ederek o ülkenin kurallarına uyuyorlar tersi durumda zorlanıyorlar. Ülkelerde belki bir miktar kalite bozuluyor ama genede bir standartta buluşuyorlar.Kontrollu büyümeyi sağlayamayan ülkeler sosyal sorunlar yaşıyorlar aslında sorun genelde ülkenin kendi insanlarından kaynaklanıyor çünkü göç edenler elindeki imkanı kaybetmek istemiyorlar. Unutulmamalı ki göçler hep fakir ülkelerden zengin ülkelere oluyor.

Dünyada günde 2 $ altı para kazanan nufusun az gelişmiş ülkelerdeki oranı % 60 lar seviyesinde. Türkiye gibi  gelişmekte olan ülkelerde zengin – fakir arasındaki gelir karşılaştırması  300 kat bu oran gelişmiş ülkelerde 50 kat. O zaman zengin ülkelere göçmek, çoluk çocuğa daha iyi yaşam sağlamak için  gayret göstermek sürpriz olmamalı.

Bizde durum nasıl? Gerek ekonomik gerekse terör nedeniyle köylerinden  büyük şehirlere göçenler oy peşindeki siyasetçilerin malzemesi oluyorlar. Yetersiz kültür seviyesi ve kanunlar nedeniyle yeni gelenler topluma uyacağına toplumun kendisine uymasını istiyorlar. Kuralları kendileri koymak istiyorlar bu durum doğal olarak  kaos ortamı yaratıyor. Ne yol yetiyor ne alt yapı. Köyünden göçüp İstanbul’un tepesinde devletin arazisini  zaptedip gecekondu yapan insanlarımız 2 nesil sonra kendilerini zenginleşmiş buluyorlar. Unuttuğumuz şey hazine arazisi hepimizin malı  kendi malımıza sahip çıkmıyoruz .Sonunda verilen tapu , getirilen elektrik ,su hizmeti  ve rantlaşma .

İstanbul  senaryosunda  birey , Köln senaryosunda toplum kazanıyor.

Rivayete göre Amerika’lılarla yakın akrabayız. Kolomb ‘dan sonra Amerika’ya bizim Karadenizli vatandaşlarımız gitmişler. Nevada 'da tarım yapmak için toprağı kazarken doğal gaz fışkırmış, bizimkilerde  hemen ismini koymuşlar işte  Laz ve Gaz. Aradan geçen yıllarda   burası Las Vegas olarak anılmış . Bizimkiler yetinmeyip Meksika körfezine gitmeye çalışmışlar ancak yollarda Karadeniz yeşilliğini bulamayınca tek saz bile yok diyerek bölgeyi  Tek Saz  olarak adlandırmışlar  zamanla burası Teksas diye anılmaya başlanmış .  Alamo’dan sonra birlik olup yaşam kurallarını koyan  Teksas’lılar  düzeni  ve sürekliliği  sağlamışlar. Bugün  Teksas ‘da  Karadenizli ecdatlarımızın torunları kovboy çizmesi giyen , şapka takan  insanlarla birlikte kültürlerini ve gelenekselliklerini  sürdürdüğünü görüyoruz. Teksas’lıların Karadeniz insanının inanç ve inadıyla birliktelik kurup  dünyanın en yaşanır yerlerinden birini oluşturduklarınıda biliyoruz.

Bizim Karadenizliler Amerika’da doğmadılar ama Amerika’lı oldular. Daha doğrusu Teksas’lı oldular.

Darısı başımıza.

14 Ocak 2011 Cuma

SENİN BALIĞIN KAÇ SANTİM ?





Değerli dostlar,

İnsanların yaşamasında su ne kadar önemliyse yiyecekte o kadar önemlidir . Allah canlıların yaşaması için her türlü kaynağı sunmuş . Vahşi doğa kendi içinde dengeyi bir şekilde korumaya çalışıyor etoburlar, otoburlar azalarak veya  çoğalarak yaşamlarını sürdürüyorlar.
İnsanların işi biraz daha zor bazen yaşamak için yemek , bazen lezzeti sağlamak bazen de yemeği sanata dönüştürmek. Nedeni ne olursa olsun hayatımızda yemek kaynaklarının çok önemi var.
Güzel bir lüfer yanında zeytinyağlı pırasa, kereviz, fasulye ve güzel bir salata ne güzel olur, meraklıysan bir bardak beyaz şarap veya bir duble rakı.
Dikkat ettiyseniz tavuk demedim , biftek de demedim bu yiyeceklerde  biraz şüphem var.
Biliyorsunuz 2. Dünya Savaşı sonrası özellikle kadının iş hayatına girmesiyle birlikte dışarda yemek yemek hatta atıştırmak. Avrupa'daki sandöviç kültürü biraz değişime uğrayarak burger ve pizza kültürüne dönüştü.  Peki bu ürünlerin fiyatı ne olmalıydı? Tabiki ucuz. Peki ucuz ürünü nereden temin edeceğiz ? Amerika mısır üretiminde açık ara lider . Mısır ve soyadan  kendi içinde kimyasal işleme tutup  GDO  lu ürünler meydana getirdiler. Mısır , soyadan türetilen nişastalı besinler ucuz olarak et ve tavuk çifliklerine gönderildi ve hayvanlar bunları yiyerek büyüdüler, büyüyorlar. Düşünün piliçin normal kesim süresinin yarısı kadar sürede  gerek hormonlu besleme gerekse ışık oyunlarıyla hayvanı  kesilir hale getiriyorlar.  Hayvanın gövdesi gelişiyor, şişiyor ancak kemikler aynı oranda gelişmediği için ayağa kalkınca kırılan bacaklar ve ölüm , işte manzara.

Siz gönül rahatliği ile tavuk yiyebilirmisiniz ? çocuğunuza yedirebilirmisiniz ?
Sadece karşılaştıralım marketlerde besleme tavuğun kilosu 3-4 TL'den satılırken doğal yetişmiş tavuğun kilosu pazarlarda 15 TL'den satılıyor. Bunun nedeni sizce nedir ?
Ette fark var mı  sanıyorsunuz aynı senaryo orada da mevcut. Büyük çifliklerdeki besicilik hiç farklı değil Allah’tan doğumuzdaki meralar henüz bitmedi , terörün etkisinin kalkmasıyla biraz daha iyi duruma gelecektir . Meralarda doğal yetişen etleri düşünmeden yiyebilirsiniz ama şimdide ithal tehlikesi geldi potansiyel kansere davetiye.

Ya sebze ,meyvelerimiz ? Artık mevsiminde de olsa güvenilmez hormonlu güzellerler. Birde çiflik balıklarımız var oda farklı değil.

Örneğin nişasta bazlı şekerlerimiz var. Fazla kola içmeyin hatta hiç içmeyin. Kaliteli çikolata haricinde çikolata benzerleri ve şekerleme yemeyin ,çocuklarınıza yedirmeyin. Früktoz nedeniyle obezite tetiklenmesi ve sonucunda kansere neden oluyorlar. Geri dönüş yok.

Allah’ın verdiği kaynakları bilinçsizce tüketen biz insanların elinde ne kaldı ?  Ünlü bir liderimizin dediği gibi 40 kaldı demeyeceğim. Kalan sadece deniz balığı,İrisiyle, küçüğüyle.

Çok küçüktüm ama hatırlıyorum , deniz neredeyse donmuştu. Ortaköy caminin önünde eğilerek eliyle palamut yakalayan insanları görmek sürpriz değildi.

Arnavutköy Akıntıburnu’nda kepçeyi denize daldırdığınızda yarım teneke istavrit yakalanmasına hiç şaşırmamıştım.

Biraz daha büyüyüp Rumelikavağı'nda ilk delikanlılığımızı yaşadığımız , ilk rakıyı içtiğimiz lokantalarla balıkçıların kilolarca canlı palamudu önümüze getirmesi  unutulur gibi değildi.

Askerlik sırasında uzunca süre deniz balığı yiyememiştik ve balık diye aş eriyorduk.  Kurban bayramında bir fırsatını bulup  benim gibi balık düşkünü iki İstanbul’lu arkadaşım Hüseyin ve Şahin’ le birlikte   Erzurum ‘dan Hopa’ya Arhavi’ye  gitmek ve sadece balık yemek için 6 saat yol yaptığımızı söylemek şimdi bile zevk veriyor.    Hele hele 5. porsiyon balığı yedikten sonra garsonun ‘’ Uy öldunuzmi ? gardaşım ‘’  demesi bir hoş bir hatıra olarak kalmıştır. İşte balık böyle birşey hem hayati, hem lezzetli, hem sanatsal.

Bugün neredeyiz ? Tükenen türler, azalan balıklar. Garibanın yemegi hamsi , istavrit artık zenginlerin masasını süslüyor kalkan ve lüfer ise hayallerimizi ? Elimizdeki kaynağı neden , nasıl tüketiyoruz ? Aç gözlülük, cahillik , bilinçsizlik daha ne söylenebilir ki.
Lüfer 20 cm, çinekop 14 cm, barbun 13, minekop 25 cm, tekir 11 cm, istavrit 13 cm, kefal 20 cm  bunlar minimum avlanma değerleri peki biz neredeyiz ? daha geçen hafta Çanakkalede tonlarca  sardalye avlayan balıkçılar medyadaydı.  Boğazlarda sarıkanat , çinekop için pusuya yatmış gırgırlar, troller ellerinden gelse dinamit atacaklar.Nedir bu aç gözlülük ? malesef gözümüz doymuyor . Bu ufaklar tükenirse nasıl büyüyüp lüfer olacaklar ? Avlayanıyla ,satanıyla  balıkçılar bir gün balık satamaz hale geleceklerini bilmiyorlar mı?

Sonuç tek güvenilir besin kaynağımız balık bu gidişle tükenecek.

Aklıma gelen hikayeyi aktarayım. Altın yumurtlayan tavuk !!!

Oğlan bir gün altın yumurta ile eve gelir. Anne sorar ne kadar güzel bir yumurta ,nereden buldun? Oğlu cevap verir altın yumurtlayan tavuktan . Benzer yumurta bir kaç gün daha eve gelir son gün anne dayanamaz aç gözlülük orada da kendini gösterir oğlum tavuğu keselim bütün altın yumurtaları alalım . Öyle yaparlar tavuk ölür ama altınlarda !!!!

Bizimkide altın yumurtlayan tavuk misali sonunda elimizde belki kalsa kalsa balığın kılçığı kalacak.

Ne yapalım ?  En az 2 yıl deniz balığı yemeyelim ki büyüsünler gelişsinler nasıl olsa ithal Somon var, çiflik balığı var, alabalıklar var bu süreyi onlarla geçirelim aksi halde eski elmalar, armutlar nasıl natürmort tablolarda kaldıysa bizim kalkanlarda  balıkçı meyhanelerindeki ağların üstünde anı olarak duracaktır. Eski Türk filimlerindeki gibi.

Saygılarımla

9 Ocak 2011 Pazar

TÜRK MUSİKİSİ VE KATMA DEĞER





Değerli dostlarım,

Son günlerde çocuklarımdan gelen ‘’ Baba ben hangi mesleği seçeyim ?’’ sorularını cevaplamakta zorlanıyorum. Büyüme çağında galiba bu soruları bende soruyordum. Hangi mesleği seçeyim ? Zor bir soru.
Babam denizciydi . Yazları onunla denize gider liman liman dolaşırdık. Bu sayede çocuk yaşımda İzmirden İskenderuna kadar şehirleri, ilçeleri gezer , turistlik yerleri görür bolca dolaşırdık.

O yıllarda Tophane limanında gemi kalkarken yolcular sevenlerini mendil sallayarak uğurlarlar, bazı yolcularda gözyaşları ile mendil sallayanlara karşılık verirlerdi .  Bende gündüzleri yolcu gemisinin havuzunda , akşamları restaurantlarda, geceleri de  makina dairesinde babamla birlikte vardiya nöbeti tutardık.  Bir çocuk için inanılmaz bir lüks ve deneyimdi  yaşadıklarım . Bu hayat hoşuma gitmiş ve denizci olmaya karar vermiştim.

Makina mühendisliğini bitirip ilk çalışma hayatına girince aldığım az maaş babamı rahatsız etmiş ve beni çarkçı yapmak üzere gemi adamı  imtihanlarına  sokmuştu.  Deniz Nakliyat’ın gemisi ile staj amaçlı uzun yola gitmek üzereyken babamın uzun seferlerinden bıkan annemin gidersen hakkımı helal etmem demesiyle denizcilik maceramızda başlamadan bitmesi hayal kırıklığı yaşatmıştı. Ama olsun annemi üzmedik ya önemli olan o.

Maymun iştahlı ruhum bu sefer kendine hedef olarak Türk Müziğini seçti.  Zeki Müren ,Bülent Ersoy , Ahmet Özhan  şöhreti bulmuşlar, güzel para kazanıyorlar. Gazinolar çalışıyor , TRT tek kanalı ile onları izletiyor, sinema filmleri çekiliyor.

Binlerce kişi yeteneğim varmıdır ? Sesim güzelmidir ? demeden onları kendilerine örnek alarak şarkıcı olmak istiyorlar. Bu gençlerin arasında bende vardım. Tünel Musiki Cemiyeti , Üsküdar Müsiki Cemiyeti ve İstanbul Belediye konservatuarı’nda eğitim aldım ve hedefime de yaklaşmıştım ama birçok kere direkten döndüm.
  • Yirmili yaşlarımda o günlerin meşhur plakcısı Yavuz Asöcal – Yavuz Plak  benimle plak yapmak istedi. Yavuz bey firması adına çalışan Ahmet Özhan sahnelerden çekilince yerine koymak istediği 2 aday arasına benide koymuş. Denemelerde ‘’ Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek’’ şarkısını bilmediğimi söyleyince benden vaz geçmişti . Seracettin Erman tercih edilmiş ama oda çok parlayamamıştı.
  • 1980 Yılında Konservatuar öğrencisi iken girdiğim THM Devlet korosu imtihanlarını 13. sıradan  kazanarak kadrolu sanatçı olmaya hak kazandım. 12 Eylül ihtilali olunca devlet memuru alımı yasaklanmış benimde hayallerim suyu düşmüştü.
  • 1981 Yılında açılan TRT  sınavında son imtihanlara kadar gelmiş ancak hazırladığım şarkıyı imtihan sazlarının başı Selaattin Erköse  istediğim sesten çalmayınca son anda kaybetmiştim. Aslında tecrübesizliğimin kurbanı olmuştum. Mutlaka bir B planım olmalıydı madem TRT  istediğim sesten çalmıyor istediklerine uygun başka bir makam seçebilirdim.

Peki bir pişmanlık duyuyormuyum ? Eğer TRT  de olsaydım bugün ne olacaktım. Ailemi geçindirebilecekmiydim ? İstisnalar  hariç  diğer örneklere baktığımızda para kazanmakta çok başarılı olacağımı zannetmiyorum . Yeterli görülürsem ya TRT  de çalışıp düşük maaşlara razı olacak yada müşterisi az  gazinolarda , fasıllarda vakit geçirecektim. Manevi açıdan memnun ama maddi açıdan sorunlu. Bu nedenle pişman olduğumu söylemek mümkün değil.

Neden bu kadar ümitsizim ? Sayıları binleri bulan konservatuar mezunlarını neler bekliyor ? Cevap basit malesef TMS  çok katma değer yaratmıyor. Üretimin olmadığı yerde para kazanmakta çok zor . Gazinoların kapanmasımıdır bütün neden ? Popçular gazinoda mı program yapıyorlar ?  Hayır ama popta üretim var.

Düşünün TRT’de kayıtlı binlerce eser var ancak birkaç yüz tanesi biliniyor, okunuyor. Bilinenler de defalarca okunuyor marş gibi. 

Sadettin Kaynak, Selaattin Pinar, Avni Anıl, Şekip Ayhan , Emin Ongan, Selaattin İçli , Teoman Alpay,Yıldırım Gürses  gibi iyi bilinen ancak hayata veda eden bestekarlarımız. Hayatta kimler kaldı ? Allah uzun ömür versin Alaattin Yavaşca, Amir Ateş. Bu değerli bestekarların da popüler yeni eserleri yok . Başka bildikleriniz varmı? Ben  yeni besteleri çok bilmiyorum belki birkaç adet.
Beste para yapmıyor. Gençlerin seçimleri arasında TSM  yok. Kimse kendini kandırmasın yok efendim İstanbul’da 300 adet cemiyet var, yok  efendimTSM  ölmez  falan filan !!
 
Türk müziği emeklilerin uğraşısı haline gelmiş. Gençlerin katılımı düşük seviyede.
Dünün şöhretleri ya müziği anılarında bırakmışlar yada üçüncü sınıf yerlerde müzik yapıp ayakta durmaya çalışıyorlar. Koskoca Bülent Ersoy iş azlığı nedeniyle ancak yarışmalarda jüri üyeliği yaparak kendini unutturmamaya çalışıyor. Piyasa 60 yaşını çoktan devirmiş Ahmet Özhan'dan yarar bekler olmuş.

Nerede insanların kanını kaynatacak, ruhunu okşatacak  solistler ? Son 20 yılda yıldız olarak parlayan ,kitleleri arkasından sürükleyen solist biliyormusunuz? Yeni Zeki Müren'ler , Müzeyyen Senar'lar, Muazzez Abacı'lar biliyormusunuz?
Çözüm nedir ? Üretmek . Üretip katma değer yaratmak bunu piyasaya sunmak.
Geçenlerde Bostancı'ya fasıl dinlemeye gittim ama fasılın sadece ismi kalmış . İnsanlar eğlenmek için ritm duygusu yüksek , davullu , çengili , dansözlü uygulamaya girmişler eğlence müthiş ama fasıl yok sadece ismi var.
Fasılların tarihine baktığımızda TRT de ve eski gazinolarda okunan Kemal Gürses’li , Feridun Darbaz’lı , Kasım İnaltekin ‘li klasik fasıllar daha sonra cemiyetlerde okunan light fasıla dönüştüğü , günümüzde de isminin eki fasıl olan ufak gazinolar var.  Son trend ise isminden başka fasıl özelliği olmayan, genelde  Roman vatandaşlarımızın büyük ölçüde destek verdiği , yüksek ritimli eğlencede zirve yapan  Sulukule uygulamaları. Türkü barların değişik versiyonu.

Yıllar önce Muammer Yeşil isminde çok değerli Konservatuar yöneticisi vardı rahmetli oldu. Batı müziğini  sevdirmek adına Florya’ya  sefliğini Önder Bali’nin yaptığı  şehir orkestrasını getirir , Alagöz kardeşleri izlettirir, batı müziği ezgilerini dinlettirirdi bazende mehter. Yüzlerce insan o günleri sabırsızca beklerdi. Amaç müziği halka sevdirmek , çok başarılı olmuşlardı. Belki yaşayan hatırlayanlar varmı bilmiyorum. Şimdilerde İBB  orkestrası var mı onuda bilmiyorum gerçi olsa ne olur vatandaş olarak bana duyuramadıklarına , izlettiremediklerine göre zaten yok. Halka inmeyen müziğin ,sanatın ,politikanın bir yararı yok.

Aslında talebe göre davranmak gerekiyor. Konservatuarlarda öğrenciler  sanat müziği , halk müziği, batı müziği eğitimi alıyorlar. Birikimli bu arkadaşların;
  • Önce bilinen , beğenilen şarkıları orkestrasyonlarını yapıp gençlerin beğenisine sunmalı.TSM  nin marka değerini arttırmalılar .
  • Parasal güçlenen bestecilerin sürekli ve değerli besteler yapıp halka sunmaları ve TSM  yi sevdirmeleri gerekiyor .Ama para kazanmaları şart.  Endüstriyelleşme  yoksa süreklilik olmuyor.
Belki pop – sanat türü bir sentez çıkacak ancak bu talepsizlikten iyidir yoksa bir devir kapanacak.

Atatürk’ün dediği gibi ‘’ Ben Türk Müziğini seviyorum ancak müziğin geleceği batıda’’ .

Üreterek bir sentez yapmak neden olmasın ? Bu ülke arabeskle tanışmadımı? Türkçe sözlü batı müziği olmadımı ?
Birde bunu deneyelim . Ne kaybederiz ?

Gençleri yanımıza alalım belki beklediğimizden iyi olur.

Saygılar

HAKEMLİKTE ÖZGÜVEN




BirçokTürk genci gibi futbol oynadıktan sonra futbol hakemi olmaya karar verdim amacım çok uzun yıllar sporun içinde faal olarak yer almak , yapılan antreman ve maçlarla formumu korumaktı gerçekten hakemler uzun yıllar genç kalabiliyorlar futbolcu gibi değil sporcu ağır çalışmalar yapıyor sonra sporu bırakınca vucutta bozuluyor sağlıkta bozuluyor bence en kotüsü şöhreti yakalayan insanların geçen yıllarda spor yazarlığı, antrenörlük gibi faaliyetler yapmazsa ağır psikolojik sorunlar yaşanıyor.

Hakemlik yaptığım 12 yıl boyunca çeşitli acı tatlı hatıralarım oldu . Beni en çok etkileyen  konu kendisinin başarısız olduğunu ifade eden hakemlerle hiç karşılaşmadığımdır. Bir hakem aslında   hayatta gerçekleştiremediği  özlemleri sahada hayata geçirebiliyor örneğin iş hayatında siz kendinizi ne kadar başarılı görürseniz görün sonuçta bir üstünüz var ve sizi yönlendirmeye çalışıyor her istediğinizi yapamıyorsunuz ,evinizde ailenizi idare etmeye çalışıyorsunuz ancak karınız karışıyor halbuki sahada siz varsınız iyisiyle kötüsüyle verdiğiniz kararlar etkili oluyor yani insanları yönetiyorsuz bundan daha tatmin edici bir duygu olmasa gerek diye düşünüyorum.

İnsanlar hayal ettikleri  duyguları sahada hakem olarak yaşarlar. Hakemlikte hakimlik gibi yazılı kuralları olan, takdir hakkı kullanıp yorum yapabildiğiniz yani karar üzerinde etkili olduğunuz kısaca kendinizi önemli hissettiğiniz  hobidir . Hakemlik yaparken insan kendini unutur ve keyfini yaşar, haz alır ve mutlu olur  bu nedenle başarısız hakem olduğunu ifade eden arkadaşlarla hiç karşılaşmadım .

Hakemlerimiz hakkında  çok eleştiriler oluyor. Türkiye’nin en önemli hakemleri bu sert  eleştirilere dayanamayarak istifa ediyorlar. Örnek olarak Ali Aydın geliyor kendisi  benim çok beğendiğim bir hakemdi . Aslında bu durum yaklaşık 15 yıl önce  aynı şekilde hakemliği bırakan  Ergül Yücedağ’ı hatırlattı oda çok iyi bir hakem olmasına rağmen çok kötü yönettiği ve bu durumu kendisininde kabul ettiği     Samsunspor – Trabzonspor maçı sonrası Samsunspor başkanı İsmail Uyanık’ın taraflı,kötü niyetli yönetim gösterdiği eleştirileri nedeniyle hakemliği  bırakmıştı. Nadirde olsa tüm dünyadaki  diğer hakemler gibi bu  hakemlerimizinde  kötü hatta çok kötü maç idare edebilme lüksüde olmalıydı. Türkiye bu hakemleri çok arayacaktır.

Mevcut sıkıntılarda  bakış açısı olarak insanlarımızın öküz altında buzağı aramasınından, birazda hakemlerimizin özgüven eksikliği olmasından kaynaklandığına inanıyorum.

Hakemlik yaptığım yıllarda  yöneticilerin,futbolcuların hakem odasını zorladıklarını oldukça sık görürdük . Hakemleri stat kapılarında karşılayıp hoşgeldin diyerek elini sıkmaya çalışan ,  kendini eski hakem olarak tanıtan ancak gerçek amacı turbindeki arkadaşlarına ben hakemleri bağladım bunu sizde gördünüz diyerek maçın sonucuna göre arkadaşlarından para sızdırmaya çalışan şarlatanların var olduğuda sık rastlanan durumlardır.

Türkiye’de insanların hakemlere güvensizliği dizboyu giderken yurtdışında hakemlik yaptığım yıllarda maç günü yönettiğim takımların teknik direktörlerinin arabalarıyla beni evden aldıklarını,maç sonrası her iki taraf oyuncuları ile birlikte pub’a gidip içki içtiğimizi hatırlıyorum bu bölge hakem komitelerinin bilgisinde oluyor.İngiltere’de skordan önce sporun ve fairplay ruhunun önemli olduğu ama en önemlisinin katmanların spor yapma alışkanlığının oluşması olduğunu fark ettim.Amatör maçları tek hakemle yönetirler, sahaların mükemmel olma şartları yoktur , esame listesi hiç görmedim, oyuncuların yaşları kiloları bazen alışılmışın dışındadır. Tek amaç insanları sporun içine çıkabilmek.

Genel yapı olarak sporcuların yöneticilerin ve hakemlerin suistimalinden bahsetmek mümkün değil böyle bir tarifin İngilizlerin luğatlarında bile olduğunu zannetmiyorum . Hakemlere bu yönde baskı yok dolayısı ile hakemlerde özgüven oluşmuş eğer hakem kötü bir yönetim göstermişse inanıyorlarki hakem kötü bir gününde.

Türkiye’de özgüven konusunda biraz zafiyet yaşıyoruz bunu yerleştirmenin yolu futbol bilgisiyle, eğitimiyle,duruşuyla,toplumda aldığı yerle kendini ispat etmiş hakemleri sahalara sürmektir. Türk hakemleri Avrupa’daki meslektaşlarından çok daha istekli çok daha organizeler. Merkez Hakem Komitesinin son 2-3 senedir yaptığı uygulamaları olumlu karşılıyor ve destekliyorum. Yalnız Türk hakemliğinin uluslararası platformda daha fazla yeralmasınını istiyorsak 40 yaşının üzerindeki FİFA hakemlerimizin listeden kendi istekleri ile  feragat ederek yerlerine 30 yaşının altındaki   genç hakemlere yer açmasıdır ki ilerki yıllarda uzun zamandır aradığımız başarılara ulaşalım. Son senelerde MHK  bu konuda olumlu gelişmeler yaptı bunun sonucunu olarak birçok FİFA  hakemimizin elite hakem adayı,2. ve 3. grupta yer aldığını görürüz bu çok memnun edici bir durumdur.

Türk hakemi enaz Avrupa’da başarılı olmuş diğer ülke hakemleri kadar dürüsttür,onurludur,organizedir ve yaptığı işi sever. Ne olur biraz da özgüvenleri gelişse.





4 Ocak 2011 Salı

BAĞLILIK




 

Otomotivde yıllardır konuşulan bir konu vardır acaba bizden kaçan müşteriyi nasıl geri döndürürüz ? Hep konuşulur ama çözüm üretmekte temel farklılıklar oluşur bu nedenle fazla ileri gidilmez.

Aslında Lüfer balığı ile müşteri arasında ironik bir ilişki vardır.

  • Lüfer çok güzeldir hepimiz beğenir , sahip olmak ister ve onu yemek isteriz.Müşteride öyle, beğenir ve ona sahip olmak isteriz.
  • Lüfer balığı güzel olmasına karşın tehlikelidir keskin dişleri vardır oda karşısındakini yemek ister ve saldırgandır. Kendinden büyük palamutu bile yemek ister boğaza lüfer gelince palamutu göremezsiniz. Müşteride öyle değil mi?
  • Lüfer oltaya da ağa da gelir ancak olta ya gelen genelde tek başına gezen hareketli ve mucadeleci olanıdır tek tek yakalanır ama hareketli olduğu için yağı azdır ve lezzeti çok fazla değildir ancak sürü halinde gezeni ağ ile yakalarsanız  yağı fazladır lezzetlidir ve miktarı fazladır. İşte hüner buradadır

Şimdi otomotiv teşkilatları soruyor biz sene içinde eski araçları getirmek onlara servis vermek için % 50 -60 indirim yapıyoruz genede olmuyor bir kez geliyorlar bir daha gelmiyorlar . Olmaz tabiki işin ruhunu iyi bilmek gerekir.
Çok bilinen lüks bir otomotiv firmasının  dünyada bir uygulaması oldu garanti içi, garanti dışı bütün araç sahiplerine yazı gönderdi ve radyatör kapaklarında bir sorun var gelin kontrol edip değiştirelim . Servisi kullanan kullanmayan müşteriyi geriye çağıran az masraflı bir uygulama tam olta ile lüfer avlama ama iş tek lüfer avlamak değil sürüyü avlamak yani ağı atmak bu nasıl olmalı ?

2002 de bir proje için İspanya- La Caruna’ya gitmiştim . Çalışma yaptığım bayi Avrupa ‘da tam 5 kez en üst seviye performans gelişimi ve müşteri memnuniyeti sağlayan bir bayi ve ödüllerini büyük bir gururla yaptırılan özel bölümde sergiliyorlar. Bu başarının sırrını sorduğumda yaşa göre avantaj kampanyası değil kullanıma   göre avantaj sağlayıcı bağlılık sistemleri olduğunu ve bunu işlettiklerini söylediler.

Gerçekten manuel de olsa çalışan bir sistemle müşteriyi takip edip kullandıkça avantaj sağlayan sistemle müşteriyi bağımlı hale getirmişler. Bugün işi otomatize edecek imkanlar fazlasıyla mümkün. Gelmeyecek müşteriye bir sefer için kaynak sarfetmek doğru yöntem olmasa gerek .

Müşteri üzerinde çalışan arkadaşlarıma soruyorum mevcut müşteriyi mi koruyalım ? İlave müşteri için çalışmamı yapalım ? Müşterinin şikayette olmasımı iyi ? şikayette olmamasımı ?

Bu konuda tam anlamıyla anlaşılmış değil akademik olarak baktığınızda müşterinin talebini yerine getirmek aslında standart bir iş olmalı  ancak istenmeyen bir durumla karşılaşıldığında müşteri şikayet etmeli bunun için bütün kaynakları açmalı ve sorunu gidermelisiniz. Sorunu giderilmiş müşteri güven duygusu ile  sizden ürün ve hizmet almaya devam ediyor aksi halde markayı terk ediyor hele hele rekabetçi bir sektörünüz varsa bu gidiş çok daha hızlı oluyor.
Müşteriyi tutmak yenisini bulmaktan çok daha verimli ve ucuz .Elbette eski bir müşteriyi ilave etmek de önemli ancak hazır olmayan bir bilgi birikimi ve teşkilatla bunu yapmak tam aksi sonuç verir . Hem çağır hem hizmet verme bu seçeneklerin en kötüsü olur.
Aslında stratejik olarak baktığımda Pazar payı yüksek şirketler neden eskiye kaynak ayırsınlar zaten yeni gelen müşteri oranı yüksek.Uygulama onlara yapılıp elde tutulmalı tersi ancak Pazar payı düşük markaların tercihi olmalı.

Aslında bu ilişkiyi siyaset ve iş ile de kurabiliriz. Siyasette vesayet kullanımını siyasetçi kendi veya kendisi ile iyi geçinen kadronun  dışında pek kullandırmak istememesi nedeniyle  parti içi yönetim ve halka inmede sorunlar yaşanıyor. Sonunda bazı partiler tarihe gömülüyor.

Bazıları bu ilişkiliyi iyi yöneterek hayatlarına devam ediyorlar ve uzun süre  iktidar kalıyorlar.

Ya iş hayatı ?









ASLA KREDİ






Değerli dostlarım,

Zaman zaman duygu ve düşüncelerimi paylaşmak ihtiyacı hissediyorum doğrusu birikim sahiplerinin de bu tür çalışma yapmasınıda yararlı buluyorum.

Bu yazım ekonomi ile ilgili olacak . 2008 yılında  görevle İngiltere’ye gittiğimde Lehman Brothers firmasının iflas ettiği bilgisi geldi ve arkasından çalkantılar o an hafif veya şiddetli bir krizin geleceğinin işareti oldu. Arkasından gelen birkaç ay bütün dünyayı karanlık bir kabusun içine soktu.

Kriz boyutunu genişletirken beklentilerin aksine umudumu hiç kaybetmedim ve şu tahminde bulundum
·          Menkül hareketleri hızlanacak . Kasım – Aralık 2008
·          Kredileri muslukları açılacak. Mayıs 2009
·          Ürün satışları artacak .Eylül 2009

Bu fikirlerimi arkadaşlarımla paylaştığımda hayalcilikle suçladılar hatta dalga geçerek baş ekonomist ifadesini kullandılar bende inanmadıkları için bu arkadaşlara yazılı beyanda bulunmak durumunda kaldım. Sonuçlara baktığımızda;
·          Kasım –Aralık 2008’ de  borsa çoştu
·          Kredi muslukları açıldı . Mayıs 2009 ‘da 2,2 milyar TL  piyasaya girdi
·          Ürün satışları patladı. Eylül 2009

Şimdi nasıl oluyorda bu kadar kesin tahmin yapabiliyorum ? Fal açma ? büyü yapma? İçe doğma ? hayır hiç biri değil  sadece iyi analiz yapıp , yorumlamak . İsterseniz biraz açalım.

Lüften cüzdanımızdaki parayı sayın. Ne kadar ? 10 TL , 20 TL ,50 TL  daha fazla değil . Hangimiz maaşımızı elimize alıyoruz ? Para verede ? Para tamamiyle sanal ortamda kimse görmüyor. Harcama yap , kredi kartı ile öde maaş zamanı gelsin ödemelerini sanal ortamda yap . Peki gerçek para nerede ? Dünyada 70 Trilyon $ ‘ın olduğu biliniyor bunun bir bölümü ülkelerin merkez bankalarında, bir bölümü dolaşımda ve büyük miktarının İsviçre, İngiltere ve Amerikadaki bankaların kasalarında  bankonotlar şeklinde beklediğini biliniyor peki bu para kimin ? Genelde Arap sermayesi ve Japonların.

20 Yıl önce uzak doğuya iş için gittiğimde Kore – Japon işbirliği yapan bir firmada bulunmuştum. Otomotivde Japon üstünlüğünün olduğu zamanlar ve kendilerinin dedikleri büyük markalar haricinde Japonya otomotivden çekilecek ve gayri menkul ve finans işine girecekleriydi . O gün bu söylenenleri ciddiye almadık ama aradan geçen zaman onları haklı çıkardı Toyota , Honda gibi markaların dışındaki küçükler iddialarını azalttılar gelen paralarla  Avustralya güney sahillerinde büyük miktarda gayrı menkul aldılar aynı zamanda banka ve sigorta şirketlerinin büyük ortakları oldular. Araplar ise malum petrol gelirlerini paraya döndürdüler.Bugün dünyadaki banka ve sigorta şirketlerinin büyük hisselerine Japon ve Araplar sahip. Bu paralarıda genelde İngilizler, Amerikalılar ve yahudiler yönetiyor.

Peki bankalarda duran paranın kime yararı var ? En azından paranın sahibine yararı yok hareket etmeyen paranın değeri yoktur mutlaka üretime ve satışa yönelmesi gerekir ki para büyüsün kazanç artsın . İşte bu operasyon sürecinin tanımına  sermayenin dönüşümü , kapitalizm sistemi diyebiliriz.  Sistem nasıl çalışıyor onuda anlatmakta yarar var.

Benim çocukluğumda köylerde değiş tokuş esasına göre çalışılırdı . 1 teneke buğday ver 1 kilo yağ al modern olmayan ama etkili bu 1. nesil satış .

1970 lerde şekil değişti fabrikalar bayiye araba veriyor 1 milyona al 1,1 milyona sat diyorlar.Bayiler müşteriye arabayı 1,5 milyona satıyorlar yoksa 1 yıl bekle talep var – arz yok .Buda 2. nesil satış

2000 lı yıllar fabrika aracı gene bayiye 1 milyona veriyor ve 1,1 milyona sat diyor ama bu sefer bayi müşteriye 0,9 - 1 milyona satıyor. Arz var – talep yok , Bunuda 3. nesil satış olarak tarif edebiliriz.

Bunun  anlamı nedir ? Neden zararına veya minimum karla satıyorlar ? evet zararına ama ana firma tarafından teşvik veriliyor fazla sat , performans göster ben sana ilave destek olayım diyor bu normal bir durum çünki klasik maliyet+kar yapısı çalışmıyor. Piyasaya bol ürün pompalamak , aracıların zayıf finansal imkanları malın çabuk ve karsız elden çıkmasına neden oluyor buda klasik karı fiktif hale getiriyor istediğiniz kadar kar tarifi yapın rekabet bütün karı götürüyor. Ama olmazsa olmaz bir konu fazla sayıda üretim yapmak mecburiyeti . Fazla sayıda üretim adetsel maliyette rekabet ve maliyet avantajı getiriyor. Dünya insanına mal satabilmenin yolu müşterinin  satın alma kabiliyetinin arttırılmasından geçiyor. Ya halkın gelirini enflasyon üstünde arttıracaksın yahut malın satışındaki artışı enflasyon oranının altında yapacaksın bunuda bireysel kredi , finansal kredi ve kredi kartları ile destekleyeceksin. Kapitalizm  genelde ikinci yöntemi seçiyorlar ve mal fiyatlarında indirime gidiyorlar . Bunun yolu adette fazlalık ve kredilerin sağlanması.

Sistem önce vatandaşın yararına gibi gözüküyor ancak  arkasından üzüntü,hüzün var, tuzağa düşmemek gerekiyor. Mutlaka insanları memnun eden , üretimi sağlıklı olmasını sağlayan 4. Nesil satış şeklini bulmak gerekiyor.

Unutmayalım doymuş , insan adedi az, nufusu yaşlı ,sosyal hakları fazla, tüketim merkezlerine uzak ,işçilik ve malzeme pahallı olan  gelişmiş ülkelere mal satmak veya üretim yaptırmak artık o kadar kolay değil. Bu nedenle kapitalizm kendisine av olarak genç ve kalabalık gelişmekte olan ülkeleri seçiyor. Bu ülkelerin yerini  işçilik maliyeti  düşük, tüketim merkezlerine  yakın orta doğu ve Asya ülkeleri alıyor .Türkiye, İran, Hindistan, Çin , Brezilya gibi ülkeler boşuna adetleri arttırmıyorlar. 

Burada soru biz yeteri kadar gelirden pay alıyormuyuz ? Nede olsa zeki insanlar markayı ,teknolojiyi ,finansı elinde tutup bizim üzerimizden sömürüye devam etmek istiyorlar  ortaklık yöntemiyle  önemli para kazanıyorlar otomotiv , dayanıklı eşya vs ülkemizde de birçok örneğine rastlıyoruz.

Sermaye genelde üretim – finans ayağını birlikte kullanıyorlar buyük markalarda üretim  yapıyor ve finansla destekliyorlar. Önceden bahsettiğim gibi kasalarda bekleyen paranın değeri yok.Para sanal doviz olarak bizim gibi bazı ülkelere giriyor.Piyasada genelde doviz yüksekken borsa düşer bu firmalarda yüksek dovizi bozup , düşük borsaya girip ucuz hisseleri alıyorlar bir müddet bekleyip borsa yükselince tekrar düşen dovize dönüyorlar inanın çok önemli karlar var bu işte . Sonuçta gelen paranın bir kısmında fedakarlık edip bunu ucuz kredi veya 12 aya varan kredikartına dönüştüruyorlar.
Vatandaş reklamların etkisiyle almayacağı ,gücünün yetmeyeceği gerçekte çokta ihtiyacı olmadığı ürünü nasıl olsa öderim diyerek satın alıyorlar. Sonra  1. kredi gelsin 2. kredi gelsin 3. kredi sonrasını söylemeye gerek yok sonuç batış.

Ekonomistler,ekonomi hocaları kriz gelecek ama ne zaman gelecek bilmiyoruz diyorlar bu deprem değil ki bilmeyelim . Kriz gelmesi verilen kredi vadesiyle birlikte olduğunu söylemek zor değil. Bu nedenle 2008-2009 döneminde dövizi soktular, arkasından 2,2 milyar TL kredi girdi ,  borsa arkasından hareketlendi , borsa hareketlenince ürün satışları patladı şimdi hasat zamanı ama unutmayın krediler Mayıs 2009 da verilmeye başlandı ortalama 36 vade bunun 18 ayı geçti 18 ay sonra kriz gelmesi surpriz değil . Hedef Mayıs 2012 benden söylemesi. Türkiye’de son zamanlarda bankaların kredi satışı yapmak için neler yaptığı ortada. Tam tarife uyuyor.

İnşallah bu senaryolar hayal mahsuludür. İnşallah ben uyduruyorumdur.İnşallah ben bu işi bilmiyorumdur. Ama ya biliyorsam ?

Bence korkulu rüya görmeyin . Belki konforunuzu arttırmayabilirsiniz ancak boyumuzu aşan harcama yapmayın. ASLA KREDİ KART , ASLA KREDİ. Benden söylemesi

Hoşçakalın ama kredisiz kalın


Saygılarımla