20 Ağustos 2012 Pazartesi

KOLTUK SEVDASI





Şarkıcı Teoman müziği bırakması  nedeniyle daha önce yapılan şarkılarının klibine görüntü vermeyi kabul etmedi. Oldukça onurlu ve prensipli bir duruş. Aslında ilave para kazanabilirdi ancak paradan, makamdan önemli konular da var.

Bazı politikacılarımız genelde söyledikleri bir söz var. ‘’ Koltuk sevdamız yoktur’’
Bu koskoca bir yalandır. Aslında koltuğu  al alabilirsen demek , challenge yani meydan okumaktır. Ben  istemedim , onlar yaptı demektir.

Eğer sana bir görev önerisi yapıyorlarsa  mutlaka  yeterliliğin, liderliğin,bilgeliğin, hünerin vardır. Genelde insanı  durduk yerde koltuk sahibi yapmazlar. Koltukta oturmak aslında rekabet gereğidir. Birileri senin bu işi yapacağına inanmıştır.

Bazen bu durumun tersi  söz konusu olur. Aslında sen yeterli değilsindir ancak seni kullanmaya ,senin üzerinden rant sağlamaya çalışırlar. 

Rahmetli Özal kendine rakip olacağını tahmin ettiği  Mesut Yılmaz yerine daha rahat kullanabileceği , kibarca söylersek rahat çalışabileceği  Yıldırım Akbulut’u başbakan yaptı.

Sonunda daha fazla kullanılmak istemeyen Akbulut ile Özal’ın arası açıldı. Kukla hükümet, kukla insanlık, kukla yöneticilik bir yere kadar.


Kim kimin koltuğuna oturacağına hep merak ve şüphe ile bakılır.

Daha büyük tehlike ise koltuğun boş kalmasıdır . İlginçtir o koltuk hiç boş kalmaz mutlaka birisi oturur.

Bir gün o koltuğa oturma ihtimaline karşı kariyer gelişimimizi mutlaka yapmalıyız.

Peki bizim politikacılarımız koltuğa oturduklarında yönetmeye  hazır mıydılar ?

2002 Seçimlerinde çok kötü bir koalisyon hükümeti , çalkantılı günler. Kötüden bıkan halkın alterrnatif arayışı.

Nereden nereye. 2002’ de 1 cente muhtaç Türkiye şimdi IMF’  ye 5 milyar $ borç vermeye kalkıyor. Bu kaynak nereden geliyor ? Çok mu çalıştık?  Çok mu becerikliyiz ?

Halk içgüdüsel olarak genelde güçlüden yana tavır koyuyor.

Kaynaksız ülke için ‘’ Petrol vardı da biz mi içtik’’ diyenleri şimdi beceriksizlikleri nedeniyle eleştirmek hakkı doğuyor mu ?

Aslında kaynak yaratmak akıl ve mütebeşbislikten geçiyor.

Yıllar önce seyahat ettiğim Ege bölgesinde  Akhisar’ın köftesinin methini duyardım.
Ben de Akhisar’da köfte yiyeyim dediğimde dükkanı bulmak hiç kolay olmadı . Bir kaç masalık ufak tefek köfteci dükkanları.

Ramiz’de bunlardan birisiydi. Köftesi güzel ancak o Akhisar sıcağında yemek yemek kolay değildi.

Son yıllarda İzmir yolu üzerine açılan yerde büyümeye başladı , müşteriye yetmez oldu. Sonra büyük şehirlere gidelim , paket servis hizmeti verelim diye karar verdiler.

Klasik restaurant stratejisinde koltuğun kadar satarsın.

Paket serviste senden yapılan talebi karşılayabildiğin kadar satarsın.

Yabancılar buna takeaway yani paket servis  diyorlar ve senelerdir nimetlerini yiyorlar.

Bir üst uygulaması ise franchising.  Senin ürün ve hizmetininin benzerini yapacak ve aynı kaliteye yakalayacak  üçüncü şahıslara isim hakkı vermek.

İşte yakın zamanda Ramiz Köfte’nin yakaladığı başarı hikayesi. Kalite- akıl –girişimcilik küçük sermaye kaynağının büyük bir sermaye haline nasıl getirildiğinin örneğidir.

Benzer bir örneğini Kahramanmaraş’ta Yaşar adıyla dondurmacılık yapan daha sonra Mado adıyla milyonlara ulaşan firma için yapabiliriz.

Yolları , bahtları açık olsun.

Yol ve baht kelimelerini özellikle kullandım.Nedeni kontrolsuz büyüme ve büyümeyi yönetememe kişilerin , firmaların , ülkelerin başına büyük bela açabiliyor.

Bir çok batış hikayesi var . Bu riski almamak için  kaliteyi ön plana alan ancak şubeleşmeyen  aşırı büyümeyen ve sürekliliği temin için çalışan firmalar da var.

Hacı Muhittin Hacıbekir Türkiye’deki en eski kurumsal firması. Başlangıcı 1777’ye dayanıyor.

Önceliğinde kalite, süreklilik var. Bu da o firmanın tercih ettiği yol.

Kapitalist düzen de benzer yöntemle çalışıyor.

İngiltere’de buzdolabı üretimi yap , belli miktarı iç piyasaya, belli miktarını dünyaya satmaya çalış. İşçisi, sosyal destek programları  ile uğraş ve lojistik masraflarını ödemeye hazır ol.

Oysa Çin’de 1,3 milyar insan yaşıyor, Hindistan milyarı geçti. Hayal edin 1 milyar kişi 200 milyon aile yapar. %10 Ailede yeni evlilik olsa  20 – 25  milyon buzdolabı yapar.

Kaç fabika bu tüketimi karşilar ?

Her yıl bir ayakkabı eskise  en az 1 milyar ayakkabı üretmen gerekir.

Hangi üretim kaynakları bunu becerebilir ?

Dünyadaki büyük markalar pazar payını  %1 arttırmak için neler yapıyorlardır, neler?

Burada esas olan halkın bu malları alabilecek güce oluşmasını sağlamaktır. Üretimi bu ülkelerde yapar, insanlara iş verir ve kredi ile donatırsın. Hem üretimden hem de finastan kazanırsın.

Yerel şirketler ve hükümetler ile iş birliği yaparsın teşvik alırsın , tesis kurma ve çalışma kolaylığı yaşarsın. Derdin tasan olmaz , malları bol bol satar  bir köşede paraları sayarsın.


Şimdi başa dönersek son 10 yılda ne oldu da 1 cent’e muhtaç ülkeden milyar dolar borç veren ülke olduk ? 

Hangi yönetim anlayışı ile büyümeyi  başardık ? Büyümeyi biz mi yaptık yoksa üzerimizden para kazanmak isteyen dış güçler , kapitalist sermaye mi?

Soruyorum size ülkeyi kim yönetiyor ? Ülke nereden yönetiliyor?

Türkiye’ye çok büyük katkıları olmuş  sanayinin eski duayeni beyin damarı tıkanıklığı nedeniyle  çok riskli ameliyatı  olmak üzere  Amerika’ya gönderilmek için yola çıkmadan önce Allah’a dua eder.

Rahman ve rahim olan Allah’ım beni  kimseyi kula kulluk etmeyi nasip etme . Beni doğru yoldan ayırma.

Gün gelir kullar, senden de kulluk yapmasını ister.

O nedenle her zaman güçlüden yana olmak doğru sonuç getirmez.

Ne diyelim !!!  Allah bizi de  doğru yoldan ayırmasın , kimseye kulluk yapmayı nasip etmesin.













YA ETİ YE YA DA ET OL




Otomotiv ,beyaz eşya, elektronik sektörü yerli üretim oldu diye gurur duyuyoruz.

Gerçekte  ne kadar yerliyiz?  Bunu çok soran yok.

Tamamı , azı , birazı , çoğu , yüzde şu kadarı , bilmem bu kadarı ...

Bir üretim merkezi kurulurken mutlaka  fizibilite yapılan hesaplar yapılır.

Yıllık üretim planına göre hangi parçaları fabrikada üreteyim ? Hangi parçaları dışardan alayım?

Sonuçta senin üretim adedine bağlı olarak parçaları ya kendin yaparsın ya da yurtiçi ve yurtdışı kaynaklardan temin edersin. Global olarak dünyada işler bu şekilde yürüyor.

Amerika’da, Almanya’da, Fransa’da, Japonya’da  bazı parçaları  mutlaka dışardan temin ediyor.

Bursa’ daki , Kocaeli’ndeki, Kayseri’ deki  yan sanayi üreticilerimiz dünyadaki büyük markalara mal satarak büyüyorlar.

Önemli olan kalitesi yeterli, fiyatı rekabetçi, zamanında teslim yapılan ve sürekliliği olsun.

Sonuçta yüzde yüz yerli diye bir kavram en azından global anlamda yok. İnatla hepsini ben yapacağım diyen marka ve ülkeler var ancak onlar lokal kalmaya mahkum oluyorlar.

Gariptir ki ülkeler arasında yönetim tarzı olarak lokal kalmak isteyenler de oluyor. Dünya ile ilgim olmasın , elimde bir tabak pilav, sırtımda hırka misali yaşamak isteyenlerle de yok değil.

Kuzey Kore ve Küba bu tarzı benimsemekle öğünen ülkeler.  İnsanlarını başkanları ölünce zorla ağlatmaya, yeni başkan seçilince zorla güldürmeye çalışan amatör tiyatro görüntüsünde tatsız, garip,komik  ve arkasında Çin süper gücü olan Kuzey Kore.
Küba ise şeker kamışının yetmediğini anlayınca kapılarını dünyanın çapkınlarına açıveren farklı bir ülke.

Osmanlı ‘nın son dönemi ve cumhuriyet tarihinde hep tam bağımsızlık tartışılmış. Kendi başımıza yeterli olabilmek söylemi  Kaputülasyonlar Osmanlı’yı teslim alana dek hep gündemde olmuş.

Bağımsız Türkiye sloganları cumhuriyet döneminde Atatürk’ün , Deniz Gezmiş’in , Necmettin Erbakan’ın dilinden düşmemiş ancak en başarılısı olan Atatürk bile bir süre sonra uluslararası ilişkiye başlamış.

Dünyada kendi kendine yetebilen yedi sekiz ülkeden biriyiz diyoruz ancak  dün ‘’ Heryere doğal gaz getirdik’’  diye sevinenler bugün  ‘’ doğal gazı olmayan ülkeye nasıl doğal gaz santralları yaptık’’  diye üzülüyorlar.  Doğalgazı, petrolu , daha önemlisi enerji stratejisi olmayan ancak üretimi ve tüketimiyle dışa bağımlı olan bir ülkenin tam bağımsız olabilmesi mümkün müdür?

Gerçek çok açık. Otomobili ne kadar yerli üretebiliyorsak  siyasette de o kadar yerli kalabiliyoruz.

Dünya emperyal, kapitalist sistemle kuşatılmış, Amerika bile bunun dışında değil. Ekonomi ile siyaset birbirinden ayrılmaz kardeş olmuşlar.

Global düşün, lokal uygula sloganı herhalde yirmibirinci yüzyıla en uygun olanı.

O zaman hamaset duygusunu bir tarafa bırakıp karar verelim.

Ayakta kalabilmek , daha güçlü olabilmek için ;

Ya et olalım ya da eti yiyelim.

İÇGÜDÜ




Soğuk kış günlerinde ekonomi olsun diye kaloriferi biraz söndürürsünüz.  

Üşümemek için yorganı üstünüze çekersiniz  bu sefer de ayaklarınızın  dışarda kalma ihtimali vardır. İşte o zaman ayaklarınızı içeri çekme ihtiyacı olur. Ayaklarınızı karnınıza doğru çekersiniz sonra gel keyfim gel .

Vucudunuz ısınır sonra rahat bir uyku.

Yaz sıcağı ve nemin olanca hızıyla sürdüğü son günlerde böyle ılık bir duygu yaşamak güzel olsa gerek. Ayaklarımızı vucudumuza doğru çekmek bir içgüsel yaklaşım olsa gerek.  

Biraz ters duyguyu termal havuzlarda yaşıyoruz.

Bilindiği üzere Türkiye deprem ülkesi. Mağma tabakasının sıcaklığı , zayıf katmanlar ve çatlaklardan sızarak yeryüzüne daha yakın su havuzlarını ısıtır.

Isınan sular topraktaki mineralleri bünyesine alarak  çatlaklar üzerinden yeryüzüne çıkar.

Türkiye çatlakları bol olması nedeniyle termali de çoktur, depremi de.

Düşünün karlı bir kış gecesi canınız termal havuza girmek istedi. Dışarda kar var, havuzda sıcak su.

Oh ne güzel !!!

Sıcak iliklerinize kadar işler ancak bu sefer başınız dışarda kalır. Vucut sıcak , başınız soğuk .
İşte o an eliniz bir anda başınıza gider ve saçınızı, başınızı oğuşturmaya başlarsınız. Bunu yaparken farkında olmazsınız. İşlem otomatik olur yani yorganın görevini bu sefer eliniz almıştır. Hoş bir duygudur ve içgüdüsel bir harekettir.

Birde içgüdüsel olmayan , kendi insiyatifinizle hareket ettiğiniz zamanlar vardır.

Kadın taksiye biner ve hava alanına gitmek istediğini söyler.
Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önlerine çıkar.
Şoför çarpmamak için sert şekilde frene basar.
Taksi kayar  ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtulur.
Siyah arabanın sürücüsü camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başlar.
Taksi şoförü ise gayet sakin ona gülümser ve içten bir şekilde el sallar.

Kadın bütün bu olanların şokunu yaşarken, taksi şoförünün tavrına daha da şaşırır.
Merak ederek sorar  “Neden böyle davrandınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti.”
Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek “Çöp Kamyonu Kanunu” der.
Kadın “Çöp Kamyonu Kanunu?” diye sorar çünkü ne demek istendiğini anlamamıştır.

Şoför açıklar "Pek çok insan, çöp kamyonu gibidir.’’

İnsanlar içi çöp dolu torbalar gibi dolaşıyorlar. Kızgınlığı, öfkeyi ve hayal kırıklığını içlerinde biriktiriyorlar.
Doldukça çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar. Bu bazen ben, bazen de siz olabilirsiniz.

Kişisel almayın. Sadece gülümseyin.

Onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin.

Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.

Başarılı insanlar, çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler.

Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla "size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için iyi temennilerde bulunun."

Bunu yapabilmek elinizde. Eğer isterseniz.

Bu güzel bayram gününde tüm olumsuzlukları gündeminizden çıkartmanızı dilerim.







9 Temmuz 2012 Pazartesi

HER YOL PARİS




Kapitalizm ve rekabet, yaşadığımız yüzyıla gerçekten damga vurdu.

Birçok alışveriş merkezinde binlerce çeşit malı bir arada görmek mümkündür.

Benim için nostaljik anlar yaşatan, Clarks ayakkabısı satan dükkan oldu.

Hint asıllı İngilizce öğretmenimin ayağında gördüğüm Clarks ayakkabısı  ile yıllar önce  tanıştım. Değişik tarz ve görünüşü ile bu marka  içimde hemen yer etti.

İngiltere’nin Bath şehrinde üretimi yapılan ayakkabıyı ben de almak istedim ancak o zamanın parası ile oldukça pahalıydı. Gerçi şimdi de pahalı.

Zamanla para kazanmaya başlayınca paraya kıyıp ben de satın aldım.

Ayakkabı taraklı ayaklar için uygun, üstelik hava atmak için birebirdi.

Nasrettin Hoca’nın kaftan hikayesindeki gibi artık eğitim, görgü, adamlık yerine prim yapan ayakkabım olmuştu.

Bugün artık Clarks dahil her türlü malı alışveriş merkezlerinde bulabiliyorsunuz.

Çok değil 10-15 yıl öncesine kadar  kaçakçılıkla özdeşleşmiş merkezlerimiz vardı.

Kilis, Doğubayazıt , Gaziantep, Adana Boş Boşcular Çarşısı, Doğubank en bilinenleri olmuştu.

 ‘’ Kent var Pall Mall var ‘’ o yıllarda sokak satıcılarının sigara satma sloganıydı.

İnsanlar elektronik eşya, tabak, çanak, çay almak üzere uzun mesafeler katederek bu yerlere giderler, eşyaları satın alırlar, bazen de geri dönerken jandarmaya yakalanırlardı.

Ünlü tiyatrocu Lale Oraloğlu’nun  Kilis’ten satın aldığı çay ve kahve takımları yolda Jandarma tarafından yakalanınca, hapis yatmak mecburiyetinde kalmıştı.

Devletin gözünde satan da , satın alan da kaçakcıydı .

Kilis ,Türkiye sınırları içinde olsa bile yabancıydı.

Sınırlarını kontrol edemeyen devlet ,vatandaşını  kontrol etme yöntemini uyguluyordu.

Yurtdışında çalışan veya  yurtdışına giden sporcu , gemici , pilot, hostes , TIR  söförü , Almancılar beraberinde getirdikleri kanuni limitlerle belirlenmiş olan malları satar, ticaret yaparlardı.

Bugün nargile içenlere ev sahipliği yapan Tophane’deki  Amerikan Pazarı  bu ticaretin yapıldığı merkezdi .

Amerikan Pazarı’nda dükkanı bulunan Kürt Hüseyin, Tophane Rıhtımı’na  gelen gemileri takip eder , gemicilerin evlerine giderek jean, oyuncak , tabak ,viski, sigara gibi malları satın alırdı.

Bu gemicilerden birisi de rahmetli babamdı.

İngiltere’ye lisan eğitimine giderken gerekli olan dövizi Eminönü Mısır Çarşısı’ndaki balıkçı dükkanından korka korka satın aldığımı bugün bile tuhaf bir duygu olarak hatırlıyorum.

Rahmetli Özal’ın  Paranın Değerini Koruma  Kanunu’nu devreden çıkartmasıyla  korumacılık son bulmuştu. Böylelikle dünya ile entegre olabilmenin kapıları açılmıştı.

Ancak gelin görün  İnsanlara bu Dünya’da rahat yok !!!

Parayı bulup malı bulamayanlar şimdi de malın her türlüsünü bulup, parayı bulamıyorlar.

Nasıl bulsunlar adım başı alışveriş merkezi, adım başı mağaza. O güzelim mallar durduğu yerden sizi çağırıyor ;

‘’ Gel beni al , gel beni al ‘’

Alalım , alalım da parasını kim ödeyecek ?

Vallahi artık  her şey üzerime üzerime geliyor.

Vahşi Kapitalizm onun da çözümünü bulmuş .

Malı alamayana kredi kartı , kredi kartını ödeyemeyene kredi.

Çözümsüz çözüm.

Oynatmaya az kaldı , doktorum nerede ?

Doktoru bulamazsanız , Mezarlıkçı Mahmut var . İşinin ehli.

Bir de ona sormak lazım. Kesin çözüm için ona kaç kişi başvurmuş ?

Şaka bir yana;

Siz siz olun canınızı, sağlığınızı, ailenizi, kendinizi üç beş  çul çaput için riske atmayın !

Kapitalizme karşı savaşı kaybetmeyin !

Cebinizde paranızın olmadığı günlerde bir tabak istavritin , çoban salatanın, çeyrek ekmeğin  yerini hiç birşey tutmaz.

Cebinde parası olanı hiç düşünmeyin.

Zaten ona her yol  Paris.





11 Haziran 2012 Pazartesi

HALKA RAĞMEN HALK İÇİN





Yemekte bir arkadaşım aniden soru yöneltti ;
Sezeryan ve kürtaj hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Alın size on puanlık baraj sorusu. Çok bildiğim bir konu değil.  Hazırlıksız yakalandım, cevap veremedim. Bu konuda konuşmaya kendimi yetkili saymadım.

Eğer bu bir sıkıntı ise konuşması gerekenler  kadınlar olmalı diye düşündüm.

Ortaokulda okurken Ömer Koç isimli İngilizce hocamız vardı. Kendisi avukat olmasına karşın okulda part time ders verirdi. Çok yakışıklı , şık giyinen, iyi yetişmiş bir kişiydi.

Hiç unutmuyorum ‘’Anne olmak, baba olmak gerçekten çok önemlidir . Bu duyguları yaşayan ancak anlayabilir ‘’demişti.

Baba olmayı anlayabildim . Canlıyı taşımak ve doğurmanın bir anne için ne kadar inanılmaz duygu olduğunu ancak tahmin edebilirim.
Hiç bir anne adayının isteyerek  yavrusuna zarar vermeyi  istemez diye düşünerek eve gittim.

Akşam televizyonu açtığımda ne göreyim ?

Doktoru ,avukatı, sosyoloğu, psikoloğu, kadını ,erkeği, bileni, bilmeyeni  konu hakkında yorum yapıyor. Meğer ne kadar meraklısı varmış dedim ve bende yazayım dedim.

Malum köşemizin ismi Düşünenlerin Düşüncesi olunca eksik kalmak doğru olmaz.

Herhangi konuyu  değerlendirirken genel olarak teknik ve ticari olarak bakma alışkanlığım vardır. Teknik yönü nedir ? Ticari olarak fayda yaratıyor mu?

Teknik olarak baktığımızda gerek kürtaj gerekse sezeryan günümüzde sıkça kullanılan ve  resmi ellerde daha az riskli yöntemler.

Sezeryan için aynı şeyi  söyleyemem  ancak kimse durduk yerde kürtaj olmak istemez. Mutlaka istenmeyen bir durum oluşmuştur. Ceninin yaşam özelliği taşıması , kürtajın yapılma periyodu tartışmalı bir konu o nedenle birçok dinde yasak kapsamına alınıyor. İstatistiki olarak normal doğuma göre daha az riskli.

Ticari olarak değerlendirmemizde ise ekonomik, sosyolojik, psikolojik, hukuksal konular mevcut.

Kadın doğum sancısı çekmek istemiyor. Al narkozu uyandığında çocuğun elinde.
Doktor  devamlı  servis vermek istemiyor.  Karım doğuruyor doktor koş gel !!!
Zor bir durum. Onunda evi , karısı, çocuğu ve özel hayatı var.
Her özel hastane maliyet nedeniyle  24 saat kadın doğum uzmanı bulundurmak istemiyor.
Operasyon olması nedeniyle sezeryan metodu hastaneler için daha kazançlı .
Zeynep Kamil , Haseki gibi doğum konusunda uzman devlet hastanelerimizin sayısı az, o da işin başka tarafı.
Annem doğum yaklaşırken  Haseki Hastanesi’nden kaçmış.  Ortaköy’deki evimizde  ebe yardımıyla doğmuşum. Her canlı doğumunda  risk var ancak milyarlar örneğinde olduğu gibi  normal doğumun başarılı örnekleri çok.

Sezeryanı  yasaklarsan parası olan yurtdışına gider doğurur, zaten yapıyorlar .
Kürtajı yasaklarsan kadınlar  ise merdiven altına teslim olur. Eski yıllarda yaşamıştık zararı görüldüğü için  kanun çıkmıştı, şimdi geri dönmenin anlamı yok.

Nüfus planlaması  çok önemli bir taraftan doğum oranının artması büyümeyi azaltıyor.      Diğer taraftan üremezsen orta ve uzun vadede oluşacak sosyal sorunları da düşünmek gerekir.

Nüfus artışının neredeyse sıfır olması ,yaşlanan nüfus, yavaşlayan ekonomi , sosyal destek programları  bugün Avrupa ‘da yaşanan krizin temeli olarak uzmanlar tarafından  gösteriliyor. Bu  ülkelerde göçler nedeniyle ırklar karıştı.  Çin kökenli  İngiliz, Afrika kökenli  Fransiz, Türk kökenli  Alman kulağa yabancı gelmiyor. Artık İngiltere’de Mr and Mrs Brown’larla karşılaşmak çok kolay değil.


Şimdilik biz de benzer  durum yok ancak 2030 sonrası için sorun haline gelecek deniliyor.
Büyük bir çoğunluğu  Müslüman olan Türkiye’de  göçler nedeniyle dinsel etkilerin başka yere kayması mümkündür. Ancak göçmenleri bu ülkeye kabul ettiyseniz önemli olan onların hangi dine inandıkları değil, o kişilerin ülkeye uyumu beklenir.


Yıllar önce bir doğu ilimize gitmiştim. Şimdi rahmetli olan dostum kenti gezdirirken  yeni yapılan onlarca ilkokul  gerçekten dikkatimi çekmişti.
Batı illerinde ancak özel okullarda örneği olan mükemmel binaların  hayırsever insanlarımız tarafından yapıldığını öğrendim. Bahçede yüzlerce çocuk oynuyorlardı . Güzel okullar ve eğitilmeye  hazır çocuklar işin güzel yanı  ancak bu işin bir de diğer tarafı var. Bazı çocukların abileri, babaları siyasi nedenlerle  güvenlik güçlerine ve dostumun ticaret yaptığı binaya saldırmışlardı. Hem de bunu yapanlar dostumun dostları .
Binasına taş atılan , camları kırılan dostum  yıllardır birlikte yaşamanın ,birbirini tanımanın, birbirlerini sevme ve saymanın verdiği hak ve cesaretle dostlarına haykırır.

Neden taş atıyorsunuz ? Paylaşamadığınız nedir? Siz bu şekilde çoğalırsanız zaten iktidar olur ülkeyi yönetirsiniz.

Başbakanın 3 çocuk yapın tavsiyesinin altında bu gerçekler yatabilir mi?

Kürtler , Aleviler  ,dinciler gibi çok sayıda  taraftara sahip etnik ve dinci toplulukların politikada yer almak istemeleri bu söylemin dışında değildir. Önümüzde BDP  gibi etnik politika yaparak grup oluşturan partiler var.

İster misiniz  defalarca şampiyon olduk, Avrupa’da başarılı olduk , tesisleri tamamladık, 20 milyon sıkı taraftarımız var yani başarılıyız , yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır diyen Fenerbahçe yöneticileri Fener Partisi adı altında yeni bir parti kurarak politika yapmaya çalışsınlar.

Oy alma şansı olabilir mi?

Saçmalama demeyin. Halkı boş vaat ve  hediye ile kandıran Uzan % 7-8 oy almadı mı?


Antepliler baklavası ile öğünürler, her fırsatta reklamını yaparlar.
İmam Çağdaş , Güllüoğlu  ürünleri  özellikle kilo derdi olmayanlar için  gerçekten pek hoştur.
Ustalar lezzeti  bir çok nedene bağlarlar.Yufka çok ince açılır, fıstığı özeldir,  yağı Urfa’dan  gelir, şekeri emdirilir vs.
Usta ‘’ ben yufkayı o kadar ince açıyorum ki karşıdan baktığında gazete okursun’’ diyerek gurur duyar. İyi güzel de,  ben  sonradan göurme  olarak baklavanın bütününe bakarım. Ağızda bıraktığı tad , kıtırlık benim için önemlidir.
Yufkayı  ince açma bir hünerse, Urfa yağı güzelse onu kullanmaya devam et, o senin avantajın .
Ben imalatta yufkayı görmüyorum ki .Görsem de bulanık olarak karşı tarafa bakmak istemem. Zaten gözlerim  eskisi kadar iyi görmüyor. Ben baklavayı lop diye mideye indirmeyi  bilirim. Tadı kötüyse  yağı, şekeri  yani  birşeyleri  eksiktir yada baklavanın altı kızarmadan ateşten almışsındır.

Rahmetli Erbakan hoca kadayıf konusun da uzmandı şimdiki iktidar genelde baklava üzerinde çalışıyor.

Hükümetler  genelde iyi yaptıkları işleri ön plana çıkartıyorlar. Yok  efendim sağlığı iyi yaptım, ulaşımı iyi yaptım. Bunlar  zaten olmazsa olmaz konular. Hukuku düzgün işletemiyorsan , ekonomiyi kötü idare ediyorsan, insan hakları ihlali yapıyorsan, etnik ayrımcılık yapıyorsan,fırsat eşitliği ihlali yapıyorsan , yandaşlarını kayırıyorsan   mutlaka yönetimin     için de  bir şeyler eksiktir ve  istediğin tadı bırakmaz.

Dileğimiz Türkiye’ yi idare eden ve edecek olan hükümetlerin çok başarılı olup , halka artı değerlerler katmasıdır. 

Vatandaş olarak başka ne dileğimiz olabilir ?

Eski politikacılardan  Talat Asal anılarını anlatmış:

 Yassıada'da rahmetli Menderes'in avukatlığını yaptım.  Dövüldüm, sövüldüm... Hücreye atıldım... Hapis yattım.
 31. Piyade Alayı'nda yedek subaylık yaptığım halde "askerlik yapmadın" diye nezarete alındım.  
 17 Eylül 1961'de Menderes'i astılar... Ben de 18 Eylül 1961 günü avukatlık cübbemi toprağa gömdüm.  Sayın Süleyman Demirel'in Adalet Partisi'ne Genel Başkan seçildiği kongrede (1964) divan başkanıydım.
 1961'de süngülerin arasında, milletvekili olarak Meclis'e girdim. 12 Eylül 1980'de, aynı Meclis'ten, Gençlik ve Spor Bakanı olarak silahla kovuldum.

Demokrasiyi kesintiye uğratacak bu gibi tehlikeler artık söz konusu değil. İhtilal tehditinin ortadan kaldırılması mevcut hükümetin yaptığı en önemli icraattır. Cesaretli , planlı belki de fazla planlı. Türkiye için bu korku bitmiştir yeterki  sıra bende , vesayeti ben kullanmak istiyorum diyen başkaları çıkmasın.

Benim hükümetlerden beklentim memleketin önünü açacak  büyük projeleri hayata geçirmektir. İnsan üzerinden politika yapıp teknik doğruyu ticari zarar hanesine getirmek doğru bir yöntem olmaz.  İnsanları rahatsız edecek politikaların oluşturulması olumlu olarak değerlendirilmez.


Bakalım baklavanın faturası zamlı mı olacak zamsız mı olacak bunu zaman gösterecek. 



Yaşı seksenlere yaklaşan  bir amca  doğumhanenin kapısında beklemektedir.

Doğumu gerçekleştiren doktor  etrafa şöyle bir bakındıktan sonra yaşlı adama sorar:

İçerde doğum yapan kadın yakınınız mı?

Adam   Evet,eşim.
Doktor  Ama kadın 25 yaşlarında…
Adam    Tamam işte, eşim o. Niye şaşırdınız, baba olamaz mıyım yani?
Doktor  Yoo, aklıma dedem geldi de.
Adam    Nesi varmış dedenizin?
Doktor  Kendisi av meraklısı idi. Sürekli ava çıkardı. Bir gün ava çıkacakken kendisini uyardık. Aman yapma dedeciğim, sen yaşlandın, ava gidemezsin . Kendisi israr etti ve hazırlandı .
Ne de olsa yaşlılık,  çıkarken tüfek yerine baston aldı eline. Ben de kendisiyle gittim. Ormanda bayağı yol yürüdükten sonra bir geyik gördük. Dedim ya, dedem yaşlı.  Bastonu omzuna koydu, doğrulttu ve geyiğe bastonla ateş etti. Geyik o anda vurulup yere düştü…
Adam   Olur mu, başkası vurmuştur onu.
Doktor  Ben de onu diyeceğim de, nasıl denir beceremedim işte.

Şimdi size soruyorum !!

Yaşlı adam doktorla 7-8 ay önce karşılaşsaydı şimdi kürtajı yaptıralım , yaptırmayalım diye tartışma söz konusu olur muydu ?

Lütfen kadının işini kadına bırakalım..


Halka rağmen halk için politika üretmek kadayıfı  altı kızarmadan yemeye benzer o da mideye iyi gelmez.









SIFIRDAN BAŞLAMAK




Nobel Ödüllü  Pablo Neruda'nın tavsiyelerini  ifade eden güzel bir haber okudum.

Yazar diyor ki ;

Yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler...

Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler, vicdanlarında hoş görmeyi barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler alışkanlıklarına esir olanlar, her gün aynı yolu yürüyenler. Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler... Elbiselerinin rengini değiştirmeyi bile göze alamayanlar; veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler  ihtiraslardan ve mücadelenin verdiği heyecandan kaçınanlar. Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler. Hayallerini gerçekleştirmek için riske girmeyenler...

Hayatında bir defa bile mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmayanlar yavaş yavaş ölürler.

Şimdi yaşayın, hemen harekete geçin. Kendinizi yavaş yavaş ölüme teslim etmeyin.


Neruda’ya katılmamak mümkün değil.

Genelde yapamadıklarımız için pişman olduğumuzda  ah keşkeler vah keşkeler başlıyor.

O zaman  keşke dememek için değişim gerekiyor.

Anlaşamıyorsan eşinden boşan.

İşinde mutlu değilsen hiç durma işini değiştir.

Yolun çamurluysa başka yol dene.

Elektrik alamıyorsan sevgilini terk et.

Muhalefeti beğenmiyorsan sen muhalefet yapmayı dene.

Memnun değilsen birlik ol değiştir hükümeti.


Bunları yapmazsan yavaş yavaş ölürsün.

Daha büyük tehdit bunları kaybedersem yerlerine yenisini koyamam düşüncesidir.
Zorlukları yenerek yaşamak  cesaret ister.  Cesaret ise insan da fazlasıyla mevcut. Senin cesaretin yoksa  işte o zaman  zaten hiç doğmamışsın demektir.


Temel ölmüş günahı çok olduğu için Cehenneme gönderilmiş.  Kapıda  zebaniler sille tokat karşılamışlar. Durumdan memnun kalmayan Temel  ‘’ Böyle yaparsanız hiç kimse gelmez ‘’ demiş.

Şimdi size istemiyorsanız ölmekten vazgeçin  diyemiyorum . Ancak değişin, iyi insan olun Cehennem yerine Cennete gitmeyi deneyin diyebilirim.

Çekirdek bir aileyiz evde aile fertleri harici canlılara alışık değiliz. Bir akşam oğlum elinde 6 haftalık Siyam cinsi kedi yavrusu ile eve geldi. Alışık olmadığımız için acaba bakabilirmiyiz diye  önce çok tedirgin olduk, sonra alıştık. Gümüş ismini koyduğumuz kedimiz o kadar seviliyor ki kıskanmamak elde değil.

Eve kedi yavrusu , hayatımıza değişiklik geldi.

Ben değişime kediden başladım.

Malum bir yerden başlamak gerekiyor.

Ya sıfırdan yada  sıfır artıdan.