13 Mayıs 2014 Salı

MONTE KRISTO


Yıllar önce gecenin geç vakti hatalı olarak girilmez yola girdim. Herhalde bu hatayı yapan çok kişi vardı ki polis beni  hemen yakaladı.

Yakalanmıştık bir kere gerekeni yapacak cezayı ödeyecektim. Polis aracına yöneldim ancak  memurunun beklenilmeyen bir konuşmasıyla karşılaştım;

Gecenin bu vaktinde bekliyoruz. Bari bir çorba parası at.....

Çok şükür artık bu türlü davranışlarla pek karşılaşmıyoruz. İstisnalar mutlaka vardır ancak son yıllarda kurum çalışanlarına verilen eğitimler sayesinde  vatandaşla olan iletişimler bir miktar düzeldi.

Aslında  çorba parası hikayesi  Bulgar trafik polisinden bize mirastır. Yurtdışına arabayla gidenler iyi  bilir ,en ufak hatada ;

Komşi at bir çorba parası.....

Bu hukuki olmayan durumlar bazen devletlerin politikası haline dönüşüyor. 1980 öncesi kaçakçılık Bulgaristan’ın bilinen, hatta resmi  politikasıydı. Her türlü kaçak iş Bulgaristan üzerinden yapılırdı.

Silaha geç , sigaraya geç , uyuşturucuya geç.  Komisyonu aracılar vasıtasıyla devlete öde.

Birde devletin resmi politikası olmayıp  bilmemek, görmemek üzerine kurulmuş sistem vardı. 2000 öncesi yıllarda ülkenin 1 cente muhtaç olduğu yetkililer tarafından açıkça beyan edilen Türkiye, nasıl yıllarca ayakta durmuştur. Biraz farklı bir modelle ;

Silaha geç , sigaraya geç , uyuşturucuya geç. Komisyonu kaçakcı ve devletteki işbirlikçilerle paylaş .

Para içerde kalsın. Kayıtsız , hukuksuz, resmi olmayan ancak gerçek.

Avrupa Topluluğu’na girmesine rağmen Bulgaristan’ı yıllar yılı itibar sahibi yapmayan uygulama  Türkiye’yi de itibarsızlaştırmıştır..

Siyasetçiler bunu sistemin bozukluğuna bağladılar.

Sistemin doğru çalışması için şeffaflık ve denetim şart ancak başarmak o kadar kolay olmuyor. Birileri menfaatlerine dokunduğu için çomak sokup duruyor.

Örneğin Polis okullarına giren gençlerin milleti soyalım düşüncesi ile davrandığını düşünmüyorum.

Çoğunun idealist olduğuna ,ekmek parası için mesleği seçtiğine inanıyorum. Gelin görünki düşük maaş politikaları , sosyal sorunlar,denetimsizlik  farklı uygulamalar getiriyor. Yapanın yanına kar kalan sistem olması nedeniyle görev yapanlarda düzgün davranmamaya başlıyorlar. Yeni mezunlar yarın yönetici olduklarında durum daha da karışıyor. Bütün devlet kurumlarında benzer durumlar var.

Rüşvet , bahşiş, kayırma , torpil günümüzde azalmakla birlikte kaybolmadı . Belki şekil değişti. Üst kademelerin payı arttı ,alt kademeler halkla daha fazla ilişkide oldukları ve göz önünde olmaları nedeniyle payları azaldı.

Başkent  Ankara’da bir miktar ticaret, fazlaca bürokrasi ve memuru vardır. Sanayi fazla yoktur, madencilik yoktur, turizm yoktur.Yani görünür geliri fazla değildir.

İlginçtir zengini boldur, villası boldur, lüks aracı boldur. Nereden geliyorsa ?

Özel sektörde yıllarca çalıştım. Malım ,mülküm ortada. Benim gelirimin yarısını kazanamayanlara ‘’ Sen memur maaşınla nasıl oluyorda villada oturup bu lüks arabaya biniyorsun ? Bu gelirin kaynağı nedir ? ‘’ diye soran yok.

Sorsalar belkide sıranın kendisine geleceğini biliyorlar.


Yıllar önce Paris’te Equip Auto isimli fuara katılmıştım. Orada bir Türk iş adamı ve yanındaki asistanı ile tanıştım. İş adamı otomotiv işindeydi ancak daha önce tanışmamıştık. Güzel bir sohbet sonrası beni akşam yemeğine davet etti. Champ Elysees’e caddesinde hoş bir yemek yedik. Bu kibar iş adamı ile frekansımız tutmuştu. Yemek sonrası teşekkür ederek ayrıldık.

Bir ay sonrası şirkete adıma paket geldi. Açtık , içinden daha kuçük bir paket çıktı.Küçük paketi açınca içinden ekranlı , kapaklı ,televizyona  benzer birşey  çıktı. Ne olduğunu bilemedik. Gençlere sorduk , dizüstü bilgisayar olabileceğini söylediler. O dönemler dizüstü bilgisayar henüz pazarla tanışmamıştı.

Kim göndermişti ?

Fiyatı 2000 $ olan bilgisayarı ne amaçla göndermişti ?

Öğrendim ki o gece yemek yediğimiz iş adamı  arkadaşlığımdan hoşlanmış ,jest olsun diye bu hediyeyi göndermiş. Beni sempatik bulmuş olabilir ancak hediyeyi  gönderenin amacı  bağlantı kurmak , iş yapabilmek , biraz daha samimi olup işi  meşru olmayan  tarafa çekmek olabilirdi. Hediyeyi kabul etmemek  de şık olmazdı .

Cihazın bilgisini şirkete verdik ve kayıt ettirdik.

Ne olur ne olmaz !!!!!

Kurumsal şirketlerin etik kuralları vardır. Belli değerin üzerinde hediye kabul edilmez. Yarın ne olacağı belli olmaz.

Eski bakanımız Zafer Çağlayan’ı Ankara Sanayi Odası başkanlığından beri izlerim. Başarılı , dinamik, kürsüye yakışan,etkileyici , benim de beğendiğim bir siyasetçidir.

Saat olayında sınıfta kalması beni gerçekten üzmüştür.

Reza Zarrab isimli genç İranlı , roman kahramanı  Edmon Dantes gibi aniden ortaya çıkarak  zenginim , güçlüyüm ülkenin % 15  dış ticaret açığını ben kapattım diyecek ve şirketleri on milyon TL  vergi verecek. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

Koç ailesi dış ticaretin kapatılmasına bu kadar katkı sağladı mı bilemiyorum ancak şirketler hariç ailenin ödediği kişisel vergiler milyar TL ‘ yi buluyor.

Alexandre Duma’ın Monte Cristo Kontu isimli romanı  güzel bir kitap ancak bizim Zarrab canlı kanlı gerçek.

Kötü niyet yoksa Zafer bey nasıl böyle oyuna gelir ?

Benim bilgisayar olayında gösterdiğim hassasiyeti bir bakan olarak neden göstermez ?

Yok hayır , bu  Bulgaristan uygulamaları gibi organize bir durumsa çok daha vahim. Gelişmeler işin malesef organize olduğunu gösteriyor. En azından kamu vicdanı şimdilik böyle değerlendiriyor.

Umarım sonunda halkın nefretle hatırlayacağı bir sonuç çıkmaz. Halkın kötü örneklere değil , güzel örneklere ihtiyacı var.

Sayın Başbakan’ı yıllardır takip ediyoruz. İlk işe girişi , eşiyle tanışması , ekonomik zorluklarını ,İETT ‘de futbolculuğunu , Ülker bayisi olduğunu, şirketi iyi paraya sattığını. Gençlik yıllarından beridir siyasetin içinde olduğunu.İstese de ticaretin içinde olamayacağını , buna zamanı olmadığını biliyoruz.

Diğer taraftan kendisinin inanılmaz para ,mal mülk sahibi olduğu iddiaları mevcut. Seçim oncesi yayınlanan tapelerin  henüz aksi ispatlanmış değil. Böyle bir karışık durum ortada ve milletin bir kısmı bunu kabullenmiş gözüküyor. Seçim sonuçlarını böyle okumak mümkün.

Bulgaristan örneği nasıl doğru örnek olamazsa , malı götürmeyi  kabullenmekte doğru olmaz. Böyle bir yakıştırma dahi ülkenin itibarından çok şey götürür bir daha geri getirmek kolay olmaz.

Bu tür iddialara muhatap olmamak için demokrasi ile yönetilen ülkelerde şeffaflık şarttır.

Kimseye ön yargı ile bakamayız. Kimseyi  suçu ispatlanmadan ,hüküm giymeden suçlu gösteremeyiz. Ancak kamu vicdanı denen şey kişiyi, insanların gönlünde suçlu haline getiriyor. Bu da hayatın gerçeği....

Siyasetçi , devlet memuru , yönetici her kimse,  akçalı pakçalı işlerle uğraşanlar malının ve parasının hesabını iyi vermelidir.

Belediye başkanı oldum. Başlangıçta bu kadar param ve malım vardı. Başkanlık bitti param ve malım bu kadar. Aradaki fark miras kaldı, maaşı  biriktirdim.

Milletvekili oldum. Başlangıçta bu kadar param ve malım vardı. Başkanlık bitti param ve malım bu kadar. Aradaki fark miras kaldı, maaşı  biriktirdim.

Başbakan oldum. Başlangıçta bu kadar param ve malım vardı. Başkanlık bitti param ve malım bu kadar. Aradaki fark miras kaldı, maaşı  biriktirdim.

Cumhurbaşkanı oldum. Başlangıçta bu kadar param ve malım vardı. Başkanlık bitti param ve malım bu kadar. Aradaki fark miras kaldı, maaşı  biriktirdim.


Basit değilmi ? Bunu yaparsan eleştiri yapanların , sana iftira atanların ağzına sokarsın laflarını.

Göreve talip olanların kendilerini garantiye almak için  yapması gereken  ilk uygulama olması gerekir.

Gerçekten temizsen.Gerçekten düzgünsen....

Başkaları için değil , kendileri için...

Zira siyaset para kazanma yeri değil , hizmet etmek yeridir.

1990 Yılında çıkan mal bildirim kanunu  seçimle göreve gelenler , devlet memurları vs için zorunluluk getirmiş ancak kamuyla bilgi paylaşımında bulunan çok az siyasetçi gördüm.

Tartışmalara konu olan Sayın Başbakan , Sayın Çağlayan , Sayın Bakanlar , Sayın Başkanlar , Sayın Bürokratlar.....

Kayıtlarınızı göğsünüzü gere gere halk ile paylaşın .

Saklayacak ,utanılacak bir şeyler yoksa.

Sizde rahat olun , millette rahat olsun.

Çıkartın belgenizi , hesap hareketlerinizi , faturanızı. Çarpın iddia sahiplerinin suratına..
Çıkartmazsanız, göstermezseniz belgelerinizi kamu vicdanı ile karşı karşıya kalacaksınız demektir.

Bu duruma hazır olun.

Adam elinde bir bıçak ile camiye girer:

 “Ey cemaat içinizde Müslüman olan var mı?” diye bağırır. Herkes susar.

Yaşlı bir amca kalkar “Ben varım” der.

Bıçaklı adam amcaya, bir dakika dışarı gelir misin diyerek koluna girer camiden çıkarlar.

Biraz ötede bağlı bir koyunun yanına gidip, “Amca; bu kurbanı kesmeme yardımcı olur musun, İslami, kurallara uygun keselim” der.

Amca koyunu kesmeye başlar. Yaşlılık bu ya her taraf kan olur. Amca; “Oğlum yoruldum camiye git başka birini bul” der. Adam elinde kanlı bıçağı ile camiye girerek bağırır.

“İçinizde başka bir Müslüman var mı ?”  Yaşlı amcayı götürüp kestiğini zanneden cemaat ses çıkarmaz, ama topluca dönüp imama bakarlar. İmam; “Ne bakıyorsunuz ulan, iki rekat namaz kıldırmakla Müslüman mı olduk ! ”

Yanlış anlamalar imajınızı bozar, yapılan güzel  işler çöp olur gider.

Unutmayalım halk liderlerini takip eder.

Doğru yaparsan doğru yaparlar , yanlış yaparsan senden daha yanlışını yaparlar.


Sözün özü ‘’ İmam O.....a. , Cemaat s....r.

Bu nedenle kendi şeffaf olmayan siyasetçi,  benim siyasetçim olamaz.

Gerisini siz deyiverin gari........















11 Mayıs 2014 Pazar

KİBİR SON DURAK






Soğan zarıdır ölümü getiren. Yavaş, yavaş ....

Çocukken dinlerdim hikayelerini ;

Çoban hayvanlarını otlatır sonrada  haşmetli  ağaca dayanır, gölgesinden yararlanır , öğlen yemeğinde  ekmek ile soğanı  yermiş.

Yediği soğanın zarını çıkartıp ağacın gövdesine yapıştırması her nedense çobanın alışkanlığı olmuş. Yıllar sürmüş soğan zarının ağaca olan düşkünlüğü. Sonunda havasız kalan ağacın gövdesi çürümüş.

O koca , haşmetli  gövde havasızlıktan zayıf kalmış.

Devrilip  gitmiş yavaş , yavaş....

İncecik zardır, ölümü getiren. Yavaş ,yavaş....

Ünlü yönetici  Cem Kozlu’yu  bir konuşmasında dikkatle dinliyordum. Ülkenin iyi okullarında okuduktan sonra Amerika’da  ilk iş deneyimlerini anlatıyordu. Dönemin en bilinen büro makineleri imalatçısı NCR ‘da çalışmaya başlıyor ancak bu dönem uzun sürmüyor ve şirketin durumunun kötüye gitmesi nedeniyle işten çıkmak zorunda kaldığını açıklıkla ifade ediyordu.

Cem bey şirketin batış nedenini şöyle açıkladı;

Şirketin durumunun kötüye gitmesinin ifade edebileceğim tek nedeni kibirdir. Yıllar boyu sektörün en bilinen şirketi olmak. Rekabete gerek duymamak. Rakipleri küçümsemek. Yenilikçi olmamak.

Sonunda olan olur koskoca şirket batıp gider. Tıpkı soğan zarının koskoca ağacı öldürdüğü gibi.

Kibirdir şirketi batıran yavaş ,yavaş ......

Otomotiv sektöründe uzun yıllar çalıştım. Çok heyecanlar yaşadım. Çok güzellikler gördüm. Bazı otomotiv şirketleri  gerçekten çok güçlüydüler. Onlara ulaşabilmek mümkün değildi. Tepelerde bir yerlerdeydiler. Arz talep dengesi içinde teşkilatları satılması gereken malları satmaz karaborsa yaratırlar , verilmesi gereken hizmeti vermez müşteriyi doğduğuna pişman ederlerdi. Kalite sorunları yoktu , çünkü kalite yoktu . Rekabet yoktu , imparatorluklarını ilan etmişlerdi.
Bir gün dengeler bozuldu. Pazara yeni oyuncular geldi , rekabet geldi. Yarışamaz oldular, geriye düştüler.Ne olduğunu anlayıp toparlanmaları  yıllar aldı. Çok para harcasalar da bir türlü zirveyi yakalayamadılar. Hala debelenip duruyorlar.

Kibirdi onların gözünü kör eden. Tıpkı soğan zarının koskoca ağacı öldürdüğü gibi.


Kibirdi onları yarışta geride bırakan. Yavaş ,yavaş......

Koalisyonlardan bıkan halkımız , tercihini muhafazakar İslamdan yana yaptı. Uzun yıllardır hizmet vermeye çalışıyorlar. Bazılarına göre güzel şeyler yaptılar,önemli katkılar sağladılar. Bazıları da bunun tersini söylediler. Çok önemli değil. Nereden baktığına ,nasıl algıladığına bağlı. Hizmetin algısı farklı bakışlara göre değişir ancak değişmeyen demokrasin doğru uygulanmasıdır. Doğru olan demokrasinin genel tarifini oraya buraya çekmemektir.

Atananların seçilenleri eleştirmesi doğru olmayabilir ancak seçilenlerin seçilenleri veya sistemi eleştirmesi , geri bildirim yapılmasının zararı yok ,yararı vardır. Birileri yanlış yapıyorsa kral çıplak diyebilmek , doğru yolu gösterebilmek  demokrasilerde önemlidir.

Bazen eleştirenlenlerde yanlış yapar yada doğruyu söylemezler ancak tahammül göstermek demokrasi geleneğidir.

En büyük güç haklılıksa günün sonunda nasıl olsa haklı olan kazanacaktır.Kararı halk verecektir.

Hep benim dediğim doğrudur demek , insanları dinlememek yada sadece kendi gibi düşünenleri dinlemek kibirdir.



Kibirdir iktidarları eriten. Yavaş , yavaş .......


Tıpkı soğan zarının  koskoca ağacı öldürdüğü gibi.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

SPARTACUS'ÜN ORDUSU







Kendimi bildim bileli köfteye  meraklıyımdır. Çok severim.

İstanbul’da iki lokantanın  köftesi pek lezzetlidir. Avrupa tarafında Sultanahmet köftecisi , Anadolu yakasında ise Kadıköy’deki  İnegöl Express  köftecisi.

Geçenlerde eşimle birlikte İnegöl köftecisinden çıkarken gençler bizi yakaladılar. Üniversite ödevi için televizyonda sokak  ropörtajı yapmak istiyorlardı. Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin bu güzel gençlerini kırmayalım diyerek sorularını bekledik;

‘’ İstanbul’un ulaşımı için ne düşünüyorsunuz ? Metro mu ? Gemi mi ?    Otobüs mü ?  Ne dersiniz ? ’’

Konuşmaya meraklı olduğum için hem eşimi hemde gençleri fazla bekletmemek amacıyla hemen söze girdim.

‘’ Amaç insanların ulaşım ihtiyacını karşılamaksa  metro, metrobüs ,otobüs vs sadece araçtır.  Bende metrodan memnunum  ancak dünyanın en güzel şehri olduğunu iddia ettiğimiz, içinden deniz geçen, tepelerinden güzel manzaraların gözüktüğü İstanbul’u dünya gözüyle izlemek varken biz toprağın metrelerce altında seyahat etmeye zorlanıyoruz.

Nasıl olsa bir gün ölecek , toprağın altına gireceğiz !!!!  Latife dahi olsa gerçek payı var.

Mevcut yolların üzerinde üst yollar daha keyifli olur sanıyorum ancak o da bir araç esas olan ulaşım araçlarını arttırmak yenine İstanbul’a veya büyük şehirlere yapılan  göçün önüne geçebilmek.  Ulaşım alternatiflerinin tamamı yapılabilir ancak göçü engelleyemezseniz bir süre sonra yaptıklarınız yetersiz kalacaktır.

Yirmi yıl önce Sultanbeyli , Sancaktepe , Sultangazi, Arnavutköy ,Başakşehir söz edilmeyecek kadar ufaktı. Bugün devasa şehirlere dönüştüler. Daha ne kadar büyüyeceğiz ? Dün onlu  sayılardaki  ilçe adedi 39’a yükseldi. ‘’

İnsanlar çeşitli nedenlerle kırsal kesimden oluk oluk göçe zorlandı. Birde bu yetmezmiş gibi komşu ülkelerden gelen göçler işi içinden çıkılmaz hale getirdi.

Suriye’den ,Irak’tan , Türkmenistan’dan , Azerbaycan’dan ,Özbekistan’dan , Rusya’dan Bulgaristan’dan, Bosna’dan, Afrika’dan gelenler....

Çok gitmeye gerek yok daha 15 -20 yıl önce şehirde - köyde yaşayanların  oranı % 70 – 30 iken  bugün tam tersi oldu.

Geçmişte köylü mutluydu. Üretiyor , ürettiğini satıyor, kendine yetiyordu. Şimdilerde köylü mutluluğu büyük şehirlerde arıyor. Taşı toprağı altındır diyerek....

Büyük Atatürk 1923 İktisat Kongresi’nde güzel tespit yapmış;

 ‘’ Gerçekten üretici olan köylü, milletin hakiki sahibidir ’’  aradan üreticiyi çekersen sahiplik yerini köleliğe bırakıyor.

Üretemeyen , göçe zorlanan , yaşam alışkanlıklarını değiştiren , sahiplik yerine siyasi iktidarların elinde oyuncak olan köle köylüler devri başlıyor. 

Spartaküs kölelerden oluşturduğu ordusuyla özgürlük adına savaşıp Roma’da devlet kurmak istemişti. Bugün kırsaldan göçerlerle kendi imparatorluğunu kurmak isteyenler var. Spartaküs amacı özgürlüktü , bugün ise amaç ekmek uğruna göçerleri siyasi olarak sömürmek.
Bir yanda karın doyurmak için yaşayan halk. Diğer tarafta sadaka edebiyatı ile halkı oy için sömürmek isteyen siyasi anlayışlar.....

Eğitim seviyesi düşük kırsalda yaşayanlar zaten çantada keklik. Büyük şehirlere göçü pompalayıp , eğitim seviyesini aşağı çekmek,  etkileyici liderler ve sadaka stratejisi uygulayarak oy istemek.

Amaç büyük şehirleri yönetmek. Kimse bu kaynağı kaybetmek istemiyor.


Muş kökenli  İstanbul’ luyu , Rize kökenli İstanbul’ luyu , Diyarbakır kökenli İstanbul’ luyu daha fazla taşıyamaz İstanbul.

Ulaşım alternatifini arttırmak çözüm değil. Çözüm göçü engellemek, tersine göçü özendirmektir.

Avrupa  benzer durumları yaşadı , yaşıyor.  Aramızdaki fark oralarda kültürel, sosyal ve  demoktarik uygulamalar çok daha farklı. Devlet güçlü. Göçerler gittikleri yerin yaşamına uymaya çalışıyorlar. Bizim göçerlerde devletin zayıflığı , siyasilerin oy kaygısı, uygulamaların zayıflığı nedeniyle kendi yaşam tarzlarını gittikleri yerde uygulamaya çalışıyorlar.

İnsanlar arasında iletişimsizlik  ve rahatsızlık üst seviyede.


‘’ Temel ile karısı kavga etmişler ve birbirleriyle konuşmuyor herşeyi kağıda yazarak anlaşıyorlarmış.
Temel  akşam eve gelmiş kağıda sabah beni saat yedide uyandır. Çok önemli   işim var yazmış.  Karısıda tamam yazmış.
Temel sabah uyanıyor saat onbir olmuş başlıyor  bağırmaya ;
Ben sana ne dedim ?  Saat kaç olmuş niye uyandırmadın beni ?
Karısı gayet sakin kağıdı gösterir. Temel kağıtta yazan bakar;
Temel kalk saat yedi !!!! ‘’

Malesef şehirlerde insan tipolojileri değişti .

Metroya, otobüse binin göreceksiniz. Farkı duraklarda değişik tipte insan grupları var. Bir durakta mini etekliler diğer durakta şalvarlılar,peçeliler.

Sanki şehir gettolara ayrılmış. Birinin yaşadığı yere mecbur değilse , diğeri gitmek istemiyor. Bağdat Caddesi’nde şalvar ve peçeli insanları , Fatih ve Eyüp’te ise mini eteklileri görmek çok mümkün değil.

Peki o zaman soruyu soralım ;

Fatih  İstanbul ise  Nişantaşı  nire.....

Kadıköy  İstanbul ise   Eyüp  nire ......

4 Mayıs 2014 Pazar

ÖZÜR DİLERİM









Önce kendimden özür dilerim , kendimi kandırdığım için.....

Kutlay senden özür dilerim sana inanmadığım için ....

Atilla senden de........

Sevgili Çiçek sana ne desem boş, kendimi nasıl affettireceğim .....

Engin’ciğim sana bir özür borcum var.....

Nebihan, Neşe sizlere de ........

Kardeşim Kazım söyledin dikkate almadım. Senden de özür dilerim....

Ya sen Ünal !!!!! Yıllarca süren dostluk , arkadaşlık sana da borçluyum....

Sevgili Efkan, sen de söyledin, anlattın ben anlamadım . Halbuki iyi hocasın ...

Ve sen Taner !!!!!! Senden de özür dilerim.

Soley sen gaz yerken ben evde çay içiyordum. En azından bu bile özür için nedendir.

Sevgili Servet , Nur sizden de özür dilerim.

Daha medeni , laik bir ülke olabilmek için gayret sarf eden Ayşeler, Fatmalar, Osmanlar, Hüseyinler sizlere destek vermediğim için özür dilerim.

Hepinizden özür dilerim demokrasiye olan inancım kadar sizlere inanmadığım için .

Belki 1980 öncesi İran Halkı ‘ da inanmamıştı.....

5 Mart 2014 Çarşamba

KATRAN VE TÜY









Gençlik yıllarında futbol oynamayı severdim. Düştüğünüzde vucudunuzu mercan gibi kesen toprak sahalarda , Dinyakos meşin kramponla ve o günlerin kalitesiz merserize forması  ile futbol oynamak bile heyecan verici olmuştu.

Her mevkide top oynadım . Nerede boşluk olduysa kapatmak için elimden geleni yaptım. En sevdiğim mevki kale oldu . Panter dediler , canavar dediler. Reflekslerini aklıyla birleştiren ender kalecilerden olduğumu söylediler.  İşin komik tarafı ilk transferimi santrafor olarak yaptım. Kuvvetli, fırsatçı , her pozisyonda gol atan. Özellikle yapılan ortaya kafayla  attığım goller çok olmuştur.

İyi orta yapıldığında gol atmaya bayılırım.

Bu güzel ortalardan birini Hasan Rosti ağabeyim bana bir fıkra göndererek yapmış. Hiç kaçırmak istemedim .

Fıkra şöyle ;

Papazın biri, uzun süredir ahbaplık ettigi Haham'a ‘’ Bana Tevrat’ı öğretmenizi isterim” der. 

Haham, olmaz der:
Sen Yahudi doğmadın , kafan  Yahudi gibi çalışmaz. Tevrat’ın kelamını anlaman mümkün değil.” 

Papaz ısrar eder, Haham razı olur, ama bir koşulu vardır .
‘’ Soracağım soruya doğru yanıt verebilirsen , öğretirim”


Papaz “Kabul” diye yanıtlar,  “Sor bakalım ”


“İki adam bir bacanın içine düşerler. Biri kirli , öteki tertemiz çıkar. Hangisi yıkanır?”


Papaz, “ Bundan kolay ne var? ” diye atılır. “ Kirlenen yıkanır, temiz kalan yıkanmaz.”


Haham içini çeker,
 “Sana Tevrat’ın kelamını asla anlamayacağını söylemiştim.  Doğrusu tam tersi, temiz kalan adam ötekinin kirlendiğini görünce , kendisinin de kirlendiğini sanıp yıkanır.  Kirlenen adam ise karşısındakini temiz gördüğü için kendisini de temiz zannedip  yıkanmaya gerek duymaz .” 

Papaz, kafasını kaşır. 

“ Bak bu aklıma gelmemişti. Bir soru daha sorar mısın ? ”
 

Haham aynı soruyu yeniden sorar ,
“İki adam bir bacanın içine  düşerler. Biri kirli , öteki temiz çıkar.                   Hangisi yıkanır ? ”


Papaz, doğru yanıtı artık bildiğinden emindir,
“Temiz kalan ötekinin kirlendiğini görünce  kendisinin de kirlendiğini zannedip yıkanır. Kirlenen , ötekini temiz gördüğünden kendisini de temiz sanıp yıkanmaz.”


Haham, başını sallar.
“Yine yanıldın! Sana söylemiştim, asla anlamayacağını. Temiz kalan adam aynaya bakar, temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirlendiğini görünce, gider yıkanır.” 

Papaz itiraz eder,
“Ayna nereden çıktı?  Bana ayna var demedin ki…”  

Haham, parmağını sallar:
“Seni uyardım, bu kafayla Tevrat’ın kelamını kavrayamazsın. Tevrat’ı anlamak için her olasılığı düşünmelisin.” 

“Peki, peki” diye inler Papaz.
“İzin ver, bir kez daha şansımı deneyeyim. Başka bir soru sor”

“Son kez soruyorum” der, Haham:
“İki adam, bir bacadan içeri düşerler. Biri temiz, öteki kirli çıkar. Hangisi gidip yıkanır ? ”


Papaz, “Artık her olasılığı biliyorum”  diyerek bir solukta sıralar:

 “Eğer ayna yoksa, temiz kalan ötekini kirli görüp kendisinin de kirlendiğini düşünerek gider yıkanır.  Kirlenen temize bakıp kirlenmediğini düşünerek , yıkanmaz. Eğer ayna varsa , temiz kalan aynaya bakıp temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kendi kirini gördüğü için yıkanır ”  

Haham başını sallayıp, cık cık yapar:
“Hayır, sana söylemiştim. Kafan Yahudi kafası değil, Tevrat’a basmaz.  Söyle bana, aynı bacadan içeri düşen iki adamdan birinin kirlenip , ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?  ‘’

Ülkemizde;

Birileri benim alanım dindir, onun üzerinde hayatımı yaşıyorum diyor ancak devlet işlerine karışıyorlar.

Bir başkası ise benim alanım devlettir , siyasettir diyor ancak  din işlerine karışıyor.

Günümüzde vesayeti  fiziksel ve/veya  sanal olarak elinde tutan veya tutmaya çalışanlar  evrensel demokrasi kurallarından  biri olan laikliği tamamiyle dışlayarak , bacanın kirliliğini kendilerinin üzerine bulaştırıyorlar.

Kovboy filimlerinden hatırlarsınız kumarda hile yapan , üç kağıtçı olarak belirlenen  kişilerin üzerine önce katran dökülür sonra tüy atılırmış . Sonra temizleyebilirsen temizle.....

Banyolar , sıcak sular, sabunlar, olmazsa fırçalar .....


Ancak  bazılarının üzerindeki   katran ve tüy o kadar çok  olacak ki ,  onları  temizlemeye ne su , ne sabun, ne fırça yetecek .....

2 Mart 2014 Pazar

HATIRALARIMI BAVULUMA DOLDURUP GİDİYORUM




Thomas Fasulyeciyan’ın  yazdığı meşhur tirad bir aktörü nasıl anlatıyorsa, aynı anlatım uzun yıllar hizmet veren emekçiler içinde geçerlidir ;

Zaten aktör dediğin nedir ki?..
Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz o boş kubbede , bir hoş sada olarak kalır...
Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız...
Görooorum hepiniz gardroba koşmaya hazırlanıyorsunuz...
Birazdan teatro bomboş kalacak...
Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar...
Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır...
Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir...
Hiranuş’la Virjinya’nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır...
İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler...
Artık kendimiz yoğuz...
Seyircilerimiz de kalmadı...
Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar...
Gün ağırır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır...
Perde...
Artık benim için perde  kapanıyor.
Uzun yıllar çalışmış olduğum şirketten emekli olarak ayrılıyorum.
Tatlısı , tuzlusu ile geçen iş hayatı.
Yuva gibi gördüğünüz iş yerinden ayrılmayı kabullenmek gerçekten çok zor , formayı çıkarmak hiç kolay olmayacak.
Her çalışan için bir gün deniz tükenecek. Dalgalar , kumsalla birleşecek. Bunu doğal karşılamak gerekir ancak gene de zor.

Kişisel olarak çalışma hayatımda üç  konu benim için önemli oldu ;

  • Adımın  hırsızlık , uğursuzlukla anılmaması. Çok şükür  kötü bir yakıştırma olmadı. 
  • Hoş sada bırakmak .Yüzlerce insanla birlikte çalıştık. Bazıları  daha uygun işler bulmaları nedeniyle erken ayrıldılar. Bazı hayata veda ettiler. Bazıları kovuldular. Bazıları emekli oldular. Emekli olanların bir kısmı tatsız ayrıldılar ve  kapıdan çıktıktan sonra artık bir daha geri gelmediler. Gelenler ise bunca yıl çalıştıkları iş yerinde güvenlik  görevlilerinin  ‘’ Ne için gelmiştiniz ? Kime geldiniz ? ‘’  sorularına muhatap olmaları zor geldiği için gelmekten vazgeçtiler. İnatçı tavırla  gelmeye devam edenler ise bir süre sonra tanıdıklarını bulamadılar. Yılda bir kerede olsa eski çalışanlarımla, arkadaşlarımla  bir kahve içebilmeyi hayal etmek önceliklerimde oldu. 
  • Yaşamı devam ettirmek.  Neticede ailemiz için çalıştık , belki de çalışmaya devam edeceğiz. Şirkete  kendi çapımızda katkılarımız oldu. Kurumsal olduğunu iddia eden bir şirketin çalışanına yanlış yapmaz diye iyi niyetle düşünenler grubunda oldum. Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek için gelir yapınızı düzenlemeniz gerekir. Bunu ilerde görebileceğiz.

Askerlik sonrası ilk çalıştığım firma Burtrak artık yok. Diğer çalıştığım firma olan Boronkay’ da yok. Zaten Türkiye’de şirketlerin ortalama yaşamları 12 yıl. Uzun süreli çalışılabilecek firma bulabilmek çok kolay değil.

Yurtdışında lisan eğitimi alarak döndüğümde çalışmaya başladığım Çelik Motor firması çok daha uzun ömürlü oldu.

O yıllarda otomotivde garanti vermek , teknik bilgi sahibi olmak ,  hele hele müşteri memnuniyeti kavramından bahsetmek hayaldi.

2000 CC  diye satılan 1600 CC araçlar .Hidrolik direksiyon diye satılan manuel direksiyonlu araçlar. Yedek parçası olmadan pazara verilen ürünler. Fahiş fiyata satılan yedek parçalar.

Otomotivin o kaotik ortamında işe başladığım Otosan’ın satış şirketi Nasoto düzgün yapısıyla bana farklı  gelmişti. Genel müdürüm Melih Koral tek bir soru sorarak beni işe almıştı.    
‘’ 100.000 $ versem bir günde nasıl harcarsınız ? ‘’ sorusuna  ‘’ Tenis Eskirim Dağcılık  kulubüne üye olur , uzun süreli dostluklar ve ticari ilişki kurarım ‘’ şeklindeki cevabım işe alınmamı ve hayatımın değişmesine neden olmuştu.

İlk görevim servislerin geliştirilmesiydi. Melih bey beni İngiltere, Uzak Doğu  ve Amerika’da çeşitli eğitimlere gönderdi. Bir süre yurtdışı çalışma imkanı buldum. Kar marjı çok düşük Amerika pazarındaki rekabeti , bayi gelirlerinin satış ,servis ,yedek parça birlikteliğinden geleceğini o yıllarda anladım. Türkiye’de ise yüksek kar marjlı , bir kasa bir masa devriydi. Otomotiv’in geleceğini görebilmek  çalışanlar için bulunmaz bir nimetti.

Koç grubu beni o kadar etkiledi ki THY’ da kazandığım pilotluk görevini bile kabul etmedim. Bu durumu Koç logosunun THY  logosundan daha kıymetli olduğu şeklinde ifade etmek mümkündü.

Elbette çalışma süresince çok şey öğrendim , çok kişiden yararlandım . Hepsini ifade edebilmem mümkün değil ancak bazı hocalarımı ifade edersem ; Engin İzet arkadaşımdan oturmayı ,kalkmayı,kültürü . Atilla Argat'tan sevgiyi , hoşluğu. Macit Akman'dan yöneticiliği . Melih Koral'dan adam gibi adam olmayı. Metin Yılmaz'dan espriyi . Turgay Durak'tan ne kadar gayret etsen de bazılarının farklı olduğunu öğrendim.

Çalıştığım sürede servisler, bayiler kurduk. Eğitim verdik ,imalat , iş geliştirme yaptık.     Şirket içinde çeşitli bölümlerin kurulmasına vesile olduk. Yaptığımız pazarlama faaliyetleri ile bayilere karlılık sağladık.

Çalışma süremde çok sayıda değerli insanı kaybettik.

Birlikte çalışmaktan onur duyduğum Ford çalışanı dostlarım ;

İlk yöneticim Tayyar Şenyener, hocaların hocası  Sami Kurtul ,  Ankara Bala ne arıyorsun hala ? Süleyman Kedici,  seyahatlerimde kimlik kartımı ve kendimi onun yoluna teslim ettiğim Melih Oskay,  yedek parçanın TEM  canavarı Ersan Gürer ,  sert erkek  Muhittin Aliş , direniş anıtı  Hakan Yaman,  sessiz sedasız Tunç Ergüven,  trafiğe kaptırdığımız yakışıklı Murat Kandemir , şirkete işe aldığım Erkan Koca , yolların fatihi olup yollara verdiğimiz  Erdem Gök ,  kahkahalarıyla Turgut Pekergin,  yaşlıyken de genç olan Rıdvan Salavat , neşe deposu  Murat Yüceel , müzikte rakibim olan beni her daim kızdırmayı başaran  Sedat Durdurul,  Çaycımız  Şeref Gökalp, Kartal'daki çaycımız Timur Kayıtmazer , bizi üzüntülere boğan  genel müdürümüz    Nuri Otay, gene bir Ramazan ayında  trafik canavarına kaptırdığımız  liseden arkadaşım  Fatih Özun, Muhasebenin Fransız’ı  Ali Doğan, tatlı müzisyen muhasecimiz Nami  Malkoç , Nasoto’daki ofisboyumuz Arif,  Ofisboy  Şevki Kara ,  Hızlı söförümüz Ercüment Gülümser ,Ankara Otokoç'tan transfer satış bölge müdürü Haldun Aygün , garanti uzmanımız Bülent Yenli ,patronumuz Mustafa Koç ,  ilk genel müdürümüz Ahmet Binbir, araç teslimatından Ahmet Tümer , eğitim bölümümüzden Mustafa Kaklıkkaya , Genel Muhasebe Müdürü Ali Barlas , Genel Müdür asistanı  Seta Karagözyan Kıratlı ve diğer hatırlayamadıklarım.

Çok kıymetli bayilerimiz;

Ahmet Keleş – İstanbul  , Mehmet Keleş - İstanbul,  Ali Başer –Ankara  , Erdal Çiçeksay -Van ,Tahsin Işıldar – Yalova ,  Yılmaz Tuzcu – Edirne ,  Seyit Eresin – İstanbul ,  Asım Dirikoç - İstanbul ,  Salih Sayar - Yozgat ,  Hikmet Dugles – İzmir , Mehmet Fazlı Ergin –Mersin , İlhan Kılıçaslan - Malatya , Ayhan KılıçaslanMalatya ,Ömer Doğaner – Gaziantep ,  Bilal Güngör – Ankara , Ali İhsan Kaya - Kocaeli, Veli Akgün – Adapazarı  , Rıfat Akarpınar – Adana , İzzet Gürüz – Diyarbakır,   Mehmet Özkan – Isparta ,  Ali Özkan – Manisa , Şafak Daloğlu – İstanbul ,  Kemal Koyuncuoğlu – Söke , Mustafa Başer – Ankara , Ali Osman Ulusoy - Trabzon ,Poyraz Beşer - Otokoç , Mustafa Işıldar - Adana , Kibar Keleş- İstanbul , Burak Kayan - Kocaeli...

Çok değerli servislerimiz, yedek parçacılarımız, satıcılarımız ;

 Ahmet Atılgan – Rize , Mehmet Uzunca - Lüleburgaz ,  Halit Öz  - İstanbul ,  Ali Usta - Giresun , Hasan Balyemez – Kırşehir  ,  Salih Arat -Adapazarı ,  Cemal İnanç  - Merzifon , Emin Türkmen  -Uşak , Erol Fincancıoğlu – Ankara , Rafet Gülay -Bursa Mustafa Narcı -Ankara , Ergin Dersan – Motor Ticaret, İsmail Birteksöz- Motor Ticaret ,  Sezen Yenli – Motor Ticaret ,  Burhan Ercan- İstanbul , Hüseyin Kılıç-  İstanbul,   Ekşili Ahmet Aktaş - Antalya , Ali Faruk Karakaş - Nevşehir, Hasan Meydanlı - Kocaeli ,  Nazif Kosif – Samsun ,Kemal Özçelik - İstanbul ,  Osman Fikret Turan - Bergama ,Mehmet Kolukısa - Kayseri ,  Ertaç Atak – İstanbul, Hamza Sancaklı – Balıkesir,  Necati Salgın- İstanbul  , Teyfik Demirelli – İstanbul ,   Mustafa Efeoğlu – İstanbul , Ahmet Karakaya – İzmir ,  Suat Yaprakdal – Ankara , Tanju Taş – Ankara, Ateş Tezel - İzmir , Hüsamettin Sertel - Denizli , İsmail Demirboğa - Ankara , Cumali Alkan - Malatya , Mehmet Uçarok - Konya , Şükrü Arık - Diyarbakır , Hakan Şişman - Bursa , Adnan Sarıoğlu - İstanbul , Mehmet Öz- İstanbul , Vural Şale - İstanbul, Suat Sarıoğlu - Kayseri , Hüseyin Dönmez - Kocaeli....

Hepsini rahmetle anıyorum. Mekanları  Cennet olsun. Hepsinin bende yeri ayrıdır , ortak anılarımız olmuştur.



Ahmet Keleş , Nihat Şahsuvaroğlu, Ersin Eresin iş yapış tarzları olarak  en etkilendiğim bayiler oldular.

Ayrımcılık yapmak istemem ancak Hamit Öz- Bekir İnan , Erhan Hazinedar , Mehmet Ekemen , Metin Tuğan,  Cabbar Aceroğlu,  Ali Uçar, Emin Türkmen, Recep Eraslan , Mustafa Saçar , İlhan Ersan , Tekin Antepli , M.Özcan Gürbüzer ,Tayyar Batmaz ,Ali Karakaş  ile çok iyi ilişkiler kurduk. Ender Kayan, Erol Tuna , Uğur Doğaner , Osman Ovalı , Halil Yılmaz , Murat Metiner ,Muammer Cindilli , Erhan Akgün , Mustafa Ünal , İsmail Bilal , Osman- Ramazan  Muslubaş , İlyas Arslan , Faruk – Kubilay Doğan, Hüseyin – Salih –Ali - Hasan Atılgan  ve diğerleri......

Kurduğum ilk Cargo servisi  Adana  Dizel – İş’in  iflası beni çok üzmüştür. Halbuki ortaklar   Malik Karaaslan ve  Necip Yıldırım ne kadar iyi arkadaştılar.

Bazı bayi  ve servislerin  ticari ömürleri uzun olmadı. Çeşitli nedenlerden dolayı ya başka iş kollarına yöneldiler yada ticaretlerini sonlandırdılar.  Eresinler, Bozkurt , Erişkenler, Duğles,  İnanöz , Doğan , Işıldar, Gürüz , Adım , Kılıçaslan , Dikmenler Ford ile olan faaliyetlerini malesef devam edemediler.

2006 Yılında yaşadığımız Roma kazası malesef en acı gecem oldu. Çok sevdiğim bayilerimizi kaybettik. Teşkilat için büyük bir yıkım oldu. Yıllarca kötü psikolojiyi üzerimizden atamadık. Nur içinde yatsınlar.

Amerika, Avrupa, Afrika,Uzak Doğu, Hint Okyanusunda eğitim ve işle ilgili bulundum. Dünyayı , Türkiye  ve Türk insanını tanıdım.

Amerikalı , Hollandalı, İspanyol danışmanlarla yaptığımız projeler sonrasında CCVP  de aldığımız ülke birinciliği bana hem işi yapabilme yetkinliği  hemde yüksek moral verdi. Proje yöneticisi olarak Johannesburg’da  yüzlerce Ford bayisine  konuşma yaptığım gece çok gurur vericiydi.

Bir çok ödül aldım ancak benim için en önemli ödül birlikte çalıştığım arkadaşlardan gördüğüm yakınlık ve saygı oldu. Onların gözünde ışığı yakaladığımda dünyanın en mutlu yöneticisi olduğumu söyleyebilirim. Son iki yıl çalışanların en çok mutlu olduğu bölüm olmak bunun göstergesi oldu.

İşini evin ve yuvan gibi görebilmek.....

Eski bir genel müdürüm emekliliğinde şu sözleri söylemişti ;

‘’ Bu şirkette uzun yıllar kendi şirketim gibi çalıştım , böyle hissettim. Ancak ilginç olan şirketin asıl sahipleri bu kurumun benim olmadığını asla hissettirmediler ’’  sahiplenme felsefesini  şirketlerin her bölümüne , her bireyine indirgemek gerekir.

Ben hep kendi masamın , bölümün , projenin  sahibi olmaya çalıştım. Günümüzde sahiplenme biraz zayıfladı bu nedenle sorunlar çıkmaya başladı. Ümit ederim çalışanlara biraz daha inisiyatif kullanabilme, daha yaratıcı olma  fırsatı yaratılır.

Kadrolar gençleşince çalışanlar arasında nesil farkı oluşuyor. Aslında nesil farkı çok sorun degil. Yeniler sisteme yeterince oryante edilemiyor , tecrübelilerde yeterince moral  ve çalışma aşkı bulamayınca hatlar kopuyor ve işi yapmakta zorlanıyorsunuz.

Can Kıraç beyin sözünü kullanmakta yarar görüyorum.

Yöneticiler , tecrübeli çalışanlarını kendine rakip değil , rehber görmeliler.

İşi işkence  yerine zevke dönüştürmek elimizde. Zaten çalışma keyifli birşey olsaydı üzerine para vermezlerdi. Hüner o gözlerde ışığı çaktırabilmek.

Liderlik için ilk şart rol model oluşturmak . Gerçek liderleri  çalışma hayatımda  nadiren görebildim ancak gerçek  liderlerle çalıştığınızda inanın tadından yenmiyor.

Liderlik konusunda kendimi geliştirmek istiyorum  diyenler öyle çok uzaklara gidip Matsui , Welch, Sun Tzu’yu aramaya kalkmasınlar. Çok daha yakınlarda yön gösteren ;

·          Vehbi Koç  (Hayat hikayem , Hatıralarım- görüşlerim- Ögütlerim)  ,
·          Bernar Nahum (Koç’ ta 44 yılım) ,
·          Can Kıraç (Anılarımla patronum Vehbi Koç) 
·          Erol Toy (İmparator),
·          Yılmaz Çetiner (Otomobilin Öyküsü ) kitaplarını okusunlar ki gerçek hayat , gerçek liderlik için bilgi sahibi olup uygulama alanı bulabilirler.

Malesef bu kitapların basımı yok. Birisi iyilik yapıp Milliyet yayınlarından bastırması gerekiyor ki  karanlıkta kaybolmasınlar.


Erdoğan Gönül , Melih Koral, Macit Akman , Gökçe Bayındır, Wylie  Barnett , Ali İhsan İlkbahar , Mark Shulz ,Turgay Durak , Mike Flewitt ,  Nuri Otay , Haydar Yenigün, Cenk Çimen  etkileyici  üst yöneticilerim oldular. Birde Texas’lı John Trautmann’ı unutmamak gerekir. Kovboy çizmeleri , geniş kemer tokası ile sunuş yapma uzmanıydı. Tek slayt ile vermek istediğini anlatma tekniğini ondan öğrendim.

Metin Akarsu , Mehmet Tosun , Tuncay Selçuk , Ersen Tanyar , Engin İzet ,Hasan Rosti , Hasan Karayel , Metin Yılmaz , Kutlay Aksoy, Fevzi Ülger, Sedat Durdurul ,Can Gürocak , Saim Kemahlığil, Salih Öztelcan ,Ertunfa Bilgiç, Semih Ölçer ,  Cevat İliriş , Gökhan Arıkan, Atilla Argat, Ateş Ayberk , Kerem Orhan ,Ömer Öztürk , Lütfi Anlayışlı , Muammer Terzi, Murat Erem ,Tayyar Şenyener , Sami Kurtul ,Vedat Uygun , Mertkan Akay, Mustafa Yılmaz, Mete Aydın, Aydın Bahran , Erkan Asrak , Uğur Sacır , Atilla Çaylak , Nüvit Erkut, Tolga Büyükkebabçı , Nilay Duru , Aslı Gülçür , Ece Akman , Hayriye Karadeniz, Dilek Aktaş , İlker Ünal , Necdet İnci, Hikmet Akman , Bülent Yenli ,Ramazan Tan ,Ekrem, Kürşat Gürbüzer , Murat Taşkın, Kutlay Aksoy ,Güven Şensoy , Engin Arısoy ,Bülent Deniz , Ahmet Aslanbaş ,Medeni Karpat , Teoman Çarpan , Semih Özgök, Serhan Eren, Sevda Çakar , Serap Barışkaner ,Aylin Tutulmazay ,Didem Altınbaş , Kaya Çoşkun ,Seval Özdemir , Esra Bulman Gülmen , Şevda Mollaoğlu ,Faik Kuter, Funda Korkut , İnan Ekici ,Yalçın Arsan , Mine Türksoy ,Gürsel Ar , Hilmi Ürkün, Tolga Oğuz , Haluk Özmutlu , Pınar Güngör ,Özlem Kökten , Mehmet Ali Ceceli , Ali Tursan, Şahap Göker ,Sinan Sarı , Serhan Şen ,Emrah Duman , Oğuz Pekbay , Zeki Yasan, Ertunç Akman, Cen Ekin, Kadir Ader ,Timur Doğu, Soner Enginkalp, Ali Rıza Aslaner ,Hüseyin Oktay ,Mine Sözenoğlu , Hakan Kayalık ,Tuğrul Denizaşan, Mustafa Özcan , Nil Şenler , Handan Oktay , Kemalettin Fertan, Nazım Ural ,Nil Şenler ,Emre Töksöz, Deniz Karaoğlu , Zeki Yasan , Sadık Baltaoğlu , Ahmet Şatıroğlu ,Murat Tursun , Sinan Kayhan , Serdar Kayhan , Mustafa Çeviker, Dursun Akan, Cengiz Döker, Özgür Naci Bulut ,Cem Daştan, Umur Aker , Hayriye Karadeniz , Bahadır Akın ,Tibet Soysal , Hakan Erünsal ,Tuncay Özer , Ersoy Kara ,Hakan Turhan , Şafak Güneş , Murat Kılınç , Burak San , Barış Karakaş , Volkan Ulusan , Gürol Tandoğan ,  Emine Çoşkun ,Berk Mumcu,Deniz Durmaz , Burak Hoşgören  ve diğerleri uzun yıllar birlikte çalıştığım kişiler oldular.

Son dönemde bir çok kişiyle çalıştık. Yönetimde  Aykut Özüner ,Özgür Yücetürk ve Serhan Turfan oldular. Yolları açık olsun.

Firma çalışanlarını tek tek sayamam . Yaklaşık 800 kişi ile çalıştım. Ancak birlikte çalıştığım ve hala çalışan  kişileri es geçemem .

Sahadan Recai Işıktaş ,Taner Beştek , Metin Özorpak , Gülşen Güven ,Zeki Çoban , Gonca Sofuoğlu.  Müşteri İlişkilerden Pinar Ercan Tursun , Gülten Eliyürekli , Mustafa Kükner, Volkan Aydın, Sevtap Keskin, Ayhan Karabulut. Eğitimden Soley Sezgin , Barlas Erkan, Filiz Sargın, Efkan Güçvardar, Pelin Topçu, Hüseyin İlhan , Adil Çetin , Orhan Ünal , Tekin Gürsoy , Bektaş Yücel ,Yasemin Kökten , Harun Erkut ,Gizem Yalamanoğlu , Ali Kuzu, çay görevlimiz Sevgi , temizlik görevlimiz Ahmet Güden. Birde şirketten  bir şekilde ayrılanlar var . Onlarıda gönlümüzdeki yerlerinde yaşatırız. Onlarla da çok güzel ilişkiler yaşadık. Hepsine teşekkür ederim.

Burada isimlerini yazma imkanı bulamayacağım adedi onbinleri bulan bayilerimiz , servislerimiz ,yedek parçacılarımız , bayi müdürlerimiz , BMIS ‘ ler ,danışmanlar ,  uzmanlar , teknisyenler. . Sizlere bana verdiğiniz destekten dolayı gönül borcum var. Hepinize çok teşekkürler..

Yıllarca iş yaptığım imalatçı , danışman ,reklamcı ,organizatör ,tamirci , yazılımcı gibi paydaşlarım. Sizlere de selam olsun.

Ford Otosan'da çalışmak kıymetini bilenler için tatlı bir rüyadır. Ben bu rüyayı gördüm. Bana bu rüyayı yaşatan Ford ve Koç ailelerine de şükran duygularımı ifade etmek isterim.

Daha fazla detaya girmek, anı anlatmak  istemiyorum.

Sağolsun arkadaşlar bir ödev verdiler. Ford teşkilatının son 25 yılının fotorafını çekecek bir kitap yazmak. Ne dersiniz sizce başarabilirmiyiz ? Çeyrek yüzyılda bayiler, servisler , yedek parçacılar, çalışanlar, yöreler, yemekler, içecekler , adetler, krizler, efsaneler . Zaman zaman tarihi yaşayanlardan destek almam gerekecek. İlginç olabilir .... Herkesin kendinden birşeyler bulabileceği ....

Bana gelince yıllarca eğitimler aldım ,önemli projeler yürüttüm , tecrübe ve görgü sahibi oldum. İyi yetişmiş her insan gibi bu memlekete borcum var. Kolay kolay sahneyi terk etmeye niyetim yok. Emekli olduğuma bakmadan  mutlaka arz – talep dengesi içinde kendime bir alternatif  bulup, sisteme katkı yapmaya çalışacağım.

Her zaman olduğu gibi kendime olan inancım tamdır. Başarılı olmak için eğitildim, yetiştirildim.

Ünlü şairin dizelerindeki gibi ;


Başımla gönlümü edemedim eş
Biri yüz yaşında biri yirmi beş
Başım dedi dinlen,gönlüm dedi koş
Başım dedi durul, gönlüm dedi çoş
                                    Celal Sahir

Sonuçta bütün amaç hoş  sada yaratmaktır.
Bir dönemdi yaşandı ve bitti....

Hatıralarımı bavuluma doldurup gidiyorum , çünkü çantaya sığmayacak kadar çok.

Ben giderim adım kalır, dostlar beni hatırlasın.
                                              Aşık Veysel
Hoşcakalın . Hakkınızı helal edin. Allah’a emanet olun.


Saygılarımla

16 Şubat 2014 Pazar

LOKUM







Evimizde altı nufus var. Ben ,eşim, oğlum ,kızım ve iki kedimiz. 

Çok ufak yaşta aramıza katıldı kedilerimiz. Onları aile fertlerinden ayırmadık. Hatta bazen ayrımçılık bile yaptık. 

Herşey yolunda gidiyordu ancak Lokum isimli dişi olan kedimiz düzenli olarak etrafı kirletmeye başladı. Eşim devamlı onun arkasını topladı ancak bir gün yeter dedi.  

‘’ Artık dayanamıyorum . Lokum’u  evde istemiyorum.’’ diye bağırdı .Haklıydı .... 

Gerçekten zor bir durum. Kediyi istemeye istemeye bir dostumuza vermek zorunda kaldık.  

Ertesi gün erkek kedimiz olan Gümüş farklılaştı. Hiç görmediğimiz haraketleri yapmaya başladı. 

Ayağımıza sürtünüyor , oyun istiyor, hatta  taklalar atıyordu . 

Bu davranış değişmesinin tarifi neydi ? 

·         Lokum gitti , ortalık bana kaldı. Artık tek sevgi kaynağı benim  !!!!

·         Lokum gitti , beni de göndermeleri olasılık dahilinde. Her türlü hoşluğu yapayım. Beni de başkasına vermesinler !!! 

Neyse biz daha fazla dayamadık . Bir yanda kızımın ağlamaları , diğer yandan Lokum’ a olan özlemimiz  neticesinde  kedimizi geri alma karar aldık. 

Öyle ya bir kediye mi bakamayacaktık ? Mutlaka bir yol bulunurdu .  

Sevgi üstün gelmişti. Kedimizi geri aldık. 

Almasına aldık ancak Lokum eve gelince erkek olan Gümüş ‘te bir hırlama, bir diş gösterme. İnanılır gibi değil. 

Gümüş’ün o kendini beğendirme çabaları gitmiş, eski haline dönmüştü.  

Anlaşılan sorumuzun cevabını almıştık. Kıskançlık ve kendini beğendirme isteği hakim olmuştu Gümüş’te.  

Sevdirme , beğendirme , kendini dünyanın merkezine koyma , iktidar olma isteği böyle birşey olmalı herhalde. 

Suudi Arabistan vatandaşı  vize almak için ABD konsolosluğuna başvurmuş .

 Görevli sormuş,  adam yanıtlamış:

 "Name ?"

 "Abdul Rauf Bin Selam"

 "Sex?"

 "5 times per week..."

 "No no! Male or female?"

 "Male, female, sometimes camel.."

Bizim iktidar o kadar kendini beğendirme hissi hakim olmuş ki gözü hiç birşey ayırt etmiyor.
 

Laik , sosyalist , Atatürk’çü , gezici , milliyetçi , cemaatçi ......
 

Anladım kimseyi ayırt etmiyorsun ancak bizi de deve yerine koyma  be yahu..