1 Şubat 2015 Pazar

HOTEL MANİ , FORD MOTOR KAMPANİ





Kitap yazmak uzmanlık işidir.  Kaliteli yazarların yazdığı kitapları okumak  insana keyif veriyor, ufkunu genişletiyor. Benim gibi kitap yazmaya soyunmuş  amatörlerin işi kolay değil.  Alt yapılı olmak, iyi araştırmak, konu ile ilgili belgelere ulaşmak , iyi bir arşiv oluşturmak, çok çalışmak, eli kalem tutmak.

Emekli olunca işimiz azalacağına çoğaldı. Hanımın düzenli emirleri ; alıverişe gidiyoruz, doktora gidiyoruz, sinemaya gidiyoruz. Birde ilişkide olduğum kuruluşların eğitim ,konferans, panel davetleri olunca  kitap yazmaya yeterli  vakit ayıramıyorum.

Geçenlerde kitap üzerinde çalışayım , bazı arkadaşlarla ropörtaj yapayım, ilham verecek kitapları okuyayım diyerek adaya gittim.

Bir yandan Bernar Nahum’un yazdığı ‘’ Koç’ta 44 yılım’’ kitabını okurken diğer  yandan arkadaşlarımı aramaya başladım.

Eski bölge müdürlerinden   Murat Taşkın  bilgi alacağım önemli  kişilerden birisidir. Kendisini aradım.

·         Murat selam ,nasılsın ?
·         Gayet iyiyim. Kitap okuyorum.
·         Hangi Kitap
·         Bernar Nahum’un ‘’ Koç’ta 44 yılım ‘’
·         Yapma yahu . Bende şimdi  aynı kitabı okuyorum. İnanmıyorum.

1988 yılında yazılan kitabı aynı anda okuyorduk.  Herhalde kitabın veya kitapda anlatılan felsefenin biz eskiler için ifade ettiği farklı anlam vardı.

Kitabın bir bölümünde talebin fazlalığı nedeniyle  yetmişli – seksenli yıllarda kamyon işinin ne kadar prim yaptığı anlatılıyordu. Bildiğimiz kadarı ile kamyon almak isteyen en az bir kamyon parası kadar ilave para ödemesi gerekiyordu.

Lastiksiz, aküsüz kamyon satışlarının yapıldığı dönemler...

Benimde tanıdığım Fehmi  isminde Nişantaşı'nda kuaförlük yapan bir aile dostumuz vardı.İşinde uzman ve çok tatlı dilli bir kişiydi. Rivayete göre zaman zaman Suna hanımın saçlarını yapar, tatlı diliyle kendisi için bir kamyon alır , kamyonu pirimiyle birlikte paraya dönüştürür ve ailenin uzun süreli geçimini sağlarmış. Ne yazık ki kumar tutkusu gelen paranın çok çabuk erimesine neden olurmuş.

Sonuç olarak böyle sistemin olduğundan bahsediliyor kitapda.

Zamanla talep azalmış, arz artmış pirimler yerini normal karlara , hatta karsızlığa bırakmış.
Şirkete ilk başladığım yıllarda satış sorununu  çözmek için genel müdürümüz 6-7 güçlü bayiyi toplar , uygun şartlarda kamyonları toptan satardı. Bayiler de bir şekilde malı satar, para kazanırlardı.

Mustafa Işıldar’ın ismini ilk o zamanlar duydum.O güçlü bayilerden birisiydi.  Genelde kravatsız gömleği , takım elbisesi ile gelir , o Adana’lı tavrıyla şirket çalışanları ile yakın temas kurar ‘’ yeğenim nasılsın ? ‘’ derdi. O zamanın güçlü bayilerindendi...

Mustafa Işıldar Ford’dan direkt araç alır ve satardı. Sanırım o zamanlar satış imtiyazı ile ilgili açık alan vardı.

1988 yılında Otokoç Yöneticileriyle Amerika’ya gittiğimizde Mustafa abimizde katılmak istemiş ve yönetim gezi programına onunda katılmasına izin vermişti.  New York’a ulaştığımızda havaalanında iki adet limüzin bizi bekliyordu.  İnsan ilişkisi çok yüksekti  bu nedenle Standart Belde genel  müdürü Yomtov bey , aramızda insan ilişkisi en yüksek Mustafa İşıldar , o öne otursun  şöförle sohbet etsin  dedi.

Mustafa beyin İngilizce bilgisi yoktu ancak bir şekilde şöförle iletişime geçti. Şöföründe hoşuna gitmişti. Nereden geliyorsunuz , kimsiniz  gibi soru sormaya başladı.

Merak bu ya , söför eliyle para işareti yaparak otel parasını kim ödüyor diye sordu. Mustafa bey aşağıda kalır mı ? Cevabı gayet anlaşılır oldu

·         Hotel mani , Ford Motor kampani.

İletişim bu kadar basit ve anlaşılır olmuştu. Lisan bilmeye gerek yoktu.

Otele girdiğimizin ertesi günü beni buldu.

‘’ Yeğenim , Bijan diye bir yere gidip elbise alayım dedim , beni içeri almadılar. Beni oraya götürürmüsün ‘’  diye ricada bulundu. Bijan mağazası randevu almadan müşteri kabul etmiyordu. Dönemin Başbakanı Turgut Özal elbiselerini  Bijan’dan alırdı. Bijan ismi bu nedenle Türkiye’de çok lüks bir mağaza olarak biliniyordu.

Bijan’dan Mustafa bey  için randevu aldık ve mağazaya gittik. Mustafa bey iki adet takım elbiseye 3.000 $ vererek satın aldı. O günlerde ciddi paraydı. Çok mutlu olmuştu.

İkna kabiliyeti oldukça ileriydi.

Adana’daki bayisinde ticari ve binek araç satılırdı. Kendisini ziyarete gitmiştim. Konuşurken müşteri geldi ve satış müdürü ile görüşmeye başladı . Alınacak araç belliydi ancak fiyat için hala pazarlık yapılıyordu. Satıcı piyasa fiyatlarının üzerinde bir rakkam söyledi. Müşteri fiyata bir türlü ikna olmuyordu , diğer bayiden ürün satın almak  için kapıya yöneldi. İşte o anda Mustafa abi devreye girdi ve satıcıya yönelik olarak;

·         Oğlum bu fiyata araba satılır mı ? Bizi zarar ettiriyorsun ? Ocağımıza incir ağacı ektin. Şirketi batırmak mı istiyorsun ? Diyerek şiddetle bağırmaya başladı... Belli ki bu Mustafa Işıldar’ın satış tekniğinde uyguladığı B planıydı. Müşteri  aman ne olur ne olmaz diye o fiyattan aracı almaya razı oldu.

Mustafa abinin aynı zamanda İstanbul Nişantaşı’ında bir satış yeri vardı. Genelde binek araba satılırdı. O günlerde Scorpio , Sierra araçlar Ford’dan ithal edilmiş ve satışa verilmişti. Bir gün Mustafa bey beni aradı  ‘’  Yeğenim  Scorpio çalışmıyor. Ne yapalım ? ‘’ diye sorunca hemen geliyoruz  dedim . Yeni teknolojide karbüratörlü araçlar yerini enjeksiyonlu sistemlere  bıraktığı  doksanlı yılların başıydı. Yeni teknoloji  eğitimlerini şirkette ben almış ve arkadaşımız Bektaş ile birlikte sorunlu araçlarda  çok sayıda uygulama yapmıştık ,bu nedenle çözüm sadece ikimizde vardı. Bektaş’ın  işi olması nedeniyle yalnız gittim. Mustafa Işıldar ‘’ Yeğenim sen niye geldin ? Senden başka adam yokmuydu ? ‘’ diye sordu. Gerçekten yoktu.

Sonuçta muhtemel arıza bilgisi  ,ekipman ,yedek parça, doküman bendeydi.

Sorunu çözmeliydim ve çözdüm. O gün Mustafa abi ile daha da yakınlaştık.

Araçlardaki teknoloji gibi bayilerinde yapısı değişiyordu. Plazalaşma dönemi başlamıştı. Yatırım yapmayan devre dışı kalacaktı. Mustafa abi onu anlamıştı. Kendisi Adana ‘da bayi olmak istiyordu.
Bizim Adana’da bayi arayışımız başlamıştı. Genel müdür yardımcımız Can beyle birlikte bayi bulmak için Adana’ya gittik. Yönetim Mustafa beyle çalışmaya pek sıcak bakmıyordu.
Mustafa abi geleceğimizi  öğrenip Mersin yolu üzerinde bir bina almıştı. Beni arayıp ‘’ Okan yeni bina aldım , plaza yapacağım, sizin istediğiniz gibi olacak ‘’ demişti. Kendisini kırmamak için binaya gidip inceledim. İnşaat halinde ancak bayilik hizmeti vermeye  uygun olmayan bir binaydı. Olumlu cevap veremedik.

Mustafa Işıldar’ın bayilik talebi bitmemişti. Sonunda   Işıldar kardeşler olarak Yalova bayi kuruldu.
Şanssızlıklar , bazı sorunlar , talihsiz Roma kazası  , Tahsin –Leyla Işıldar çiftinin vefatı  bayilik işinin daha ileri gitmesine engel oldu.

Mustafa abi kendine meşgale olarak  ikinci el kamyon satışı yapan yer açtı. İşleri iyiydi. Yolum Yalova’ya düştükçe kendisine uğrardım. Yalova Çoşkun balıkçısına gider balık yerdik.

Bu yaz Yalova’da Altın Balık lokantasına gittim.Son yıllarda Mustafa abi bu lokantanın devamlı müşterisiydi.  Benim de  gerek ailece gerekse Mustafa abi ile gittiğim yerdi. Lokantanın ortağı Erdinç eski futbolcudur. Kendisine Mustafa abiyi sordum  ‘’ Bir ara safra kesesi  operasyonu geçirdi , şimdilerde sık geliyor. Bomba gibi maşallah ’’ demişti.

Malesef bu hafta trafik kazası  nedeniyle kaybettik.

Çok önemli bir karakterdi. Bize de yaşanmışlıklar yaşattı.....

Allah rahmet eylesin , nur içinde yatsın.





27 Ocak 2015 Salı

HÜNER ,ÇIRKİNLİKLERDEN GÜZELLİK YARATABİLMEKTİR.







İlker Başbuğ 1980 yılı sonrası Diyarbakır Cezaevi'nde yapılanlar hatadır, keşke yapılmasaydı demiş. Haklıdır , insanlara suçlu da olsa işkence yapılmamalı. Hukuk gereken cezayı vermeli. Ancak maharet, yapılan yanlışlığı anlayıp bir daha yapmamak. Doğru yaşam böyle gelişiyor. Yapılan yanlışlığın bir bedeli oluyor. O zaman bu bedeli Kürt'ler ödedi . Şimdi de onlar Türkiye'ye bedel ödetiyorlar. Toplumsal yaşam , demokrasi böyle birşey , sosyolojik süreç on yılları alıyor.

Sonunda çirkinliklerden  güzellikler doğuyorsa o size bedeli bir şekilde ödenmiş ürün olarak kalıyor.

CHP başkanı Kemal bey dini siyasete alet etmek ihanettir demiş. Haklıdır , ancak bu söylemleri kilişe cümleler yerine içselleştirmek gerekir. Bu konuşmalar tek başına birşey ifade etmez havada kalır ,zemin bulmaz.
İktidar siyasette dini önceliğe koymaktadır. Eğitim ortalaması 6,6 yıl olan halka devamlı dini pompalaması, bir anlamda halkı kandırması, çalışma alanı devlet olması gerekirken devamlı dine girmesi doğru değildir. Diğer taraftan manevi dünya ile uğraşmak için köşesine çekilmesi gerekenlerin , devleti ele geçirme plan ve uygulamaları ibretle izlenmektedir.

Yapılanların ülkemize ne kadar zarar verdiği açıktır. Aslında bu durumu üzülerek değil , sevinerek izlemeliyiz. Yapılanların ne kadar yanlış olduğunu ve tekrarlanmamasını  içselleştirmek gerekir. Aslında unuttuğumuz güzelliklerin hatırlanması açısından önemlidir. Elbette yaşananların da bir bedeli var.Bu bedeli zaman zaman inanan kesim ödüyor zaman zaman inanmayanlar.

Birileri kitabı yazıyor, birileri okuyor,birileri yazılan kitapla hemfikir değil birilerinde kitapla mitapla ilgisi olmayan kitapsızlar. Peki bunları nasıl bir araya getireceksiniz ?

Abuk sabuk politikalar yerine düzgün uygulamalar ortak değer yaratır , değişiklikleri sistemin içine çeker.

Bakın Yunanistan’da yapılan seçimde yeni nesil politikacı çıktı. Ben ateistim , inancım yok dedi ve ortodoks inancı güçlü Yunanistan’ da iktidar oldu. 

Onun inancı kendisini ilgilendirir. Halk adayı ateistliği yaygınlaştırsın diye değil , icraat yaparak kötü durumu iyileştirsin diye  iktidara taşıyor. 

Bizim iktidar rekabetine gireceklerden beklentimiz ülkeyi düze çıkartmalarıdır .

 Evrensel olmayı , demokrasinin gereklerini yerine getirmeyi unutmadan....

24 Ocak 2015 Cumartesi

LA EDRİ








Gençlik yıllarımızda, lise son sınıfta üniversite hazırlık dersanelerine gidilirdi. Bende lise arkadaşlarımla birlikte haftasonları Unkapanı Dersanesi'ne devam ederdim.

Unutamadığım hocalarımızdan biri meşhur Edebiyat öğretmeni merhum Rauf Mutluay'dı. Tanışma  saatlerinde iletişim kurmak için öğrencilere soru ile başlardı.

La edri nedir ?
Bilmiyoruz hocam.
Bravo bildiniz. La edri bilmiyorum demenin Arapça'sıdır.

Öğrenciler şaşkın bir şekilde birbirine bakarlar ve bilmeden ,bilmenin keyfini yaşarlardı.

Aslında bilmemek veya  az kişinin kendi aralarında bildiği lisan ekmek kapısı olmuş.

Sadece biz bilelim , başkaları bilmesede olur. Böylece daha gizemli ve kapalı oluruz demişler herhalde...

Bazı mesleklerde kendi aralarında konuşulan kuş dili oluşmuş.

Örneğin doktorların dilini yalnız eczacılar anlıyor. Zaten az konuşuyorlar ancak onlarda halkın anladığının dışında.. Latince olmalı

Bazı şirketlerde mühendislerin konuşmalarında kısaltmalar var ancak kendileri anlıyorlar... İngilizce olmalı..

Ya hukukçulara ne demeli ? Metinlerde okuyup anlamadığımız bir çok kelime. Osmanlıca olmalı....

Şimdi moda ise siyasetcilerin konuştuğu lisan. AKP Düzce milletvekili İbrahim Korkmaz ve CHP İstanbul milletvekili İhsan Özkeş'in konuşmalarını anlamak mümkün değil . Bilenlerin söylediğine göre birisi peygamber olduğu iddiasında bulunmuş veya onu ima etmiş ,diğeri onu şeytanlıkla suçlamış veya öyle gibi birşey. Tam anlaşılmayan.... Arapça olmalı....

Artık Türkçe'yi bıraktık , sırf pirim yapıyor diye Arapça'ya başladık. Bu bana gelecek günler için düşündürüyor.

Haydi bende bir şeyler yazayım.'' Şuyuu vukuundan beterdir '' Türkçe meali '' Bir şeyin dedikodusunun yapılması gerçekleşmesinden beterdir ''

İnşallah gerçekleşmez ancak şu Arap hayranlığı , irtica dedikoduları  inanın gerçekleşmesinden beter.

Lütfen Kuşdili yerine , halkın dilini konuşalım. Belki birbirimizi anlamak için bir fırsat olur....

www.okanyasan.blogspot.com
www.okanyasan.com


23 Ocak 2015 Cuma

ODTÜ'NÜN SUYU








Sülün Osman hakkında çok şey duymuşuzdur. Hani güzel sözlerle saf vatandaşı kandırıp , Galata Kulesi'ni , şehir hatları gemilerini satmaya çalışın zat - ı muhterem. Hayatta böyle şeyler oluyor. Saf ve temiz insanlar kanmaya musaittir. Hep iyi niyetin hakim olacağına inanırız. Bende dahil milyonlarca saf ve temiz insan Sülün Osman'ın güzel sözlerinin  benzerine kanarak ,devletin anahtarına birilerine teslim ettik.Şimdi anlıyoruz ki anahtarı başkaları da istiyormuş. Onlarda üzülmesin diye anahtarın kopyasını Amerika Pensilvanya'ya  göndermişiz.Dede Korkut  gibi ünlü dağı eritme destanlarından esinlenenler gibi başkaları da  devletin anahtarına talip olmuşlar.Nereden bakarsanız bakın rezillik.

Anahtarı teslim alanlar ise uzun koşma alışkanlıkları olmadığı için 1-2 turu güzel koştukdan sonra , nefesi kesilen atlet misali tökezlemeye başladılar. Herhalde atlet ya iyi konsantre olamamıştır, ya kilosu fazladır yada rakipleri ondan daha iyi hazırlanmıştır. Bizimkileride yalan ,dolan, talan ,hırsızlık ,uğursuzluk ,yandaşlık, rüşvet , egolar , bit olmadan pire olmalar , nufus kullanımı işin yarıda kalmasına neden olarak görülüyor.

Gün geçmesin pislik çıkmasın. İnsanın midesi bulanıyor artık.
Her gün kus her gün kus . Nereye kadar ? Artık mide kalmadı.

Cumhuriyet tarihinde böyle karanlık dönemler görülmedi. Gerçi iktidar sahipleri Cumhuriyeti yok sayarak reklam arası verdikleri için çok üzerinde durmuyorlar.

Şimdi de başka hikaye çıktı. Damat ODTÜ' lü mühendisim diye kızı tavlamış , amca ilimden ,bilimden sorumlu bakan artık kıyak yapmazsa olmaz .Hemen ilimle,bilimle ilgili bir kuruluşa  sokulmuş. Işık hızıyla 4 ayda evet  sadece 4 ayda  ( rakkamla dört ,yanlış anlaşma olmasın ) o devlet dairesine müdür yapılıyor. Hemde e-imza gibi güvenirliği üst seviye yerin başına getiriliyor.

Üçgen , dörtgen, teğet, paralel gibi geometrik araştırmalar neticesinde şans eseri adamın ÖDTÜ'nün suyunu bile içmediği anlaşılıyor. Meğerse diplomayı kendi yapmış. Olabilir adam uyanık olabilir .Belki hobisi sahte diploma yapmak ,sahte para basmaktır ne diyelim ?  Siyaset kullanarak adamı müdür yaparsan sana birileri sorar ey bakan , sende dahlim yoktu dersin.
Sen bu adamı bakanlığın kuruluşuna yerleştirmediysen , bu adamı alanlar senin hatırın için diplomayı incelemediyseler , sonrada bu adamı sırf sana yaranalım diye dört ayda müdür yapmadılarsa bende Çinli'yim.

Şimdi istediğin kadar bilgim yoktu de. Kamu artık biliyor ki DÖRTLÜ çetenin permütasyonları  sistemin içinde çok geniş bir şekilde kol geziyor.

Hadi biz salaktık , Sülün Osman gibi bizi kandırdınız. Artık biraz zor , belki başka Sülün Osman'lar gerekecek. Belki de biz bu salaklığa devam edeceksek hani o satmaya çalıştığınız Galata Kulesi'nden kendimizi atmamız.....

Bir arkadaşımız annesi vefat etmiş ,Allah rahmet eylesin . Cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı'ndan kalkacak. Hani oralar da satılmadan , talan edilmeden ,birilerine peşkeş çekilmeden  önce öğle namazına yetişmeye çalışır ,Cuma namazımızı kılarız.

Hayırlı Cuma' lar olsun.........

11 Ocak 2015 Pazar

AYRIMCILIK ,YOKSULLUK ,CEHALET








Güzel günlerdi onlar.... Bilginin ,tecrubenin ,donanımın , insanın değerli olduğu yıllar...

Kendimizi geliştirmek için düzenli eğitim alır ve aldığımız bilgileri işimizde kullanırdık.

Uzmanlık alanımız otomotiv , satışsonrası ve otomotiv ekipmanları olduğu için bir yıl Frankurt'a Automechanica diğer yıl ise Paris Equip Auto'ya katılır kendimizi güncellerdik.

Yıl 1997... Paris'e gideceğiz ancak terör hortlamış , bombalamalar ,çok sayıda ölümlü terörist saldırılar gündemde. Korku dağları sarmış .Paris'e gitmek yürek istiyor.

Kararımızı vermiştik terör bizi mi bulacaktı ? Zaten yıllarca içinde yaşamıştık. Umursamadan gittim.
Charles De Gaulle Havaalanı'nında olağanüstü güvenlik vardı. Belli ki Fransız halkı korku içindeydi.

Equip Auto Fuarı Avrupa'nın sayılı fuarlarından olması, çok sayıda imalatcı , ekipman temsilcisi görev yapması nedeniyle çok kişi ile görüşme  ilk gün bizi  inanılmaz yormuştu.

Türkiye'den tanıdığım bir dostum beni akşam yemeğine davet etti. Önce Eiffel kulesine çıkar sonrada yemek yeriz dedi. Kabul ettim ancak yorgunluk tavan yapmıştı. Hani derler ya, ayaklarıma kara sular inmişti ,işte tam öyle. Eiffel'e çıktık ancak beni davet edenler de çok yorgundu. Onlarda daha fazla dayanamadı. Yemek yiyelim dendi ve Eiffel'in aşağısında lüks bir lokantaya gidildi. Lokantaya girmeden kapıdaki menü listesine baktım fiyatlar astronomikti. Adam başı 150 € cıvarına denk gelen FF fiyatlandırması vardı. Parayı ben vermeyecektim ancak bana çok pahalı geldi. Daveti yapan dostuma buraya değil daha mutevazı bir yere gidelim ricasında bulundum.Onlarda önerimi mantıklı buldular ve balık lokantaları ile ünlü Montparnasse'ın yolunu tuttuk.

Fransız lokantalarının randevusuz müşteri kabul etmeme gibi genel kuralı vardır. Elini sallayan her müşteriyi kabul etmezler. Bizde öyle olmuştuk. Lokantayı bulmuş , içeri girmiş ancak boş masa bulamamıştık. Bu durum canımızı sıkmıştı. Ancak yorgunluk , acıkmışlık nedeniyle görevliye masa ayarlaması konusunda ısrarcı olduk. Bir süre barda içki almamızı , masa ayarlayacaklarını söyleyince çok sevindik .

Garsonun bilgilendirmesiyle masaya geçtik. Başlangıçları ,balıkları ,tatlıları ve içkileri ısmarladık. Hele hele soğutulmuş beyaz şarabı yudumlamaya başladığımızda keyfimiz yerine gelmişti. Başlangıç olarak buz üzerinde karides, istiridye, midye ,siyah havyar , tereyağ olan geniş kabuklu tabağı geldi. Görünüş çok güzeldi.Bir yandan kabuklular diğer yandan beyaz şarap gerçekten beklediğimize değiyor galiba derken istenmeyen birşey oldu;
Beni davet eden dostum aniden fenalaştı, yüzü bembeyaz oldu ve yere düştü. Belli ki sıkıntı büyüktü. Hiç unutmuyorum eşi içinde buzlu olan kocaman surahi suyu yerde yatan kocasına boşalttı. Neden yaptı bilemiyorum ancak panik haliydi herhalde. Bizde panik içindeydik.

Tesadüf lokantada müşterilerden iki kişi doktordu müdahale ettiler ancak bilinç kapalıydı. Aradan 2-3 dakika ya geçti ya geçmedi ,kapıdan ellerinde oksijen tüpleri ,başlarında metal renkli kaskları,üzerlerinde mavi tulumları olan sağlık görevlileri girdi ve hemen hastaya acil müdahale ettiler ve ambulansa koyarak hastaneye götürdüler.

Sonradan öğrendik özellikle turist yoğun bölgelerde sağlık sorunu çok olması nedeniyle,  böyle bir sektör oluşmuş ve sağlık hizmetinden para kazanmak için acil yardım,  girişim metodu olmuş. Neyse iyi de olmuş..

Beni ambulansa almadılar ve otelin yolunu tuttum. Acaba ne oldu diye merak içinde uyuyamadım. O dönemlerde cep telefonu dolayısı ile iletişim yoktu.

Ben bu karışık duygularla sabahı zor ettim.

Yorgunluk , merak ,endişe birbiri ardına gelince o dönemlerde yoğun yaşadığım gut atağını başladı. Kilitlenmiştim. Ne fuarın ikinci gününe gidebiliyor nede kahvaltı için otelin lokantasına gidebiliyordum.
Tam iki gün otel odasında endişe ile yattım. Sonunda iyi haber geldi. Hasta iyileşmiş ,kendine gelmişti.

Bu çok güzel bir haber oldu.

Havaalanına gitmek için otel resepsiyonundan taksi çağırması istedim. Taksici geldi bavulumu aldı.Yürüyemediğimi görünce yardımcı oldu ve bana el hareketiyle arka koltukta yatmamı önerdi.Arka koltuğa boylu boyunca uzandım.

İlginçlikler bir türlü yakamı bırakmıyordu. Şoför Portekiz'liydi İngilizce ve Fransızca bilmiyordu.Gerçi bende fransızca bilmiyordum ancak adam lisan bilmeden Paris'te taksi şöfürlüğü yapıyordu.

Havaalanına geldik kontuarda bilet işimizi hallettik .Görevliler tekerlekli iskemle vermek istediler ben daha kolay olması nedeniyle yerde oturup beklemeyi tercih ettim. Bu arada terör nedeniyle tedbir alan polisler ve köpekleri etrafta dolaşıyorlardı. Köpekler beni koklamaya başlayınca polislerin sorularına muhatap oldum. Neyse ki iş uzamadı bende İstanbul'a uçtum...

Aradan yıllar geçmesine rağmen terör tehditi giderek büyüyor. Bir yanda Pakistan , diğer yanda İŞİD , El Kaide, Irak ,Suriye  ve Avrupa'daki dine dayalı tehdit unsurları...

Acaba neden ?

Herhalde  ayrımcılık , yoksulluk ,cehalet......

Şanslıyız ki  yaşadığımız topraklarda bunlar yok....

5 Kasım 2014 Çarşamba

KURT PUSLU HAVAYI SEVERMİŞ






Kurt puslu havayı severmiş.  Anlamı ise gizli ve kötü niyeti olanların,  karışık durumlardan fırsat yakalama  isteğidir.

Karıştır , uzaktan izle, sonra ortaya çık.....

Neden olmasın bu da bir strateji . Hemde üzerinde çalışılmış bir strateji.

Özellikle 1980 ihtilalini yönetenler için  Amerika ile birlikte hareket edildiği , terörün acı sonuçlarının ve kötü ekonomik gidişat beklendiği  iddia edildi.

Daha önce sıkıyönetim vardı neden terör önlenmedi ?  diye çok soruldu.

Bu iddialar ispatlanamadı . Gün oldu ihtilali yapanlar koruma altına alındı . Sonradan düzenlemeler yapıldı ancak artık çok geç oldu.

Kenan Evren ve arkadaşlarıyla ilgili akıllarda hep bir soru işareti kaldı.

Müdahale için puslu hava mı beklendi  ?

Tayyip beyin kazandığı cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası halkın bir kısmında müthiş bir karamsarlık oldu;

·         Demokratlar ,Cumhuriyetciler, Sosyalistler için artık  iktidar olmak uzun yıllar hayal ...
·         Kısa zamanda memlekete şeriat düzeni gelir..... Hilafet hortlar , dediler..

Böyle düşünen kişiler pek  haksız değiller. Gerçekten gidişatı parlak görmek mümkün değil .

Peki ne yapmak  gerek ? Nasıl değişim olacak ? Demokratik yollarla iktidar nasıl

değişecek  ?

Zaman zaman bende onlara dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyorum.

Halk iktidardan ne bekler ? Liderden ne bekler ?

Temel olarak iki konu çok önemlidir ;

·         Ekonominin iyi gitmesi.
·         Liderlerin halka umut vermesi.

Liderlerin ağzı torba değil ki büzesin !!! 

Sallarlar,sallarlar, konuşurlar hele iyi bir hatipsen ve  karşındaki kitle sorgulayıcı değilse halkı ikna etmek kolaydır. Ancak ekonominin göstergeleri vardır. Zaman zaman çarpıtmaya çalışırsın ancak bir yerde bıçak kemiğe dayanınca iyi hatip de olsan kimseyi ikna edemezsin.

Çorba kaynamayınca evin çocukları , hanımı ne seni tanır nede senin iktidarını. Bu nedenle ekonomik göstergelerin aşağı çekildiği bir ortam hükümetin iktidardan gitmesine neden olur.

Ekonomi nasıl aşağı çekilir  ? Cevap basit ve etkili . Satınalma yapmazsan .

Her iki senede araba değişeceğine beş senede değiştir...         ölürmüsün ?
Her sene cep telefonu alacağına dört senede değiştir ...          ölürmüsün ?
Her beş senede mobilya değiştireceğine on senede değiştir....   ölürmüsün ?

Yoksa böyle hergün ölüyorsun. Ekonomiyi küçült , faturalar , katma değerler azalsın..

Vergini geç öde....  Nasıl olsa  her iki üç senede  yapılanma uygulanıyor. Sen neden zamanında ödüyorsun ?

Hazineye giren para yeterli olmazsa ne yatırım olur ne hizmet....

‘’ Sende ne kadar ekonomi bilmeyen, ne kadar zalim, ne kadar tuhaf adamsın ‘’ diyenlerinizi şimdiden duyar gibiyim !!!

Doğru, çok mantıklı değil söylediklerim ancak radikal sonuç istiyorsan , radikal uygulama yapacaksın.

Değerli dostlar, ailenizin vaya devletin hazinesine para girmesi çok önemlidir. Bunun  için kaynak gerekir.

Özal zamanında sigara kaçakçılığı bir kanunla değiştirildi. Paranın kaçakçıya , Mafya’ ya değil devletin kasasına girmesi sağlanmıştı.

Bugün yapılan işlerde kaynak yaratma devlet eliyle oluyor.

Örneğin özelleştirme !!!!  Doğru yöntemle , adil bir şekilde yapılırsa sorun yok.

Sat, kaynak yarat.Kaynağı doğru şekilde kullan . Eyvallah ..

Çevrenize bakın devlet , belediye ihalelerini kim alıyor ? Kim kimin yandaşı ise o kazanıyor..

Parti ayrımı yok. Her parti aynı şekilde davranıyor.Senin adamın , benim ihalem..

İhaleye göre yandaş , yandaşa göre ihale tarifleri.

Paris’ te en pahalı bina neresidir diye sorarsanız , hemen söylerim .

Şehrin göbeğinde  dört katlı , birkaç yüzyıllık Ritz Otel.

Fiyatı nedir ? Hemen söyleyeyim !!!!!  Birbuçuk milyar euro.

Kıyaslamanız için açıklayayım . O para ile İstanbul’da 40-50 katlı en az on adet gökdelen alırsınız.

Elin adamı şehir içine dokunmayacağız , dokuyu bozmayacağız , eskiyi yenilemek istiyen vatandaşa destek olacağız, çok istiyene şehrin dışında gökdelen yapma izni vereceğiz  demiş ve öyle de yapmış ...

Devletin önemli görevlerinden birisi büyümeye karşı toprak yaratmaktır.Devletin arsa ofisleri bunun için var. Bizdeki anlayış tamamiyle farklı. Şehir içindeki devletin yüzük taşı gibi hazine arazilerine gökdelenler yapıp rant sağlamak.

Devletin deprem nedeniyle kurduğu TOKİ ‘nin vatandaşa  uygun sosyal konutlar yaptığını  rakkamsal olarak ifade etmek mümkün değil. Yüzük taşı arazi nerede , TOKİ orada .

Avanta lavanta işleri karıştırmasak bile rantı bu işten ayrı koyamayız.

Rahmetli Erbakan hoca ‘’ Sizi gidi rantiyeciler sizi’’ derken kimleri ima ediyordu acaba ?

Peki rantiyeden gelen para nereye gidecek ? Esas soru budur..

Özelleştirmeden gelen paralar , yüzük taşlarından gelen paralar doğru ve adil  teşviklere , yatırımlara, açık kapatmaya  kullanılsa ona da eyvallah diyeceğim.

Vatandaşın endişesi bu paraların özel uçaklara , Ak Saray’ lara , Süriyeli mültecilere gittiğidir. Sadece bu kalemlerin maliyeti yaklaşık 13 -14 milyar dolar olduğu biliniyor.

Ayranın yok içmeye tahtaravanla gidiyorsun gezmeye..

Ekonomi iyi gidiyor söylemleri artık bitmiştir. Devlet resmi zamlarının %10 , bilinen enflasyonun      % 10 ,  pazar enflasyonunun çok daha yüksek olduğu ülkede çalışana, emekliye  % 3 zam vermek , benim param yok demektir.

Halkın refah seviyesinin artması için ya çalışana enflasyon üzeri zam vereceksin yada enflasyon altı mala zam yapacaksın ki satınalma kabiliyeti artsın.

Görülen tabloda her iki  durumda iktidarın aleyhine gelişmektedir.

İktidar kendi eliyle tuzağa düşmüştür. Benim beğenilmeyen komplo teorisi gerçekleşmektedir.

Memur ,işçi, emekli harcama yapamayınca otomatikman ekonomi daralır.Yüzük taşları , ayakkabı kutuları bu işi döndürmeye yetmez.

Artık geri dönüş yoktur. Millet uçağın , sarayın, çorbanın hesabını seçimlerde sorar.

Fadime kızını evlendirmiş, düğünden sonra bir hafta geçmiş , 
Ula ha punlarin sesi soluğu cikmiy... Pen pugun bi dolanacağum  diyerek  yeni evlilerin kapısını çalmış... 
Kızı kapıyı açmış ki ne görsün kadın, kızı çırılçıplak:
Uyyyy ha pu nedur uşağum? Ayuptur da !
 Aaaa ne kadar geri kafalısın anne, bu aşk elbisesi... 
Kadın töbe töbe diye içeri seğirtecek olmuş bakmış damat geliyor:
Ooo anne hoş geldin ,
Kadın yüzünü gözünü nereye kaçıracağını bilmiyor, çünkü damat da anadan üryan..
Pu ne rezulluk diyecek olmus , damat hemen:
"Aaaa ne kadar geri kafalısın anne bu aşk elbisesi"  demiş. 
Çaresiz Fadime bir koşuda almış soluğu evde. Bir düşünce ,bir düşünce
Acaba gerçekten ben geri kafalı mıyım?
Sonra üstünde başında ne varsa soyunup dökünmüş. Başlamış evde çıplak dolaşmaya.
Akşamüstü kapı çalınmış, Fadime camdan Temeli görmüş , saçını başını düzeltmiş, açmış kapıyı. Fadime'yi bu halde gören Temel'in gözler yerinden fırlamış:
 Ula ne dur bu, gafayı mı yedun da?
Hih demiş Fadime  "ne gadar geri gafalusun, habu aşk elbisesidur da"
Temel şaşkın cevaplamış:
"Ula ütüleseydun bari’’

Demokrasi anlayışımız da ,ekonomimiz de , siyasetimiz de , ahlakımız da o kadar yıpradı ki;

Malesef artık ne  ütü tutuyor , ne  dikiş.......

Müjde Kemalistler , cemaatçiler, sosyalistler , entel dantel takımı , her kim yaptıysa ?

Yok yok onlar yapmadı. İktidar  çukura düştü ....

Hemde kendi elleriyle  kazdıkları çukura ...

Bu sefer de olmazsa anlayın ki benim reçetem iş yapmamış , nefesim yetmemiştir.

Artık geriye Cübbeli hocaya gidip ,kurşun döktürmek kalır....

Belki nazar vardır , nazar......






16 Ekim 2014 Perşembe

YURTTA SULH CİHANDA SULH






Türkiye gelenekçi ve muhafazakar bir yapıya sahip. Son seçimlerde bu duruma yakından şahidiz. Din, millet,ulus ,namus,konu,komşu Türk halkı için önemli.

Komşu veya komşuluk derken ne anlıyoruz ?

Benim komşuluk anlayışımı şöyle tarif edebilirim; Bugüne kadar oturduğum semtlerde  uzun süreli kaldım. Annemin vefatında mezara toprak atanlar arasında  40-45 yıllık komşularımız  vardı. İlginç bir duygu eski ancak eskimeyen dostluklar..... Yıllara dayalı , kök salmış...

Hani derler ya !!    ‘’ Komşu komşunun külüne muhtaçtır ‘’. Gerektiğinde o külü verebilmek.

Bazen bir limon bazen bir kaşık tuz bazen kırk yıl hatırı olan kahve.
Acil bir hastalıkta yardımcı olmak , yanıbaşında olmak. O güveni hissettirmek.

Bunlar bu güzel örnekler,  bir de güzel olmayanları var. Çoğu ailede kavga gürültü olur. İstenmeyen hadiseler olur. İşte o zaman  aile içine fazla girmeyeceksin !!!

’’ Karı kocanın arasına girilmez ‘’ derler ya öyle birşey. Bugün kavga ederler yarın barışırlar, kötü olan sen olursun.

Akıllıysan, komşuluk ilişkinin uzun süreli olmasını istiyorsan karışmayacaksın !!!
 Ailenin büyükleri varken kendini riske atmayacaksın.

Ne zaman aile içinde çok patırtı , kavga varsa olaylar artık tehlikeli bir hal alıyorsa onu sen tekbaşına çözemezsin. Güvenlik güçleri bunun için var, aile büyükleri  bu durumlar için var. Onun için adına güvenlik diyoruz. Kavga edenler için , komşular için , sağlıklı bir ortam için.

Son yıllarda Mustafa Kemal Atatürk’e olan eleştiriler çoğaldı. Toplumu farklı uçlara çekme çalışması, ortak değerlerden uzaklaşma çoğaldıkça bir tarafın değeri diğer taraf için eleştiri odağı olacaktır.

Atatürk  başta olmak üzere  atalarımız  zamanın durumuna uygun , hatta biraz daha ileri giderek hizmet vermeye çalışmışlar.Hepsi bizim atamız . İyi yapan olmuş kötü yapan olmuş ama hepsi bizim insanımız.

Atatürk’te , Fatih’te , Kanuni’de , Yavuz’da...

Dışişleri binasına girdiğinizde soldaki yazı şöyledir ‘’ Yurtta sulh cihanda sulh ‘’ .
Büyük Atatürk o zaman söylemiş. Senin başkalarının toprağında gözün yoksa karışma.

Komşularda sorun olursa sen çözmeye kalkma. Bu gibi durumlar  için BM  gibi kurumlar var. En az elli yıldır bu gibi karmaşık sorunlara çözüm bulmak için çalışıyorlar. Can güvenliği nedeniyle ülkesinden kaçmak isteyenlere  BM koordinasyonu  ve güvencesiyle kollarını aç. Göçmenlik kurumu bunun için var.

Eski eserler Dünya hazinesi adı altında korumaya alınıyor. İnsanın da en değerli varlık olarak korumaya alınmasını doğaldır. Merak etmeyin eski eserleri korumaya alanlar, insanı da korumaya alırlar. Hemde tüm Dünya’nın desteğini alarak.

Son günlere bakalım ; Politikalarımız, stratejilerimiz ve yaşadıklarımız  ne kadar akılcı bir yaklaşım.

Kararı siz verin....

Benim kararım belli ... Sakın ha.....