29 Ekim 2019 Salı

29 EKİM TATİL DEĞİL , BAYRAMDIR




Toprak almak, ulus oluşturmak , imparatorluk kurmak , tehditleri savuşturmak ve bu durumu 700 yıl sürdürebilmek ... Hiç kolay değil...Son zamanlarında ciddi sorunlar yaşamış ... Sonunda Osmanlı İmparatorluğu bir çok devlet gibi tarihdeki yerini almış...
Bir zorluk daha yaşanmış... Yıkılan imparatorluğun yerine genel kabul gören , geleneğe bağlı ancak değişim isteyen bir yönetimin vücut bulması... Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşları , siyaset arkadaşları halkın desteğiyle az zamanda büyük işler başarmışlar...
Emperyalist güçlerin bu topraklar üzerindeki emeli 100-200 yıl önce neyse son 96 yılda da aynen devam etmiş..
Atatürk sonrası zorluklar ikinci dünya savaşı ile daha da perçinleşmiş , ülke yllarca kendine gelememiş..
Ellili yıllar biraz kıpırdanma , biraz siyasi ihtiraslar birazda emperyalist kaygılarla geçmiş...
Altmışlı yıllar , ihtilalin gölgesinde yeterli gelişim gösterilmemiş..
Yetmişli yıllar ise dünyada otoriteye tepkinin izdüşümü olarak ülkemize zorluklar getirmiş..
Seksenli ve doksanlı yıllar ise tam bir kaos olmuş... Ne yediğimizi anlamışız nede içtiğimizi . Aradan çıkan bazı yöneticiler iyi niyetle çalışmışlar sistemin yaralarını onarmaya çalışmışlar ancak sistem kör topal gitmiş...
Kolay değil yeni sistem kurmak , ülkeyi yönetmek , rejimin devamını sağlamak...
Ne istiyoruz ?
Huzur , mutluluk , kimseye muhtaç olmadan yaşamak istiyoruz ,adalet istiyoruz , güvenlik istiyoruz , onurlu bir yaşam istiyoruz , güvenilir devlet istiyoruz , düzgün komşularımız olsun istiyoruz..Sağlıklı bir yaşam istiyoruz...Bağımsız , özgür kalmak istiyoruz..
Çok mu ?
Ne istiyoruz ?
Gelen her yönetimin , giden yönetimden fazla iş yapmasını .. Taş üzerine taş koymasını bekliyoruz...
Çok mu ?
Aslında bu tarihi fırsat ikibinli yılların başında geldi.. Dünyadaki para bolluğu ve para bolluğunun yatırıma dönüşme isteği.. Yurtiçi ve yurtdışı desteğin mevcut olması ... Genel kabul gören bir yönetim.. Değişim isteği ...
Bu rüzgar altında şişen yelken ilk on yıl önemli gelişme gösterdi sonrasında tam bir felaket...
Neden ?
Görülen tevehcühden cesaret alarak rejimi değiştirme isteği, bunu da demokrasi referans gösterilerek yapılması...
Denizde kumun karıştırılması , toplumsal transplantasyon uygulaması , liyakatsızların göreve gelmesi göz açlığının bir türlü bitmemesi. Kaynakların belirli çevrelerce paylaşma isteği.
Sonunda isyan.... Pastadan pay alamayanların isyanı...
Amacımız neydi ? Uygar ülke olmak...
Amaçtan sapma var mı ? Var , hemde ciddi seviyede...
Liderin tarifinde ne var ? Vizyoner olmak , ilham vermek , sapmaları yönetmek...
Sapma yönetildi mi ? Hayır...
Yobazlığı , cehaleti , hırsızlığı , fakirliği , demokrasi düşmanlığını ortadan kaldırabildik mi ?
O zaman ya lider başarılı değil yada amaç uygar olmak değil..
Eline geçen bu müthiş fırsatı iyi yönetemediği için son dönem iktidarlarını başarılı göremiyoruz....
Şimdi çok daha zor bir dönem başlıyor..
Dün toprak , ulus peşindeyken bugün teknoloji , rekabet , sömürü arzusu , iç ve dış tehditler kurumsal yaşamın devamında zorluklar getiriyor..
Bundan sonra çok daha akıllı , planlı , uyumlu , onurlu olmak zorundayız...
Bu ülkenin önemli özellikleri var... Atatürk'den , bayrağından , vatanından , inancından , bağımsızlığından , özgürlüğünden , kardeşlik bağından , insan sevgisinden , cumhuriyetten , demokrasi isteğinden asla vazgeçmez...
96 Yıllık dönem içinde cumhuriyete katkı veren şehitlerimize , gazilerimize , siyasilerimize , iş adamlarımıza , askerimize ,memurumuza , işçimize , köylümüze , emeklimize en önemlisi emaneti üzerine üzerine alan , o bilinç içinde ülkemize katkı sağlayacak çocuklarımıza , gençlerimize sevgiler , saygılar...
Nice mutlu , heyecanlı , gururlu Cumhuriyet Bayramlarına...
29 Ekim tatil değil , bayramdır....

28 Mayıs 2018 Pazartesi

ÖRNEKLER





Dünya kupasında ilk maç yöneten Doğan Babacan 'ı geçenlerde kaybettik . Allah rahmet eylesin ,nur içinde yatsın. 

Doğan Babacan deyince akla ilk olarak 1974 yılında  Almanya'da yapılan dünya  kupasında   Şili'li  Cazelly'i oyundan atış şekli  gelir. Tam bir psikolog gibi davranmıştı . Çok disiplinli bir hakemdi. Oyunu kontrol altına almak ister ve kesinlikle oyuncuların disiplinsiz hareketine izin vermezdi.  Birde Allah rahmet eylesin Çoşkun  Gözalan abimiz vardı o da Doğan Babacan gibi disiplinli bir hakemdi. Sahaya çıkarken biz yan hakemler bile çekinirdik ancak onlar kendilerini kabul ettirmişlerdi.  Oyuncular ve teknik heyet ona göre hareket ederler , kesinlikle disiplin dışı davranmazlardı. . Bizde bir çok hakemi gözlemleyerek kendimizi geliştirmeye çalışırdık.

Dünyaca ünlü  birçok  hakem geldi geçti ancak İtalyan Concetto Lo Bello , Macar Sandor Puhl , Slovak Lubos Michel , İngiliz Howard Webb , Alman Mercus Merk , Fransız Mıchael Voutrol, İtalyan Nicola Rizzoli , İsveç'li Andreas Friks , İsviçre'li Urs Meier , İtalyan Pierluigi Collina  diğerlerinden farklıydı . Bunların DNA 'sında hakemlik , liderlik vardı desek çok abartmayız.  Eğer bu hakemlerin doğal yetenekleri sende yoksa örnekleri çok dikkatli  izleyip , iyi,  kötü yanlarını değerlendip kendini geliştirmen ve içselleştirmek gerekir. Unutmamak lazım ki bu hakemlerde  doğuştan sahip oldukları yeteneklerin üzerine koyup kendi zamanlarında dünyanın en iyi hakemleri oldular..

Doğal olarak ülkemizde de etkileyici hakemler oldu. Örneğin ben maçları izlerken Yusuf Namoğlu'nun zekası , Erman Toroğlu'nun öz güveni , Çoskun Kutay'ın sempatisi , Talat Tokat'ın sakinliği , Erkan Göksel'in kalitesi , İhsan türe'nin karizması , Ahmet Çakar'ın aklı , Sadık Deda'nın fizik performansı , Yahya Diker'in maça hazırlanışını hep örnek aldık ve bir şeyler kapmaya çalıştık. Elbette bugün Ali Palabıyık'ın modern hakemliği yansıtması , Fırat Aydınus'un oyuncularla ilişkisi , Cüneyt Çakır'ın tecrübesi gerçekten çok kıymetli.

Eğer doğuştan çok büyük yetenek değilseniz , sistemi toptan değiştirebilecek özelliğiniz  yoksa mutlaka gözlem yapmak gerekiyor hemde çok ciddi şekilde.
Zeki Müren değilseniz , Müzeyyen Senar değilseniz mutlaka gözlem yapmak zorundasınız. Önce taklit , sonra kendi değerlerinize sahip olabilirsiniz..

Messi degilseniz , Cruyff değilseniz , Pele değilseniz , Beckenbauer değilseniz , Maradona değilseniz mutlaka en iyileri izleyip iyi yönleri kendinize uyarlamak durumundasınız. Olumlu özellikleri alıp kendinize uyarlamanız , olumsuz yönleri ise kullanmayın ancak cebinizde olsun , yarın lazım olur. Asla kullanmamanız  gerektiğini hatırlarsınız..
Yakın geçmişte birçok siyasetçi gördük . Bazılarının iyi , bazılarının kötü yanları vardı...Örneğin Ecevit'in kibarlığı dürüstlüğü , Özal'ın değişimciliği , Demirel'in tutkusu ve pragmatizmi , Erdoağan'ın halka dokunuşu ve etkilemesi , Kılıçdaroğlu'nun demokrasi aşkı . Hepsinden birşeyler almak  gerekir. Kötü yanları var ise hiç bulaşmamak gerekir.

Kabul edin veya etmeyin  demokrasi , adalet , Atatürk , Cumhuriyet ,Peygamber , Kuran , İslam gibi halkla butünleşmiş olgular var bazıları çeşitli kesimlerde kabul  görüyor..

Bu olguları tümden veya kısmen red etmek  yerine bunları içselleştirmek yaşam parçası  , parti  ideolojisi olarak belirlemek ... Karamollaoğlu samimi ise ve bunları  içine sindirmişse kendisinden örnek alınacak şeyler yok mudur ?

Gerek sistem açısından gerekse liderlik açısından örnek alınabilecek çok kişi ve kurum var....

Eğer Atatürk gibi büyük bir devrimci değilsen hiç kompleks yapma , örnekleri incele , olumlu yanları al , ülke şartlarına uygulama derdin olmasın , yönlendirmeyi sen yap.

Huzuru , mutluluğu , refahı amaçla  sürdürülebilen demokratik düzen sana da yeter bana da....

Her kim yapacaksa !!!!

25 Mayıs 2018 Cuma

KARADUVAR




Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi diye sorarlar ya .... 
Bence ikisi de değil. Çok yiyen bilir. Hem masa sohbeti hem yiyeceklerin kaynağı ve tarihi kültür açısından yerel ve küresel çok bilgi sahibi olmanıza neden olur..
Bildiğiniz üzere bende çok gezen çok yiyen bir insandım AKP buhranına düşmeden önce.. Kilo ile alımlar şimdi gramla oluyor bu anlamda Avrupa'lı olduk,ekonomik yaşamayı öğreniyoruz hemde sağlık açısından iyi oluyor...
Neyse biraz geriye dönelim. Bizim işimizde projecilik önemliydi genelde üç -beş kişi ile proje uygulaması yapardık... Günün sonunda ekipteki arkadaşlara yemek vermek adetten olmuştu...
Adana - Mersin bölgesine gittiğimizde et konusunda Adana , balık konusunda tercih Mersin olurdu...
Pazarcık'lı yürümmmm Fevzi'nin rehberliğinde Ataş rafinesine yakın Karaduvar lokantaları en çok gittiğimiz yerlerdi..
Denize yakın , salaş , lezzetli , taze balığı , kalamarı , kardesi ve özellikle ince kıyım , bol taze sarmısaklı , nar ekşili salatası olan lokantaları vardı...
Fevzi gider buzdolabına bakar taze balığı seçerdi . Pazarlık genelde Lagos balığı üzerine yapılırdı. Genelde lagos'un kilosu 30-35 tl cıvarındaydı.
Lokantalar salaş olduğu için hijyenle ilgili sorunlar olabiliyordu. Allah uzun ömürler versin Fevzi mutfağa gider yeni yağ açılmasını isterdi.... Ne olur , ne olmaz diye....
Yine bir gün ekiple Karaduvar'a gittik... Hava henüz kararmamıştı... Fevzi Lagos için pazarlığını yaptı...
Pazarlık bile ayrı bir keyiftir... 3 kilo lagos şu kadar ben verdim bu kadar falan ...
İkinci kata çıktık , bizden başka kimse yoktu , lokantayı kapatmış gibi olduk... Onumüzde boylu boyunca uzanan Akdeniz.
Menü , nar ekşili ince kıyım salata , karides , kalamar ve final lagos ...
Müthişti ... On üzeri on .... Fevkeladenin fevkinde.....
İnsanların yüzüne baktım . Nasıl bir mutluluk , nasıl bir hoşluk anlatamam.....
İlave yaptıralım mı diye sordum arkadaşlara , hemen atladılar...
Değişiklik olsun bu sefer barbun yiyelim dedim. Tamam dediler...
Barbun geldi , fena değildi ancak Lagosu yiyen arkadaşlara barbun çok tatsız geldi hatta beğenmediler.
Bu güzel yemekten sonra barbun yenir mi bakışı oluştu yüzlerde..
Gerçekten yenmiyordu...
Sırf aç gözlülük yaparak yemeği tadında bırakmadık ... Daha fazla , daha fazla diyerek balığı mundar ettik...
Bu ne kültürsüzlük , bu ne cahillik bu ne aymazlık dedim kendi kendime....
Olsa olsa o güzel yemekten sonra hafif bir tatlı ile taçlandırmak varken gereksiz risk aldım dedim kendi kendime ve bana çok büyük ders oldu..
Nedense dün sayın RTE'nin seçim manifestosunu dinlerken aynı hisleri yaşadım...
Yıllar sonra iktidarı davul zurda ile tadında bırakıp gitmek varken gene insanları yemeyecekleri lezzetleri tavsiye etmesi bana nostalji yaşattı...
Sağolsun , Allah sağlıklı ,huzurlu emeklilikler nasip eder inşallah....
Yemek seçimine dikkat.... Emeklilikte yağlı ,acılı , çok kalorili yemek yemesin.... Bol yeşillikle idare etsin..... Belli yaştan sonra ağır yemek sağlığa iyi gelmiyor...
Aman zeytinyağını ihmal etmeyelim , salataya bol limon....
Afiyet olsun....

3 Mayıs 2018 Perşembe

GRİDA'NIN EVRİMİ








Artık CHP adayı belli olduğuna göre benim işim bitti , işi hatası ve sevabıyla profesyonellere bırakmak gerekiyor. Bu nedenle siyasetin izleyicisi , eğer güzel yazı bulursam bir miktarda aktarıcısı olacağım.

Hep inanmışımdır ki siyaset , ticaret , sosyal hayat hep doğadan bir parçadır. Bence matematik ve doğa hayatın en önemli gerçekleridir..

Hani Akyaka'da , Gelibolu'da gördüğümüz Orfoz Restaurant'ları vardır. O güzel balığın ismi ile anılırlar...

Hani Antalya'da Grida , Mersin'de Lagos olarak bilinen bazı yerlerde ise lahoz olarak isimlendirilen o güzel Akdeniz , Ege balığı....

Bilir misiniz , o güzel orfoz ve lagos balıkları aynı familyadan hermafrodit balık türüdür yani çift cinsiyetlidirler.

Bu balıkların ortak özelliği ;
0-2 Yaşına kadar cinsiyeti yoktur ve denizin sığ bölgelerinde gezerler...
2 - 12 Yaşına kadar balık dişi olur ve denizin orta derinlikteki bölümlerinde gezerler...
12 - Yaşından sonra ise balık erkek olur ve denizin derin bölümlerinde yaşarlar.
17- 18 Yaş cıvarında hayatları sonlanır...

Peki bu süreç içersinde üreme , nesilin devamı nasıl olur ?

Erkek lagos senede bir kere dolunay zamanı çiftleşmek üzere denizin orta kesimine yükselir ve dişiyi döller sonra geldiği yere yani denizin derinliklerine iner ve hayat devam eder.
Nesilin devamı için sadece 5-6 kerelik şansı vardır. İyi değerlendirmesi gerekir...

AKP'nin 16 yıl süren iktidarı ile inanılmaz benzerliği bulunmaktadır....

İktidarın ilk iki yılı baskın seçim başarısı ve icraatlar nedeniyle muhalefet ne olduğunu anlamamış , nereden geldiğini şaşırmıştır. Aklı başından gitmiş , cinsiyetsiz Lagos gibi ortalıkta dolaşmıştır..
Yaklaşık on yıl süren iktidarın başarılı icraatları karşısında muhalefet ancak dişi lagos muamelesi görmüş... Gelen vurmuş , giden vurmuş....
Son 3-4 yıl muhalefet güçlenmiş bir anlamda kuvvetlenip erkekliğe adım atmış , bir şekilde orta derinlikteki dişiyi döllemek arzusu artmıştır...
Son denemeyi 16 Nisan'da yapmış, dişiyi döllemiş ancak sıhhi olmayan ortam koşulu nedeniyle yumurtlama olmamıştır.

Artık Lagos 'un fazla zamanı kalmamıştır ya dölleyecek ,yumurta yaptıracak , nesil çoğalacak yada nesil çoğalmadan ölüp gidecektir....

24 Haziran - 7 Temmuz dişinin döllemesi için tam zamanıdır...

16. Yıl en güzel zamandır döllemek için...

Yukarı çık ve işi bitir.... Just do it....

Kolay gelsin...

2 Kasım 2017 Perşembe

MİLLİ VE YERLİ OTOMOBİL


Önce tarifleri netleştirmek gerekiyor. Yerli ve yerlileştirme..

Örneğin Bolu’da tavuk üretme çiftliğiniz var , piliç üretiyor ve satıyorsunuz.Talep geldi , vatandaş daha fazla piliç istiyor veya doğal besili tavuk istiyor. Sizin bu işi yapmak için kapasiteniz , zamanınınız ,bilginiz yoksa ne yapıyorsunuz ? Yanınız , yakınınızdaki köylülere program açıyor , piliç verip besletiyor ,büyüyünce satın alıyorsunuz. Aldığınız malı değerinde pazara satıp para kazanıyorsunuz.

Bu bir iştir hatta milli ve yerli bir iştir.

Bizim yan sanayi Boing’e , Mercedes’e , BMW’ya ürün satıp gururlandığında Amerika’da uçak üretimi , Alman’ya da otomotiv üretimi milli ve yerli olmuyor mu ?

Fabrikalar ekonomiklik, uzmanlık ve kapasiteleri gereği her ürünü kendinin imal edip etmemesine fizibilite safhasında karar verir. Çelik malzemeyi alıp cıvata haline getirmek ayrı bir iş, 40.000 parçadan oluşan karmaşık bir yapıyı üretmek ayrı iştir. Bu parçalardan rasyonel olanı kendi tesisinde üretir bazılarını ise yurtiçi ve yurtdışından temin edersiniz.
Yaptığınız satışlar zamanla artar , bu durumda parçayı kendinizin üretmesi daha karlı olabilir o zaman fabrikanızda bir alan ayırabilir , ek tesis yapabilir veya yapılabilirliği varsa ülkenizdeki yan sanayine yaptırırsınız.

Vazgeçemeyeceğiniz konu kalite ve satınalma maliyetidir. Bunun adına yerlileştirme denir..

Yerlileştirme oranını giderek yükseltirsiniz veya tersi de olabilir yerlileşme oranı giderek azalır. Daha kaliteli ve ekonomiği varsa neden almayalım ?

Sizin üretiminiz kaliteli ve ekonomikse adam Amerika’dan , Almanya’dan gelir ürünü alır ve kendi uçağında ,otomobilinde kullanır.

Önemli olan yerlileşme oranının giderek artması değil , ürünün toplam maliyetinin azalması ve kalitenin artmasıdır…

Demek ki yerli cıvata üretimi ile yerlileştirilmiş otomobil tarifleri birbirinden farklı…

Şimdi yerli ve milli otomobil slogansal ve motivasyon olarak doğru ancak teknik tarif olarak yanlıştır…

Yoksa girişimci otmobil yapmaya karar veriyor.. Sermayeleri , kredibiliteleri var. Devlet teşvik olarak arazi veriliyor , gelişmiş yan sanayiniz var. İnsan gücünüz yeterli. Dış dünyadan destek satın alabilirsiniz. Artık ülkedeki ARGE merkezlerinden hizmet satın alabilirsiniz. Bilişim sektörü emrinizde. Potansiyel müşteri kamu ve al dediğinizde satın alma yapacak bir kısım halk var. Bir miktar da yurtdışı satış olabilir. Birde isim koydunuz , malı ürettiniz daha ne olsun malı satarsınız.

Zamanında benzer stratejiyi Lada , Skoda , Tata yaptı bir süre sonra ya battılar yada bir başka markanın parçası oldular..

Burada sizin müdahale edemeyeceğiniz bir alan var rekabet..

Ülkenizde üretim yapan otomotiv firmaları , Dünya’da üretim yapan otomotiv firmalarının bu rekabet içinde davranışları ne olacak ?

Senin yeni bir oyuncu olarak pazarda rahatça gezinmeni gülerek mi karşılayacaklar yoksa kalite ve fiyat ve yenilik ile seninle rekabet edecekler ?

Sen bu rekabet içinde sürekliliğini koruyabilecek misin ? Marka değerini oluşturup , yukarı taşıyabilecek  misiniz ?

Yoksa üretmek işin kolay tarafı… Yerli ve yerlileştirilme kavramını iyi anlayarak…Hani beş sene sonra birisi çıkıp yerlileşme oranımız % 78′e çıktı dediğinde hani bu ürün % 100 yerli ve milliydi diye sorup , şoke olmasın ?

Yeni girişim ülkemize hayırlı olsun. Uzun, ince bir yol ancak denemek gerekiyor..

Bir atlete nasıl rekor kırarsın diye sorsak cevabı ” Denersem ” olur.

Deneyelim , başaralım..

Kolay gelsin…

31 Ekim 2017 Salı

PİDENİN SIRRI



Hocam , bu pide işi Karadeniz’de güzel yapılıyor her bölge en iyisini yaptığını iddia ediyor , Trabzon , Giresun , Espiye , Görele ,Rize benim bildiğim merkezler ancak bu iş Samsun’da bir başka yapılıyor. Bafra’sı , Çarşamba’sı , Havza’sı…. Hele Samsun Merkez … İmrenir herkes….
Açığı ,kapalısı , yumurtalısı , tereyağlısı , peynirlisi , kavurmalısı , kıymalısı , pastırmalısı…
Karadeniz’in o güzel pidelerini birebir İstanbul’da bulmak çok kolay değil. Kebabın orijinalini bulamıyorsan , pidenin de ancak çakmasını bulabiliyorsun.. Un , nem , hava , malzeme usta kalitesi artık ne dersen de…
Urfa’da Dedecan sahiplerine İstanbul şübeniz Urfa’ya kıyasla aynı başarıyı gösteremiyor dediğimde her şey aynı diye itiraz etmişlerdi ancak arşivden iki patlıcanlı kebap görseli çıkartınca onlarda kabul ettiler ,daha fazla çalışalım dediler…
İstanbul’da en iyi pideyi Ümraniye’de bir pidecide yiyorum. Zaten müşteri talebi bu mekanın genel kabul gördüğünü gösteriyor… Kalın hamuru , tereyağı bana lezzetli gelir..
Oğlum askerlik sonrası orası senin burası benim durmadan geziyor… Gezsin hakkıdır.. Kolay değil evinden uzak kaldı , zor şartlarda görev yaptı….
Herhalde bize nispet olsun diye pidecideyim diye mesaj atmış..
Ehhh bizde insan oğluyuz ,canımız çekti.. Paket yaptır annenle yarım yarım yeriz dedim…
Gelen pide hala sıcaktı ancak normal yeme sıcaklığının biraz altındaydı. Kavurma biraz tuzluydu .Üzerinde peynir eritmişler , pide biraz daha tuzlu olmuş. Beğendiğim kalın pide hamuru bu sefer bana lezzetli gelmedi. Kağıtta bekleyince ,hamurlaşma yapmış ve kıtırlık kaybolmuştu.
Aslında herşey yerinde ve zamanında güzel. Malzeme aynı ancak 15 dakikalık yol lezzeti değiştiriyor…
O beğendiğin kalın hamur artık beğenmediğin oluyor…
Dış etkenler işin tadını bozuyor.. Eğer kaliteyi bozmak istemiyorsan bazı ürünleri gavurların dediği gibi take away yapmayacaksın. İsteyen gelsin yerinde yesin.
Hamur aynı hamur , malzeme aynı malzeme ancak dış etkenler lezzeti , beğenilmeyi , aidiyeti bozuyor…
Siyasette benzer durum var. Adam aynı adam ancak dış etkilerden dolayı olsa gerek , bir dediği bir dediğine , bir yaptığı diğer yaptığını tutmuyor.. Şimdi bu gibi siyasetçilere inanmak ,güvenmek , aidiyet duymak anlamlı değil….
Prof . Acar Baltaş diyor ki ” Kimse patronunun servetini büyütmek için meslek hayatının ilk iki yılından sonra yürekten adanmış olarak kendini parçalamaz” .
Belki bu söyleme itiraz edenler çoktur ancak burada tecrübe konuşur. Bu konunun muhatabı iş hayatına yeni girmiş idealistler değil , iş hayatında çok zaman geçirip deneyim yaşamış tecrübelilerdir..
Benim de kişisel inancım aidiyet yaratılmak istenen koskoca bir balondur… Bu yaşadıkça anlaşılır…
Zaman kişi ve kurumlardan vazgeçilmeyi öğretiyor ancak faturası biraz pahalı oluyor…

29 Ekim 2017 Pazar

CUMHURİYET








Dünya'da 200 çalışma yılını doldurmuş yaklaşık 6.000 cıvarında şirket var ki yarısı Japonya'da . En eski şirket Japon inşaat şirketi 1.400 yıllık Kongo Gumi. 578 Yılında kurulan han işletmecisi Hosti gene Japonya'dan. Avrupa'dan en eski örnek 1.000 yılında kurulmuş olan Fransız şarap işletmecisi Chateaeu Goulain.

Türkiye 'de ise ticari kuruluşların ömür ortalaması 12-13 yıl.Yani çok uzun ömürlü değiller.Kayıtları tutulmuş olanlardan en bilinenleri Muhittin Hacıbekir 1777 , Vefa Bozacısı 1870 , Güllüoğlu 1871 Cumhuriyet döneminde ise Kamil Koç 1923 , Koç Holding 1926 var. Tabiki Osmanlı döneminden bankalar , okullar var ancak onlar resmi kuruluşlar. Birde dernek olarak kuruluşu 1918 olan , önümüzdeki yıl 100. yılını kutlayacak olduğumuz Üsküdar Musiki Cemiyeti var ki hala büyük bir gururla hizmet veriyor.

Sözün özü kurumların ayakta durabilmesi kolay değil mutlaka özverili ve bilinçli çalışma istiyor.

Demokrasiler , yönetimsel çalışmalar, kurumsallaşma daha da özel çalışma istiyor..

İnsanlara daha fazla özgürlük sağlayan , Kraliyetin yetkilerini sınırlayan Magna Carta 1215 yılında hayata geçmiş , Fransız devrimi 1789 . Yunan'lılara , Roma'lılara kadar gitmeyelim . Yüzyıllar geçmesine ragmen insanlar hala daha fazla demokrasi için uğraşıyorlar , daha güzel bir ülke , dünya için çalışıyorlar..

Bugün cumhuriyetin 94. yılını kutluyoruz. Ülkemizin geleceğinin daha iyi olmasını istiyoruz...

Yüzlerce yılın yanında bizim 94 yıllık Cumhuriyetimiz çok genç . Elbette alt yapı nedeniyle bazı yol kazalarına uğradık , uğruyoruz. Bu bizi asla yıldırmasın , bunlar olacak ...

İşletmelerde genelde The Best Practice'ler yani en iyi örnekler anlatılır ancak The Worst Practice'ler de yani kötü örnekle de iyi bir uygulama modelidir. O nedenle negatif unsurlar asla ve asla bizde olumsuzluk yaratmamalıdır.

Bizim yapmamız gereken demokrasiye olan inancın devam etmesi , kalitenin artması için eğitim ; eğitim ,eğitim...

Demokrasi , eğitim , sahiplenmiş insan gücü Cumhuriyetin sürekliliği için en önemli etken olacaktır...

Asla vazgeçmeyeceğiz....

Nice güzel yıllara...