22 Şubat 2015 Pazar

BAHARIN GÜLLERİ AÇTI







Bugün Neşe ve Refik Akbulut ailesine çaya davetliydik. Aslında uzun zamandır davet alıp , bazı nedenlerden dolayı  icabet edemiyorduk.

Akbulut ailesi , Emin Ongan hocamızın otuzuncu vefat yılı nedeniyle düzenlenen konsere geldiler. Açıkcası  çok sayıda müzik üstadını  , eski arkadaşlarımı  ve  Akbulut ailesini  karşımda görünce müthiş heyecanlandım  ve istediğim performansı sergileyemedim.

Kolay değil yıllar sonra sahneye çıkmak ,  kolay değil Refik Akbulut ve diğer üstadlar karşısında şarkı söyleyebilmek.

Rekif Akbulut benim Üsküdar Müsiki Cemiyeti’ndeki ilk repertuar hocamdı.Eminim bugün de öyledir,  o zamanlar şarkıların icrasında öğrencileri başka aleme götüren , edebiyat bilgisi çok yüksek , güzel şarkı söyleme tekniklerini  mükemmel  uygulayan beyefendi bir insandır.

Her makamı çok güzel okur ancak hüzzam makamının  tam bir uzmandır. O billür sesinin şarkının notalarına gidip , geldiğini hissederdiniz.

Küçük yaştan beri aldığı eğitimler , olağanüstü yetenekleri ve nefis sesi nedeniyle devrin önemli dini ve dindışı müzik  icracılarındandı. Özellikleri nedeniyle TRT kurumunda ses sanatçısı  ve yönetici olarak  uzun yıllar görev yaptı.

ÜMC ‘de öğrencilik yaptığım dönemde birçok eseri Refik beyle birlikte geçtik ;

Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır..
Seni sesini gözlerinin rengini...
Avuçlarımda hala sıcaklığın var.....
Yalancıdır hep aynalar, gir kalbime gör kendini....
Gecenin mabedini aşkıma örtüp sarayım....
Hocamız Emin Ongan’ın şarkıları ve niceleri...

Genç ve ataktık o zamanlar , herkes meşhur olmak , kendini göstermek derdindeydi

Bende bir şarkı hazırladım ; Sadettin Kaynak’ın hüzzam  eseri ;

Gönlüm seher  yeli gibi  daldan dala essem diyor 
Çoşsam  bahar seli gibi  setler yıkıp  geçsem diyor

Oldukça güzel okumuştum. Kendimi beğenmiştim. Hani derler ya, makamıyla, ses özellikleriyle şarkı bana tam oturmuştu . Refik hocamız da beğenmişti.....

Sağolsun Refik bey , Emin hocaya bilgi vermiş ve hocamızda beni konser kadrosuna almıştı.

O dönemler Emin Ongan’ın konser programında yer alabilmenin benim için önemini  anlatmaya gerek yok.

Büyük işti büyük......

Konser bitti , hocamız da beni beğenmişti. Sınıf geçme sınavına girmemi istedi Emin hocamız.
Bugün yönetim odası olarak kullanılan odada Emin Ongan ve ben !!! Tecrubesiz, heyecanlı ..
Okan ne okuyacaksın ? diye sordu büyük hoca...

Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun gelmiyorsun.
Çünki seni çok sevdiğimi biliyorsun gelmiyorsun.
Mevsimler gelip geçiyor , sen gülüyorsun gelmiyorsun.
Çünki sen çok sevdiğimi biliyorsun gelmiyorsun.

Şarkıyı Refik hocadan öğrenmiştim.  Hüzzam makamını bir başka okurdu Refik hocamız. Şarkının bütün derinliğini gösterirdi.  Heyecanlı da olsam hata yapmam pek olası değildi. Usul vurarak güzel okudum. Emin hocamız sınıf atlattı.

Çocuklar gibi şendim diyeceğim o gün... Gençliğe ilk adımını atmış çocuktum zaten...

Refik Akbulut ile geçtiğimiz güzel bir hüzzam şarkı daha vardır ;
Bahar oldu beyim evde durulmaz , bu mevsimde Çemenzar’e doyulmaz.
Çemenzar  çimenlik , yeşillik anlamında kullanılmıştır. Çemenzar ayrıca  Göztepe’nin yakınında çimenlik bir yermiş. Şimdilerde durağı var ancak yeşillik tükenmiş.

Bahar gelince insanlar , birçok yeşil alan gibi Çemenzar’e giderlermiş...
İki gün önce  Cemre düştü. Baharın habercisi....
Evde oturmanın bir alemi yok... Hazır karda  bitti....

Yaklaşık bir yıldır bende evdeyim.  Artık baharın bu güzel havasına kendimi kaptırma zamanı geldi....

Yarın yeni bir işe başlıyorum....

Benim için farklı bir başlangıç  olacak. Ümit ederim  baharla gelen oluşum yeni şirketime , bana , aileme , çevreme hayırlar getirir....

Lokum gibi tatlı günler olsun diyeceğim ama şeker tehlikesi var o nedenle güzel geçsin diyelim yeterli olur herhalde.....

Ön yargısız ve iyi niyetle başlayacağız..

Risk var mı ? Risk her zaman olur...  Malum , gülün ömrü az olur.... Konu bahar olunca insanın aklına gelmiyor değil.

Gönlüm  bahar başlangıcındaki bu güzel günlerde neşeli bir  şarkı okumak istiyor.
Musade ederseniz  şarkının sözlerini biraz değiştireceğim ;

Baharın gülleri açtı yine mahsundur bu gönlüm   yerine
Baharın gülleri açtı hep  neş’elidir benim  gönlüm .

Başarılı ve mutlu olmam için dualarınız , güzel dilekleriniz hep daim olsun....

www.okanyasan.blogspot.com
www.okanyasan.com




17 Şubat 2015 Salı

HACI HACIYI MEKKE'DE BULUR







Başımla gönlümü edemedim eş
Biri yüz yaşında biri yirmi beş
Başım dedi dinlen,gönlüm dedi koş
Başım dedi durul, gönlüm dedi çoş

                                    Celal Sahir

Emekli olalı  yaklaşık bir yıllık süre geçti. Bu süre içinde gezdim , dolaştım, çeşitli  kurumların eğitim programlarına , konferanslara , panellere katıldım , yazı yazdım.

Geçen zaman , dünya görüşümü biraz daha farklılaştırmak için güzel fırsat oldu . Sanal dünya arkadaşlığından bir beklentim  hiç olmadı  yok ancak  hayatımdaki  arkadaşların , tanıdıkların gerçekten  değerli olup olmadığını anlamak  için fırsat oldu.

Yani zaman,  güzel bir okul oldu benim için ....

Geçen sürede  emeklilik denen tanımı bir türlü kendime yakıştıramadım.

Emeklilik bir meslek mi ? Herhalde değil.

İşiniz nedir diye soranlara emekliyim diye cevap vermek bana garip geldi. Zaman zaman işsizim diyordum, ona da çevrem musade etmedi.
Linkedin sosyal paylaşım sitesinde  tanıma devletten avanta para alan kişi tanımına giren pensioner dedim onuda sevgili  Mete kardeşim itiraz etti. Avustralya’ da uzun yıllar yaşadığı için İngilizcesi çok iyidir. Kasten mi yazdın diye sordu.  İngiltere’de işsiz kişilere devlet yardım eder ve aylık bir para öder. Ben kendimi biraz onlara benzettiğim için kelimeyi öyle seçmiştim. Mete beğenmedi olur mu öyle şey  ? Hiç olmazsa danışman anlamında consultant   yaz  dedi, bende öyle yazdım ancak soruyu da sordum.

Danışman kime denir ? Danışman ne iş yapar ?

İşini geliştirmek isteyen kişi ve kuruluşların, işi bilenden , işin gelişimine destek almaktır diye tanımladı , Mete kardeşim.

Hemen  ikinci soruyu patlattım.

Peki işini gerçekten geliştirmek isteyen kişi veya kuruluş var mı ?
Bu kuruluşlarda böyle bilinç oluşmuş mu?
Sözün kısası sevgili arkadaşım talep var mı , talep ?

Sevgili Mete bir şey diyemedi.  Cevabı ben verdim. Genelde cevabını bildiğim soruları sormak huyumdur.

 ‘’ Hacı  hacıyı  Mekke’de ihtiyacı olan destek verecek adamı anında bulur.’’  Böyle bir durum olmadığına göre demek ki ihtiyaç yok. Benim de ihtiyacı olmayan adamlarla işim olmaz dedim.

Neyse biz emekliliğe geri dönelim !!!!
Bazı emekliler de benim gibi , bir türlü gerçek emekliliğe dönemiyorlar.
Emekli oluyorlar , jubile yapıyorlar tekrar sahalara dönüyorlar.

Michael Jordan kaç kere döndü tam hatırlayamadım.

Beşiktaş’lı  meşhur futbolcu  rahmetli Yusuf Tunaoğlu futbolu bıraktı , tekrar döndü. Son defa futbola döndüğünde kendisi ile aynı takımda oynamak şansını bulmuştum. Müthiş futbolcuydu. Allah rahmet eylesin......

Demek ki bazı kişiler için dönüş talepleri oluyor.

İşte o dönüş kararı için Celal Sahir’in dizeleri aklıma geldi.

Başım dedi dinlen, gönlüm dedi koş....

Gönlüm hep koşmak istedi. Sanırım gönlüm , başıma üstün geldi.

Anlaşılan benim de emekliliği unutup , sahalara dönme zamanım geldi...

Ümit ederim ,  bir yerimi   kırmam...

1 Şubat 2015 Pazar

HOTEL MANİ , FORD MOTOR KAMPANİ





Kitap yazmak uzmanlık işidir.  Kaliteli yazarların yazdığı kitapları okumak  insana keyif veriyor, ufkunu genişletiyor. Benim gibi kitap yazmaya soyunmuş  amatörlerin işi kolay değil.  Alt yapılı olmak, iyi araştırmak, konu ile ilgili belgelere ulaşmak , iyi bir arşiv oluşturmak, çok çalışmak, eli kalem tutmak.

Emekli olunca işimiz azalacağına çoğaldı. Hanımın düzenli emirleri ; alıverişe gidiyoruz, doktora gidiyoruz, sinemaya gidiyoruz. Birde ilişkide olduğum kuruluşların eğitim ,konferans, panel davetleri olunca  kitap yazmaya yeterli  vakit ayıramıyorum.

Geçenlerde kitap üzerinde çalışayım , bazı arkadaşlarla ropörtaj yapayım, ilham verecek kitapları okuyayım diyerek adaya gittim.

Bir yandan Bernar Nahum’un yazdığı ‘’ Koç’ta 44 yılım’’ kitabını okurken diğer  yandan arkadaşlarımı aramaya başladım.

Eski bölge müdürlerinden   Murat Taşkın  bilgi alacağım önemli  kişilerden birisidir. Kendisini aradım.

·         Murat selam ,nasılsın ?
·         Gayet iyiyim. Kitap okuyorum.
·         Hangi Kitap
·         Bernar Nahum’un ‘’ Koç’ta 44 yılım ‘’
·         Yapma yahu . Bende şimdi  aynı kitabı okuyorum. İnanmıyorum.

1988 yılında yazılan kitabı aynı anda okuyorduk.  Herhalde kitabın veya kitapda anlatılan felsefenin biz eskiler için ifade ettiği farklı anlam vardı.

Kitabın bir bölümünde talebin fazlalığı nedeniyle  yetmişli – seksenli yıllarda kamyon işinin ne kadar prim yaptığı anlatılıyordu. Bildiğimiz kadarı ile kamyon almak isteyen en az bir kamyon parası kadar ilave para ödemesi gerekiyordu.

Lastiksiz, aküsüz kamyon satışlarının yapıldığı dönemler...

Benimde tanıdığım Fehmi  isminde Nişantaşı'nda kuaförlük yapan bir aile dostumuz vardı.İşinde uzman ve çok tatlı dilli bir kişiydi. Rivayete göre zaman zaman Suna hanımın saçlarını yapar, tatlı diliyle kendisi için bir kamyon alır , kamyonu pirimiyle birlikte paraya dönüştürür ve ailenin uzun süreli geçimini sağlarmış. Ne yazık ki kumar tutkusu gelen paranın çok çabuk erimesine neden olurmuş.

Sonuç olarak böyle sistemin olduğundan bahsediliyor kitapda.

Zamanla talep azalmış, arz artmış pirimler yerini normal karlara , hatta karsızlığa bırakmış.
Şirkete ilk başladığım yıllarda satış sorununu  çözmek için genel müdürümüz 6-7 güçlü bayiyi toplar , uygun şartlarda kamyonları toptan satardı. Bayiler de bir şekilde malı satar, para kazanırlardı.

Mustafa Işıldar’ın ismini ilk o zamanlar duydum.O güçlü bayilerden birisiydi.  Genelde kravatsız gömleği , takım elbisesi ile gelir , o Adana’lı tavrıyla şirket çalışanları ile yakın temas kurar ‘’ yeğenim nasılsın ? ‘’ derdi. O zamanın güçlü bayilerindendi...

Mustafa Işıldar Ford’dan direkt araç alır ve satardı. Sanırım o zamanlar satış imtiyazı ile ilgili açık alan vardı.

1988 yılında Otokoç Yöneticileriyle Amerika’ya gittiğimizde Mustafa abimizde katılmak istemiş ve yönetim gezi programına onunda katılmasına izin vermişti.  New York’a ulaştığımızda havaalanında iki adet limüzin bizi bekliyordu.  İnsan ilişkisi çok yüksekti  bu nedenle Standart Belde genel  müdürü Yomtov bey , aramızda insan ilişkisi en yüksek Mustafa İşıldar , o öne otursun  şöförle sohbet etsin  dedi.

Mustafa beyin İngilizce bilgisi yoktu ancak bir şekilde şöförle iletişime geçti. Şöföründe hoşuna gitmişti. Nereden geliyorsunuz , kimsiniz  gibi soru sormaya başladı.

Merak bu ya , söför eliyle para işareti yaparak otel parasını kim ödüyor diye sordu. Mustafa bey aşağıda kalır mı ? Cevabı gayet anlaşılır oldu

·         Hotel mani , Ford Motor kampani.

İletişim bu kadar basit ve anlaşılır olmuştu. Lisan bilmeye gerek yoktu.

Otele girdiğimizin ertesi günü beni buldu.

‘’ Yeğenim , Bijan diye bir yere gidip elbise alayım dedim , beni içeri almadılar. Beni oraya götürürmüsün ‘’  diye ricada bulundu. Bijan mağazası randevu almadan müşteri kabul etmiyordu. Dönemin Başbakanı Turgut Özal elbiselerini  Bijan’dan alırdı. Bijan ismi bu nedenle Türkiye’de çok lüks bir mağaza olarak biliniyordu.

Bijan’dan Mustafa bey  için randevu aldık ve mağazaya gittik. Mustafa bey iki adet takım elbiseye 3.000 $ vererek satın aldı. O günlerde ciddi paraydı. Çok mutlu olmuştu.

İkna kabiliyeti oldukça ileriydi.

Adana’daki bayisinde ticari ve binek araç satılırdı. Kendisini ziyarete gitmiştim. Konuşurken müşteri geldi ve satış müdürü ile görüşmeye başladı . Alınacak araç belliydi ancak fiyat için hala pazarlık yapılıyordu. Satıcı piyasa fiyatlarının üzerinde bir rakkam söyledi. Müşteri fiyata bir türlü ikna olmuyordu , diğer bayiden ürün satın almak  için kapıya yöneldi. İşte o anda Mustafa abi devreye girdi ve satıcıya yönelik olarak;

·         Oğlum bu fiyata araba satılır mı ? Bizi zarar ettiriyorsun ? Ocağımıza incir ağacı ektin. Şirketi batırmak mı istiyorsun ? Diyerek şiddetle bağırmaya başladı... Belli ki bu Mustafa Işıldar’ın satış tekniğinde uyguladığı B planıydı. Müşteri  aman ne olur ne olmaz diye o fiyattan aracı almaya razı oldu.

Mustafa abinin aynı zamanda İstanbul Nişantaşı’ında bir satış yeri vardı. Genelde binek araba satılırdı. O günlerde Scorpio , Sierra araçlar Ford’dan ithal edilmiş ve satışa verilmişti. Bir gün Mustafa bey beni aradı  ‘’  Yeğenim  Scorpio çalışmıyor. Ne yapalım ? ‘’ diye sorunca hemen geliyoruz  dedim . Yeni teknolojide karbüratörlü araçlar yerini enjeksiyonlu sistemlere  bıraktığı  doksanlı yılların başıydı. Yeni teknoloji  eğitimlerini şirkette ben almış ve arkadaşımız Bektaş ile birlikte sorunlu araçlarda  çok sayıda uygulama yapmıştık ,bu nedenle çözüm sadece ikimizde vardı. Bektaş’ın  işi olması nedeniyle yalnız gittim. Mustafa Işıldar ‘’ Yeğenim sen niye geldin ? Senden başka adam yokmuydu ? ‘’ diye sordu. Gerçekten yoktu.

Sonuçta muhtemel arıza bilgisi  ,ekipman ,yedek parça, doküman bendeydi.

Sorunu çözmeliydim ve çözdüm. O gün Mustafa abi ile daha da yakınlaştık.

Araçlardaki teknoloji gibi bayilerinde yapısı değişiyordu. Plazalaşma dönemi başlamıştı. Yatırım yapmayan devre dışı kalacaktı. Mustafa abi onu anlamıştı. Kendisi Adana ‘da bayi olmak istiyordu.
Bizim Adana’da bayi arayışımız başlamıştı. Genel müdür yardımcımız Can beyle birlikte bayi bulmak için Adana’ya gittik. Yönetim Mustafa beyle çalışmaya pek sıcak bakmıyordu.
Mustafa abi geleceğimizi  öğrenip Mersin yolu üzerinde bir bina almıştı. Beni arayıp ‘’ Okan yeni bina aldım , plaza yapacağım, sizin istediğiniz gibi olacak ‘’ demişti. Kendisini kırmamak için binaya gidip inceledim. İnşaat halinde ancak bayilik hizmeti vermeye  uygun olmayan bir binaydı. Olumlu cevap veremedik.

Mustafa Işıldar’ın bayilik talebi bitmemişti. Sonunda   Işıldar kardeşler olarak Yalova bayi kuruldu.
Şanssızlıklar , bazı sorunlar , talihsiz Roma kazası  , Tahsin –Leyla Işıldar çiftinin vefatı  bayilik işinin daha ileri gitmesine engel oldu.

Mustafa abi kendine meşgale olarak  ikinci el kamyon satışı yapan yer açtı. İşleri iyiydi. Yolum Yalova’ya düştükçe kendisine uğrardım. Yalova Çoşkun balıkçısına gider balık yerdik.

Bu yaz Yalova’da Altın Balık lokantasına gittim.Son yıllarda Mustafa abi bu lokantanın devamlı müşterisiydi.  Benim de  gerek ailece gerekse Mustafa abi ile gittiğim yerdi. Lokantanın ortağı Erdinç eski futbolcudur. Kendisine Mustafa abiyi sordum  ‘’ Bir ara safra kesesi  operasyonu geçirdi , şimdilerde sık geliyor. Bomba gibi maşallah ’’ demişti.

Malesef bu hafta trafik kazası  nedeniyle kaybettik.

Çok önemli bir karakterdi. Bize de yaşanmışlıklar yaşattı.....

Allah rahmet eylesin , nur içinde yatsın.





27 Ocak 2015 Salı

HÜNER ,ÇIRKİNLİKLERDEN GÜZELLİK YARATABİLMEKTİR.







İlker Başbuğ 1980 yılı sonrası Diyarbakır Cezaevi'nde yapılanlar hatadır, keşke yapılmasaydı demiş. Haklıdır , insanlara suçlu da olsa işkence yapılmamalı. Hukuk gereken cezayı vermeli. Ancak maharet, yapılan yanlışlığı anlayıp bir daha yapmamak. Doğru yaşam böyle gelişiyor. Yapılan yanlışlığın bir bedeli oluyor. O zaman bu bedeli Kürt'ler ödedi . Şimdi de onlar Türkiye'ye bedel ödetiyorlar. Toplumsal yaşam , demokrasi böyle birşey , sosyolojik süreç on yılları alıyor.

Sonunda çirkinliklerden  güzellikler doğuyorsa o size bedeli bir şekilde ödenmiş ürün olarak kalıyor.

CHP başkanı Kemal bey dini siyasete alet etmek ihanettir demiş. Haklıdır , ancak bu söylemleri kilişe cümleler yerine içselleştirmek gerekir. Bu konuşmalar tek başına birşey ifade etmez havada kalır ,zemin bulmaz.
İktidar siyasette dini önceliğe koymaktadır. Eğitim ortalaması 6,6 yıl olan halka devamlı dini pompalaması, bir anlamda halkı kandırması, çalışma alanı devlet olması gerekirken devamlı dine girmesi doğru değildir. Diğer taraftan manevi dünya ile uğraşmak için köşesine çekilmesi gerekenlerin , devleti ele geçirme plan ve uygulamaları ibretle izlenmektedir.

Yapılanların ülkemize ne kadar zarar verdiği açıktır. Aslında bu durumu üzülerek değil , sevinerek izlemeliyiz. Yapılanların ne kadar yanlış olduğunu ve tekrarlanmamasını  içselleştirmek gerekir. Aslında unuttuğumuz güzelliklerin hatırlanması açısından önemlidir. Elbette yaşananların da bir bedeli var.Bu bedeli zaman zaman inanan kesim ödüyor zaman zaman inanmayanlar.

Birileri kitabı yazıyor, birileri okuyor,birileri yazılan kitapla hemfikir değil birilerinde kitapla mitapla ilgisi olmayan kitapsızlar. Peki bunları nasıl bir araya getireceksiniz ?

Abuk sabuk politikalar yerine düzgün uygulamalar ortak değer yaratır , değişiklikleri sistemin içine çeker.

Bakın Yunanistan’da yapılan seçimde yeni nesil politikacı çıktı. Ben ateistim , inancım yok dedi ve ortodoks inancı güçlü Yunanistan’ da iktidar oldu. 

Onun inancı kendisini ilgilendirir. Halk adayı ateistliği yaygınlaştırsın diye değil , icraat yaparak kötü durumu iyileştirsin diye  iktidara taşıyor. 

Bizim iktidar rekabetine gireceklerden beklentimiz ülkeyi düze çıkartmalarıdır .

 Evrensel olmayı , demokrasinin gereklerini yerine getirmeyi unutmadan....

24 Ocak 2015 Cumartesi

LA EDRİ








Gençlik yıllarımızda, lise son sınıfta üniversite hazırlık dersanelerine gidilirdi. Bende lise arkadaşlarımla birlikte haftasonları Unkapanı Dersanesi'ne devam ederdim.

Unutamadığım hocalarımızdan biri meşhur Edebiyat öğretmeni merhum Rauf Mutluay'dı. Tanışma  saatlerinde iletişim kurmak için öğrencilere soru ile başlardı.

La edri nedir ?
Bilmiyoruz hocam.
Bravo bildiniz. La edri bilmiyorum demenin Arapça'sıdır.

Öğrenciler şaşkın bir şekilde birbirine bakarlar ve bilmeden ,bilmenin keyfini yaşarlardı.

Aslında bilmemek veya  az kişinin kendi aralarında bildiği lisan ekmek kapısı olmuş.

Sadece biz bilelim , başkaları bilmesede olur. Böylece daha gizemli ve kapalı oluruz demişler herhalde...

Bazı mesleklerde kendi aralarında konuşulan kuş dili oluşmuş.

Örneğin doktorların dilini yalnız eczacılar anlıyor. Zaten az konuşuyorlar ancak onlarda halkın anladığının dışında.. Latince olmalı

Bazı şirketlerde mühendislerin konuşmalarında kısaltmalar var ancak kendileri anlıyorlar... İngilizce olmalı..

Ya hukukçulara ne demeli ? Metinlerde okuyup anlamadığımız bir çok kelime. Osmanlıca olmalı....

Şimdi moda ise siyasetcilerin konuştuğu lisan. AKP Düzce milletvekili İbrahim Korkmaz ve CHP İstanbul milletvekili İhsan Özkeş'in konuşmalarını anlamak mümkün değil . Bilenlerin söylediğine göre birisi peygamber olduğu iddiasında bulunmuş veya onu ima etmiş ,diğeri onu şeytanlıkla suçlamış veya öyle gibi birşey. Tam anlaşılmayan.... Arapça olmalı....

Artık Türkçe'yi bıraktık , sırf pirim yapıyor diye Arapça'ya başladık. Bu bana gelecek günler için düşündürüyor.

Haydi bende bir şeyler yazayım.'' Şuyuu vukuundan beterdir '' Türkçe meali '' Bir şeyin dedikodusunun yapılması gerçekleşmesinden beterdir ''

İnşallah gerçekleşmez ancak şu Arap hayranlığı , irtica dedikoduları  inanın gerçekleşmesinden beter.

Lütfen Kuşdili yerine , halkın dilini konuşalım. Belki birbirimizi anlamak için bir fırsat olur....

www.okanyasan.blogspot.com
www.okanyasan.com


23 Ocak 2015 Cuma

ODTÜ'NÜN SUYU








Sülün Osman hakkında çok şey duymuşuzdur. Hani güzel sözlerle saf vatandaşı kandırıp , Galata Kulesi'ni , şehir hatları gemilerini satmaya çalışın zat - ı muhterem. Hayatta böyle şeyler oluyor. Saf ve temiz insanlar kanmaya musaittir. Hep iyi niyetin hakim olacağına inanırız. Bende dahil milyonlarca saf ve temiz insan Sülün Osman'ın güzel sözlerinin  benzerine kanarak ,devletin anahtarına birilerine teslim ettik.Şimdi anlıyoruz ki anahtarı başkaları da istiyormuş. Onlarda üzülmesin diye anahtarın kopyasını Amerika Pensilvanya'ya  göndermişiz.Dede Korkut  gibi ünlü dağı eritme destanlarından esinlenenler gibi başkaları da  devletin anahtarına talip olmuşlar.Nereden bakarsanız bakın rezillik.

Anahtarı teslim alanlar ise uzun koşma alışkanlıkları olmadığı için 1-2 turu güzel koştukdan sonra , nefesi kesilen atlet misali tökezlemeye başladılar. Herhalde atlet ya iyi konsantre olamamıştır, ya kilosu fazladır yada rakipleri ondan daha iyi hazırlanmıştır. Bizimkileride yalan ,dolan, talan ,hırsızlık ,uğursuzluk ,yandaşlık, rüşvet , egolar , bit olmadan pire olmalar , nufus kullanımı işin yarıda kalmasına neden olarak görülüyor.

Gün geçmesin pislik çıkmasın. İnsanın midesi bulanıyor artık.
Her gün kus her gün kus . Nereye kadar ? Artık mide kalmadı.

Cumhuriyet tarihinde böyle karanlık dönemler görülmedi. Gerçi iktidar sahipleri Cumhuriyeti yok sayarak reklam arası verdikleri için çok üzerinde durmuyorlar.

Şimdi de başka hikaye çıktı. Damat ODTÜ' lü mühendisim diye kızı tavlamış , amca ilimden ,bilimden sorumlu bakan artık kıyak yapmazsa olmaz .Hemen ilimle,bilimle ilgili bir kuruluşa  sokulmuş. Işık hızıyla 4 ayda evet  sadece 4 ayda  ( rakkamla dört ,yanlış anlaşma olmasın ) o devlet dairesine müdür yapılıyor. Hemde e-imza gibi güvenirliği üst seviye yerin başına getiriliyor.

Üçgen , dörtgen, teğet, paralel gibi geometrik araştırmalar neticesinde şans eseri adamın ÖDTÜ'nün suyunu bile içmediği anlaşılıyor. Meğerse diplomayı kendi yapmış. Olabilir adam uyanık olabilir .Belki hobisi sahte diploma yapmak ,sahte para basmaktır ne diyelim ?  Siyaset kullanarak adamı müdür yaparsan sana birileri sorar ey bakan , sende dahlim yoktu dersin.
Sen bu adamı bakanlığın kuruluşuna yerleştirmediysen , bu adamı alanlar senin hatırın için diplomayı incelemediyseler , sonrada bu adamı sırf sana yaranalım diye dört ayda müdür yapmadılarsa bende Çinli'yim.

Şimdi istediğin kadar bilgim yoktu de. Kamu artık biliyor ki DÖRTLÜ çetenin permütasyonları  sistemin içinde çok geniş bir şekilde kol geziyor.

Hadi biz salaktık , Sülün Osman gibi bizi kandırdınız. Artık biraz zor , belki başka Sülün Osman'lar gerekecek. Belki de biz bu salaklığa devam edeceksek hani o satmaya çalıştığınız Galata Kulesi'nden kendimizi atmamız.....

Bir arkadaşımız annesi vefat etmiş ,Allah rahmet eylesin . Cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı'ndan kalkacak. Hani oralar da satılmadan , talan edilmeden ,birilerine peşkeş çekilmeden  önce öğle namazına yetişmeye çalışır ,Cuma namazımızı kılarız.

Hayırlı Cuma' lar olsun.........

11 Ocak 2015 Pazar

AYRIMCILIK ,YOKSULLUK ,CEHALET








Güzel günlerdi onlar.... Bilginin ,tecrubenin ,donanımın , insanın değerli olduğu yıllar...

Kendimizi geliştirmek için düzenli eğitim alır ve aldığımız bilgileri işimizde kullanırdık.

Uzmanlık alanımız otomotiv , satışsonrası ve otomotiv ekipmanları olduğu için bir yıl Frankurt'a Automechanica diğer yıl ise Paris Equip Auto'ya katılır kendimizi güncellerdik.

Yıl 1997... Paris'e gideceğiz ancak terör hortlamış , bombalamalar ,çok sayıda ölümlü terörist saldırılar gündemde. Korku dağları sarmış .Paris'e gitmek yürek istiyor.

Kararımızı vermiştik terör bizi mi bulacaktı ? Zaten yıllarca içinde yaşamıştık. Umursamadan gittim.
Charles De Gaulle Havaalanı'nında olağanüstü güvenlik vardı. Belli ki Fransız halkı korku içindeydi.

Equip Auto Fuarı Avrupa'nın sayılı fuarlarından olması, çok sayıda imalatcı , ekipman temsilcisi görev yapması nedeniyle çok kişi ile görüşme  ilk gün bizi  inanılmaz yormuştu.

Türkiye'den tanıdığım bir dostum beni akşam yemeğine davet etti. Önce Eiffel kulesine çıkar sonrada yemek yeriz dedi. Kabul ettim ancak yorgunluk tavan yapmıştı. Hani derler ya, ayaklarıma kara sular inmişti ,işte tam öyle. Eiffel'e çıktık ancak beni davet edenler de çok yorgundu. Onlarda daha fazla dayanamadı. Yemek yiyelim dendi ve Eiffel'in aşağısında lüks bir lokantaya gidildi. Lokantaya girmeden kapıdaki menü listesine baktım fiyatlar astronomikti. Adam başı 150 € cıvarına denk gelen FF fiyatlandırması vardı. Parayı ben vermeyecektim ancak bana çok pahalı geldi. Daveti yapan dostuma buraya değil daha mutevazı bir yere gidelim ricasında bulundum.Onlarda önerimi mantıklı buldular ve balık lokantaları ile ünlü Montparnasse'ın yolunu tuttuk.

Fransız lokantalarının randevusuz müşteri kabul etmeme gibi genel kuralı vardır. Elini sallayan her müşteriyi kabul etmezler. Bizde öyle olmuştuk. Lokantayı bulmuş , içeri girmiş ancak boş masa bulamamıştık. Bu durum canımızı sıkmıştı. Ancak yorgunluk , acıkmışlık nedeniyle görevliye masa ayarlaması konusunda ısrarcı olduk. Bir süre barda içki almamızı , masa ayarlayacaklarını söyleyince çok sevindik .

Garsonun bilgilendirmesiyle masaya geçtik. Başlangıçları ,balıkları ,tatlıları ve içkileri ısmarladık. Hele hele soğutulmuş beyaz şarabı yudumlamaya başladığımızda keyfimiz yerine gelmişti. Başlangıç olarak buz üzerinde karides, istiridye, midye ,siyah havyar , tereyağ olan geniş kabuklu tabağı geldi. Görünüş çok güzeldi.Bir yandan kabuklular diğer yandan beyaz şarap gerçekten beklediğimize değiyor galiba derken istenmeyen birşey oldu;
Beni davet eden dostum aniden fenalaştı, yüzü bembeyaz oldu ve yere düştü. Belli ki sıkıntı büyüktü. Hiç unutmuyorum eşi içinde buzlu olan kocaman surahi suyu yerde yatan kocasına boşalttı. Neden yaptı bilemiyorum ancak panik haliydi herhalde. Bizde panik içindeydik.

Tesadüf lokantada müşterilerden iki kişi doktordu müdahale ettiler ancak bilinç kapalıydı. Aradan 2-3 dakika ya geçti ya geçmedi ,kapıdan ellerinde oksijen tüpleri ,başlarında metal renkli kaskları,üzerlerinde mavi tulumları olan sağlık görevlileri girdi ve hemen hastaya acil müdahale ettiler ve ambulansa koyarak hastaneye götürdüler.

Sonradan öğrendik özellikle turist yoğun bölgelerde sağlık sorunu çok olması nedeniyle,  böyle bir sektör oluşmuş ve sağlık hizmetinden para kazanmak için acil yardım,  girişim metodu olmuş. Neyse iyi de olmuş..

Beni ambulansa almadılar ve otelin yolunu tuttum. Acaba ne oldu diye merak içinde uyuyamadım. O dönemlerde cep telefonu dolayısı ile iletişim yoktu.

Ben bu karışık duygularla sabahı zor ettim.

Yorgunluk , merak ,endişe birbiri ardına gelince o dönemlerde yoğun yaşadığım gut atağını başladı. Kilitlenmiştim. Ne fuarın ikinci gününe gidebiliyor nede kahvaltı için otelin lokantasına gidebiliyordum.
Tam iki gün otel odasında endişe ile yattım. Sonunda iyi haber geldi. Hasta iyileşmiş ,kendine gelmişti.

Bu çok güzel bir haber oldu.

Havaalanına gitmek için otel resepsiyonundan taksi çağırması istedim. Taksici geldi bavulumu aldı.Yürüyemediğimi görünce yardımcı oldu ve bana el hareketiyle arka koltukta yatmamı önerdi.Arka koltuğa boylu boyunca uzandım.

İlginçlikler bir türlü yakamı bırakmıyordu. Şoför Portekiz'liydi İngilizce ve Fransızca bilmiyordu.Gerçi bende fransızca bilmiyordum ancak adam lisan bilmeden Paris'te taksi şöfürlüğü yapıyordu.

Havaalanına geldik kontuarda bilet işimizi hallettik .Görevliler tekerlekli iskemle vermek istediler ben daha kolay olması nedeniyle yerde oturup beklemeyi tercih ettim. Bu arada terör nedeniyle tedbir alan polisler ve köpekleri etrafta dolaşıyorlardı. Köpekler beni koklamaya başlayınca polislerin sorularına muhatap oldum. Neyse ki iş uzamadı bende İstanbul'a uçtum...

Aradan yıllar geçmesine rağmen terör tehditi giderek büyüyor. Bir yanda Pakistan , diğer yanda İŞİD , El Kaide, Irak ,Suriye  ve Avrupa'daki dine dayalı tehdit unsurları...

Acaba neden ?

Herhalde  ayrımcılık , yoksulluk ,cehalet......

Şanslıyız ki  yaşadığımız topraklarda bunlar yok....