22 Şubat 2012 Çarşamba

KAYBETTİM. HÜKÜMSÜZDÜR.







Her Sonbahar gelişinde sarı sarı yapraklarla , kuru dallar arasında
Sen gelirsin aklıma.


Sonbahar ardından gelen kış, bizi biraz zorladı. Hem doğa hemde manevi konularda zorluklar yaşadık.

Sevdiklerimizin , tanıdıklarımızın arka arkaya gelen vefatları bizi çok üzdü.  Yaşa,mevsime bağlı  olarak yaprak sararmaları Sonbaharda  beklenen ölümleri getirse de henüz bu dünyada görevini tamamlamamış yeşil, genç yaprakların beklenilmeyen şekilde toprağa  düşmesi bizi derinden sarstı.

Malesef artık çok daha fazla cenaze törenlerinde buluşur olduk.

Vefat edenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Nur içinde yatsınlar.

Annemin hastalığı da bizi biraz zorladı. Bu nedenle yeni yazı yazmak için zamanım da olmadı keyfim de.

Bu dönemde gazete okuyayım dedim , ancak hangi gazeteyi elime alsam taraflı.

Aşırı dinciler, iktidar yanlıları, muhalefet yanlıları, solcular, sağcılar.

Her kesim yayın organlarını propaganda aracı olarak kullanıyor. Halkın tarafsız haber alma, iyi ile kötüyü ayırma şansı malesef yok.

Son dönemlerde bir yanda İslamcı muhafazakarlar  diğer tarafta  ayrımcılık peşinde koşan bazı Kürt vatandaşlar kendilerine göre konfor alanını  genişletmeye çalışıyorlar.

Ortamı uygun buldular,hep kendilerine göre yontuyorlar. Tarih içinde haklı veya haksız kendileri ile ilgili konuşma imkanı bulamadılar. Şimdi istedikleri gibi tef çalıyorlar.

Aslında demokrasi adına bu durumun kötü bir tarafı yok .Hatta olumlu bir gelişmedir de diyebiliriz. Bu gruplar  talepleri bir tarafa çektikçe balon gibi demokraside genişliyor.

Daralan demokrasi yerine genişleyen demokrasi. Her kesimin ihtiyacını karşılayan demokrasi.

Herkes eteğindeki taşları döksün. Herkes balonu patlatmamaya dikkat ederek doya doya konuşsun.

Merak etmeyin bir süre sonra etekteki taşlar biter. Dökülecek taş kalmayınca su gerçek mecrasında akar.

Önümüz bahar, daha iyi şeyler olacak dileklerimiz var ben çok ümitli değilim. Turizm ve yaş sebze ihracatımız artmazsa yani gelir artışı olmazsa  bizleri bahar ortasında karanlık günler bekliyor.

·         Eve gelen faturalara baktım. Geçen senenin aynı dönemine göre doğalgaz  % 52  elektrik  % 14, su % 57 artmış.  Sakın daha az harcasaydın demeyin. Standartlarda değişim olmadı. Benim gelirim bu oranda artmadığına göre bizide pek aydınlık günler beklemiyor demektir.
·         Yeniyıl itibari ile perakende işlerde daralma sürüyor. Beyaz eşya ve otomotivde geçen seneye göre neredeyse yarı yarıya düşme var. Yakında işten çıkartmalar başlar.
·         Bireysel kredi ve kredi kart borcu 70 Milyar doları buldu.  Dokuz milyon kişinin kredi kart ödeme zorluğu var. Her ailenin toplam aylık gelirinin      % 32 si kredi ödemeye gidiyor.
·         Bu şartlar altında alış verişin azalması, hatta dibe vurması sürpriz değil.
·         Çöken, yok olan orta direk ardında sosyal patlamaları da getirir.

Bu zor şartlar altında insanların psikolojik sendrom yaşayıp ;

Kimliğimi kaybettim hükümsüzdür !!!  demeleri an meselesi olmaz inşallah.

Ekonomik değişimler nisbeten çabuk oluyor ancak sosyal ve kültürel değişimler daha uzun sürüyor. Bu nedenle değişimcilik fikirlerimiz stratejik planlama ve zaman geçirmeden aksiyon almayı gerektiriyor.

Rize’de ‘’uzun evlilliğin sırrı’’ konulu seminerde konuşan 50 yıllık evli Temel diyor ki;

·         Eşime hep iyi davrandım onu hep memnun etmeye çalıştım. En önemlisi 25. Evlilik yıldönümümüzde onu Amerika’ya götürdüm.

·         Peki 50. Yıldönümünüzde ne yapacaksın?

·         Gidip onu geri getireceğim.

Gerçek demokrasi , adalet anlayışı, kültürümüz, tarafsızlığımız, laiklik uygulamaları, bağımsızlık ,özgürlük  bir süre için yaban ellerde  kalmış olabilir.

Artık  birilerinin onu geri getirme zamanı gelmedi mi?

Bu alternatifi bulamazsanız önerim düğün videonuzu tersten oynatın. Yüzükler çıkıyor, karınız salondan geri geri çıkarak arabaya binip gözden kayboluyor.   

Süper değil mi?

Bu da benim mizah anlayışım !!!



2 Şubat 2012 Perşembe

TANKER







Son günlerde kitap hatta gazete bile okumuyorum . İnternet o kadar hayatımıza işledi ki gün içinde gelen yüzlerce elektronik mesaj , sosyal ağlar  başka işler yapılmasına engel oluyor.

İnsanlar neyi okusun ? Onlar da şaşırmış.  En inandıkları yazarın bile yüzlerce rakibi mevcut.

Önüne gelen birşeyler yazıyor. Çevremiz çakma  yazar, şair ,ekonomist , siyasetçi doldu.

Ben de hangi cesaretle kalkıp yazı yazıyorum bilmiyorum !!!  Okunmayacağını bile bile yazmak çok iddialı.

Bana ‘’ Kısa kes Aydın havası olsun, okuyamıyoruz ‘’ diye eleştiri geliyor. Onlar kendilerine göre haklı olabilirler ancak ben kafama göre yazmayı seviyorum.

İnsanlar  yazılarımı okuyor, beğeniyor , kendilerine katkı sağlıyorlar diye göbek mi atayım ? Aslında olumlu tepki almam beni motive ediyor, heyecanlandırıyor.  Yazılarımı beğenmeyen varsa  zaten  ilgilenmiyor.

Okuyan olursa mutlu oluruz , okumayanın da canı sağolsun ne diyeyim.

Greyder isimli bot markası var. Dayanıklı , güçlü imajı vermek için iş makinası ismini  vermişler. Reklamlar güç ve sağlamlık üzerine yapılmış.

Sağlam kışlık bir ayakkabı almak için ismini şimdilik açıklamayacağım oldukça  tanınan  bir  firmaya  gittim.

Satıcı özellikle bir ayakkabı tavsiye etti. Ayakkabı ayağıma uyduğu için düşünmeden satın aldım.

İşyerine yeni aldığım ayakkabıyı giyerek gittim. Görünüşü güzel, rahat bir ayakkabı ancak ilginç bir özelliği var. Çok sık elektrik çarpılmasına neden oluyor. İlk günler çok üzerinde durmadım. Bazı ayakkabılarda benzer durum daha önce de olmuştu ancak bu kadar sık değil.

Ne üretirseniz üretin mutlaka insana katkı vermeli. Dizaynın  ruhunda insana yarar, insana katkı  sağlamak olmalı. İnkar etmeyeyim bu ayakkabı bana enerji sağladı. Devamlı statik elektrik nedeniyle  çarpılma ihtiyacımı karşıladı . İyi ki sizin elektrik ihtiyacınızı karşıladık diye para istemiyorlar.

Bir söz var. ‘’ Pabucu dama atılmak ‘’

Yeni çocuk doğduğunda büyüğünün değeri azaldı anlamında kullanılıyor diye bilirdik.

Aslında modası geçen mal, değerden düşen, saygınlığını yitiren kişiler için  kullanılıyormuş.

Hikayesi  Osmanlı dönemindeki  Ahilik Teşkilatı'na dayanıyor.

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu Ahilik Teşkilatı ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyormuş.

Kusurlu mal, malzemeden çalma ve kalitesiz işin önüne geçmek için ilginç bir önlem alınmış. Ustanın  yaptığı  papuçlarda sorun çıkması durumunda taraflar bir araya getirilir , haklılık durumu araştırılırmış .  Eğer esnaf hatalıysa  halk ve yetkili kişiler ayakkabı dükkanının önüne gelerek papucu ibret-i alem için  dama atarlarmış. İmalatçı  hiç bir
zaman o ürünü damdan kaldıramazmış.

Halk gelip geçerken dama bakar ve kimin  kusurlu malı  yaptığını görürmüş. Böylece pabuçları dama atılan esnaf maddi kazançtan olur, itibarı zedelenir ve gerçekten pabucu dama atılırmış.

Neyse ki  durumu bildirmek için Osmanlı dönemine dönmeye, Ahilik Teşkilatı aramaya gerek yok. Modern dünyada  iletişim için firmaların müşteri ilişkilerini aramak yeterli .Ben de öyle yaptım.

·         Hanımefendi ayakkabı vucuttaki statik elektiriği topraklamıyor. Ayakkabının tabanı antistatik olmalı. Ayakkabıyı giyemiyorum.Hergün 20-30 kere elektirik çarpıyor.
·         Kalp hastaları ve kalp pili taşıyan kişiler bilmeden bu ayakkabıyı giyerlerse ölüm nedeni olur. Düzeltme yapılmazsa  bu serinin satıştan çekilmesi  gerekir.

Cevap klasik .  Ayakkabıyı giymişsiniz , değiştiremeyiz.

Kardeşim ben onu sormadım ki !!!
Ben ölüm nedeni diyorum karşımdaki  ayakkabıyı giymişsiniz diyor.
Ayakkabıyı giymeden nasıl çarpılayım ?

Yollarda görmüşsünüzdür . Statik elektiriği boşaltmak için yakıt tankerlerine zincir bağlanır. Araç gider,zincir yola sürter elektrik boşalır.

Bende çareyi aynı metodu uygulamakta buldum ve ayakkabıya zincir bağladım. Böyle olunca ayakkabıya isim koymak gerekti .

Güçlü ve sağlam bot  ise Greyder, elektiriği boşaltan ayakkabı ise Tanker.

Ne dersiniz ? Sanıyorum uygun oldu.

Malesef müşteri memnuniyeti konsepti yanlış anlaşılıyor.

Aman müşteri şikayet etmesin !!

Bu zaten olmazsa olmaz  ön şart .
Ürünü en az hata ile yapacaksın .Bu nispeten kolay.
İstersen olur ancak özellikle perakendeye yönelik iş yaparsan hizmette az hata yapmak daha önemli . Bunu sağlamak biraz daha zor.
İnsanı eğitmek , yönetmek ve hizmete kanalize etmek gerçekten emek istiyor.
Her zaman  yüzde yüz başarı gelmiyor.
Ürün kadar hizmette de hata yapma durumu her zaman var.

Müşteri temasında teorik olarak şu bilgi var.

·         Müşteri ürün ve hizmetten memnun kaldıysa bir sonraki satın alma deneyimini aynı marka için kullanıyor.
·         Müşteri ürün , hizmetten memnun kalmadıysa ve şikayetini iletmediyse bir sonraki satın alma deneyimi genelde bir başka marka için oluyor.
·         Müşteri ürün, hizmetten memnun kalmayıp  şikayetini iletirse ve firma sorununu uygun biçimde çözerse müşteri  bir sonraki satın alma tercihini büyük bir oranda  mevcut marka için yapıyor.

Bu teori nedeniyle satın alma ve hizmet sonrası müşteriye ulaşmak çok önemli .

7/24 Çağrı merkezleri kurulması, müşteri ilişkileri birimlerinin kurulma nedeni budur.

·         Müşteriye  ulaşıp memnuniyetini araştırmak ve alternatif oluşturmak  proaktif,
·         Müşterinin size ulaşması ise reaktif temastır.

Ben durumu izah etmeye çalışıyorum üstelik vereceğim geri bilgilenme için para istemiyorum ancak müşteri ilişkileri bu gözle değerlendiremiyor.

Ne yapmak gerekiyor ?

·         Müşteri talebine göre  parasını iade et veya başka alternatif öner.
·         Sorunun nedenini bul. Antistatik taban veya başka çözüm  gerekiyorsa yap.
·         Gerekiyorsa ürünü satıştan çek.

Malesef firma kendine düşeni yapmıyorsa vatandaş olarak görevimizi yapmalıyız ki örnek olsun.

Bu tür ayakkabı özellikle kalp pili olanlara çok zararlı . Elektrik çarpması ölüm nedeni olabilir.

Bunu farkında mıyız? 

İnsanlar yollarda  ölüyorlar . Nedeni kalp krizi deniliyor. Acaba hangi çeşit ayakkabı giymişler, kalp hastalığı varmıydı ? Kalp pili varmıydı diye soran var mı ? Tıp fakültelerinde böyle bir araştırma var mı ?

Hayat bu memlekette çok ucuz. Şimdi ölüm nedenlerini araştırmak için;

·         İstanbul Valiliği’ne
·         Sağlık Bakanlığı’na
·         YÖK’ e
·         Adli Tıp kurumu’na
·         Ticaret Bakanlığı’ na yazı yazacağım .

Devletin bilgi verme zorunluluğu olduğu için istatistiki bilgi mutlaka gelir. Belki bu bilgi bugüne kadar araştırılmamıştır.  Sonuç çıkmasa da  balığın kulağına su kaçırırız .

Yetmez mi ? Hayır yetmez . Savcılığa suç duyurusunda bulunmak gerekecek. İşi sonuçlandırmak gerek. Seni düşünmeyen , sana insan olarak değer vermeyen, üstelik beceremediği işten dolayı para kazanan kuruluşların ticari ve sosyal ceza almasına vesile olmak için . Ahilik Teşkilatı gibi.


Temel dava açmış ve hakim sormuş . Şikayetin nedir ?

Hakim bey bu Temel fıkraları var ya  benimle Fadime’yi ağızlarına dolamışlar. Bizi rezil ediyorlar.  Hepsinden davacıyım.

Kim fıkra diye bizi anlatıyorsa onlardan  tazminat talebim olacak.

Senin adın Temel mi?
Evet, Temel.

İyi de kardeşim  binlerce Temel var. O fıkralar neden senin için anlatılmış olsun ?
Hakim bey, ben çok iyi biliyorum beni kastediyorlar.

Hakim, Temel'i iyice süzdükten sonra şunu söyler;

Temel fıkralarının çoğu belden aşağı. Oysa sana bakıyorum çelimsiz ve yaşını almış bir kişisin. O fıkralar senden çok daha genç, güçlü, kuvvetli ve  çapkın bir Temel için anlatılıyor.
Seninle hiç ilgisi yok. Bu dava düşer.
Hakim bey, madem siz böyle takdir ediyorsunuz mesele yok. Demek tevatürmüş
ben değilmişim.

Evet sen olamazsın, başka Temel'dir onlar. Sana sıra gelene kadaaar.
İyi hoş da Hakim bey, bu dava için ta köyden kalktım buralara kadar geldim.
Boş dönmeyeyim. Hiç değilse o güçlü kuvvetli Temel'den sana bir fıkra anlatayım hakim bey.
Anlat bakalım.

Bizim bu iri kıyım pazulu Temel, hakimlerin karılarına çok düşkünmüş.
Hop, hop, hop... Dur, dur be, ne diyorsun sen..
Ne oldu hakim bey?
Daha ne olacak?  Benim Hakim olduğumu bile bile  'Temel hakim karılarına meraklıymış’ diyorsun. Ağzından çıkanı kulağın işitmiyor galiba!

Rica ederim Hakim bey. Temel fıkrası için karısı güzel binlerce hakim var.    Asliyeci , sulhçu, ağır cezacı  var. Seninkine sıra gelene kadar  daha çoook var.

Karadeniz fıkrasındaki  insanlar gibi bizde abuk sabuk nedenlerden ötürü sıranın bize gelmesini mi bekleyelim ?

Şirketin   vizyon  tarifinin bir yerine  insanı,  diğer yerine de  müşteri memnuniyetini  koyarsan merak etmeyin  uzun vadede zararlı çıkmazsın.


Ufak bir Karadeniz fıkrası daha aklıma geldi.

Of’un fakir bir köyünde insanlar işsizlik nedeniyle çok kişi yurtdışına, İstanbul’a , Ankara’ya gitmişler. Camiye artık kimse yardımcı olmuyor.

İmam durumdan  şikayetçi. Cemaate dert yanar ...

Halımız yok , boyamız  dökülüyor , paramız yok . Ne yapacağız bilmiyorum.

Cemaatten uyanık Of’ lu genç atılır...

Hocam zarar ediysek camiyi kapatalım.


Firma bir seri ayakkabıyı  satmaktan vaz geçerse  belki biraz para kaybeder. Ancak sorunlar, belki de  bilinçsiz ölümler azalır.  Of’lu  genç  gibi davranırsan firmayı kapatmak zorunda kalabilirsin.

Ben bir mücadele içine giriyorum. Farkındalık yaratmak için deneyeceğim.
Nasuh Mahruki'nin dediği gibi;
Belki herkes Everest Dağı’na tırmanamaz ancak herkesin tırmanabileceği bir Everest mutlaka vardır.





20 Aralık 2011 Salı

SEDAT DURDURUL ANISINA




Yazı yazmayı seviyorum . En önemli nedeni yaşadıklarımızı , bildiklerimi, tecrübelerimizi kayıt altına almaya yarıyor.

Japonlar boş yere yaptığını yaz -  yazdığını yap dememişler. Kayıt altına almazsan unutuluyor.

Dededen toruna , kulaktan kulağa geçen  Anadolu türkülerimiz , destanlarımız vardır.
Bazıları asırlarca yaşayarak şarkı, türkü, hikaye olmuşlar. Bir çoğuda zamana yenilerek unutulmuşlar. Mustafa Sarısözen gibi, Ali Ekber Çiçek gibi önemli müzisyenlerimiz bu türküleri derleyerek TRT  repertuarına katmışlar. Artık bu türküler derleyenin ismiyle ölümsüzleşiyor.

Mustafa Sarısözen’den derlenen Sivas  türküsü.  Sarardım ben sarardım ...
Ali Ekber Çiçek’ten derlenen Erzincan türküsü. Haydar Haydar ...

Eskilerin nevi şahsına münhasır dedikleri insanlarımızı yazarak kayıt altına almak, onları daima hatırlamak adına çok önemli .

Bugün kaybettiğimiz Sedat Durdurul işte böyle bir dostumuzdu .

Nasoto ‘ ya işe girdiğim ilk günlerde çok sevgili  Ortaköy’ lü ağabeyim yedek parça müdürü Metin Akarsu beni bilgisayar bölümüne götürdü . CTOS  sistemlerin çalıştığı , soğutmalı ,genelde fatura basılan bir oda. Müdürü Hasan Rosti ve şefi Sedat Durdurul. Ben nazikçe Deniz, Nil , Seval isimli çalışanların elini sıkmaya başladım. Sedat Durdurul geldi ve ilk tepkisi,

Bu çoluk çocuğu kim işe alıyor. Şirketi ana okuluna çevirdiler !!!

İlk tepkim şaşırmak oldu. Ne diyeceğimi bilemedim. Yeni bir çalışana nasıl bir davranıştı bu ?
Metin ağabey hemen devreye girdi. Kulağıma sakın cevap verme.  Abuk sabuk konuşur ama kalbi pırıl pırıldır dedi . O şokla kendimi odanın dışında buldum.

Günler geçip birbirimizi daha iyi tanıyınca o agresif tutumunun kişisel bir tercihi olduğunu anladım. Hemen hemen çalışanlarının hepsine bu tutumunu sergiliyordu.

Böyle bir genel kabulu ancak pırıl pırıl bir kalbi vardı.

Birlikte olduğumuz zamanlar genelde çekişme ile geçerdi.  Agresif tutumundan mutluluk duyar, beni kızdırmaya bayılırdı . Hala şirkette işe yeni  başlayan  çoluk çocuktum.

Hakemlik yaptığım dönemde beni izleme gelir,mutlaka bir hatamı yakalamaya çalışırdı.
Yine birgün Üsküdar Selimiye’de beni seyretmeye gelmişti.  Maçta hatalı karar vererek bir oyuncuya sarı kart yerine kırmızı kart gösterdim. Hatamı fark ederek oyuncudan özür diledim ve kırmızı kartı iptal ederek sarıya çevirdim. Bir elimde kırmızı kart diğer elimde sarı kart. Hatadan dönmek hakemlik için önemli bir erdemdir ancak  Sedat’a yakalanmıştık bir kere . Aylarca dilinden düşmedik.

Sedat Durdurul’ un sesi oldukça güzeldi. Gittiğimiz yemeklerde benimle bir yarış içersinde olur, Türk müziğini icra etmeye çalışırdı. Bu durumdan en memnun olanlar ise masada bizimle birlikte oturanlardı. Rekabet onların kulaklarına ve kalbine iyi geliyordu.

Ancak hakemlik olayında kaybettiğim prestijimi geri almalı ve Sedat Durdurul’u kızdırmalıydım. Bir yaz gecesi o fırsatı yakaladım ;

İş yerimiz İstinye’de olduğu için Belgrat Ormanı çok yakındı. Bizde çalışan  arkadaşımızın olan Ramazan’ın eşi Orman bölgede çalışıyordu bu nedenle en güzel yerleri bilirdik.  Önceden bazı arkadaşlarımı ormana gönderir hazırlık yaptırırdık.  Gölün üstünde masalar kapatılır , ateşler hazırlanır, ışıklar temin edilir,kasaptan  etler, manavdan yeşillikler alınırdı . Muhteşem bir ortam yaratılırdı.

Mesai bitince doğru ormana giderdik.  Ekipte  kimler vardı kimler. Rahmetli Tayyar Şenyener , rahmetli Sami Kurtul, rahmetli Sedat Durdurul , Metin Akarsu , Engin İzet, Hasan Rosti, Cevat İliriş , Muammer Terzi  bazen Mehmet Tosun , Hüseyin Oktay, Ertunç Akman , Fevzi Ülger,rahmetli Erkan Koca, Bülent Yenli ve ismini sayamadığım daha bir çok kişi .

Yemekler yenir, sohbetler yapılır bazen göbek atılırdı. Sıra şarkı söylemeye gelince Sedat hemen ilk sırayı alıp beni kızdırmaya çalışırdı . Ancak  bu sefer hazırlıklıydım.  İçinde yüzlerce nota bulunan repertuar dosyasını yanımda getirmiştim. Sıra bana gelince şarkıları sıralamaya başladım ve bitirmedim. Nasıl bitsin ? Yüzlerce şarkı . Sedat Durdurul’a bir türlü sıra gelmedi. Sıra gelmeyince kızdı. Kızdıkça içti ve körkütük  sarhoş oldu. O gece yolda yürüyemeyecek hale gelen Sedat ı eve teslim etmek bana düştü .

Bu galibiyet bana yeterdi.

1995 yılında Hasan Rosti ile birlikte emekli oldular.  Belki emekliliği arzu ediyor belki de gelişen IT  teknolojisine ayak uydurmakta zorluk çekiyordu . Birde baş etmesi gereken benim gibi çoluk çocuk takımı vardı .

Son buluşmamızı yaz başında 12 kişilk bir grupla yapmıştık.  Çok sık buluşmadığımız için bazı katılımcılar İstanbul dışından gelmişlerdi. Yemek yiyeceğimiz yer Küçükyalı’daki Kolcuoğlu et lokantısıydı. Telefonla aradı ve yolu sordu. Bostancı’ya minibüsle gel oradan yürürsün , yaz akşamında 2 kilometre yürümek sağlığına iyi gelir demiştim.

Hay demez olaydım. Sen bana  bu kadar yolu  nasıl yürüttün diye üzerime saldırdı. Yapmadığını bırakmadı. Bende araya Mehmet Tosun beyi koyarak saldırıyı savuşturdum .

Sedat öyle her rakıyı içmezdi . İllaki 3 kere imbikten geçmiş rakı olacaktı . Çok güzel bir ortamda yapılan toplantımız bütün katılımcılara neş’e kattı. Çoğumuz için o gece kendisini son görüşümüz  oldu.


Dün gece tesadüf gene aynı yerde yemek yiyorduk . Murat Taşkın telefon edip Ocak ayında toplantıyı tekrarlayalım dedi. Bende Kolcuoğlu’nun sahibi Şenol Kolcuoğlu’na  Ocak ayında eski arkadaşlarla tekrar toplanacağız . Ona göre fiyat ver deyince Okan abi sizin takım çok içiyor. Beni zarara sokma dedi. Bende merak etme anlaşırız dedim.

Ben bir sonraki toplantının hayaliyle uyumaya giderken  gecenin yarısında Muammer Terzi’nin mesajı geldi .

Sedat Durdurul ölmüştü.

Oldukça sağlıklı görünüyordu ama kötü hastalık şans tanımamıştı.
Bana yaşattığı dostluk ve güzel günler için teşekkür ediyorum.
Varsa hakkımı helal ediyorum .
Ümit ederim Sedat da bizden razı olmuştur.
Sert mizacı  Sedat için hep bu şarkıyı hatırlatır.

Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir
Gönlümün kıyısına vurur
Aşınan kayalar gibi ruhum
Yorgun, suskun öylece durur


Islak kumlara yazılmış hikayeler
Ummana karışır silinir yavaş yavaş
Her dalga ömrümden bir şeyler koparır
Ağır, ağır sönen gönlüm
Sakin koyları özler
Son kum tanesi olana kadar


Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir
Gönlümün kıyısına vurur
Son kum tanesini alana kadar


Ve o deli dalgalar geldi, gönlümüzün kıyısına vurdu. Son anımız gelene kadar.

Seni çok sevdik. Nur içinde yat.



15 Aralık 2011 Perşembe

YARINLAR BİZİM




Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı  TEGV nin düzenlediği konser için bilet bulunca eşimle birlikte gitmeye karar verdik. TEGV  bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon çocuğun okumasına destek olan önemli bir vakıf .

Bir çocuk değişir , Türkiye değişir sloganıyla yeni çocuklar eğitmek için gayret içindeler. Eminim katılımcı ve sponsorlar desteklerini yeterince göstermişlerdir.

Birçok ünlü pop sanatcısının  katılacağı program keyifli olacaktı , bizim için de değişiklik.

Fırsat bulmuşken  Nişantaşı’nı dolaşır, uzun zamandır görmediğimiz yerlere bakarız dedik.  

Arabayı  Maçka ’dan  Abdi İpekçi Caddesi’ne doğru sürdüğümüzde başka bir dünya ile karşılaştık. Yol boyundaki cafelerde  insanlar erken yılbaşı kutlaması yapıyorlardı.  Muazzam bir süsleme ve ışıklandırma vardı. Yurtdışındaki örneklerinden çok daha güzeldi. Fırsat varken görmeyenler görmeli diyorum. Emeği geçenleri de kutluyorum. Sanıyorum belediye ve esnafın ortak çalışması ile güzellikler ortaya çıkmış , katma değer yaratılmış.

Eskilerin tabiriyle cafeler biraz tuzlu olabilir,  ben gitmediğim için yorum yapamıyorum. Bu güzellikleri yaşamak için mutlaka ekonomik yerler de vardır.

Konserin yapılacağı Lütfi Kırdar Kongre Salonu’na gitmek için aracımızı otoparka bırakıp zemin kata çıktık.  Bir zamanlar burada Harbiye Şehir Tiyatrosu  vardı.  Muhsin Ertuğrul salonunun bende ayrı bir hatırası vardır. Müziğe başladığım yıllarda Tünel Musiki Cemiyeti ile verdiğimiz konserde ilk solo şarkımı söylemiştim.  Sabri Süha Ansen’in hicazkar şarkısı,

Senelerce aşkı anmış , diyorlar ki aşk yalanmış.

Henüz 18 yaşında bir üniversite öğrencisi için unutulmaz hatıradır.

Koro yöneticisi , TRT şeflerinden  rahmetli Feridun Darbaz'dı.  Ud sanatcısı  Fatih Erkoç’un babası olan  rahmetli Hasan Erkoç , klarnetçi Turgay Özüfler , kanunda o günlerin genç yeteneği bugünün yıldızı Halil Haraduman, kemanda  ise dahi müzisyen  Selçuk Tekay ve  ismini hatırlayamadığım daha nice yetenekli saz sanatçıları.

Lütfi Kırdar Kongre Salonu’nun eski ismi Spor Sergi Sarayı‘ydı . Çocukluğumuz, gençliğimiz  orada geçmişti.

Konser salonundaki koltuğa oturunca tavana baktım.  Eski salonda neler yaşamıştık neler. Kokoreç ekmekle ilk tanıştığımız yerdi.

Spor Sergi  iki katlıydı ancak fonksiyonel kullanımı farklıydı.  Pazar sabahları erken kalkar salonun yolunu tutardık.

Normal fiyatı  10 lira olan bilet erken girerseniz öğrenciye 1 liraydı. Üst katın voleybol için ayrılan kısmında bayan  maçları sabah  saatlerinde oynanırdı.

Eczacıbaşı’nın meşhurları Meral ve Hülya idi. Özellikle Meral kendini yerlere atar, birçok kurtarış yapardı.

 1. Lig voleybol maçları öğleden sonra  aşağı katta yapılırdı. Elektrik, İtfaiye dönemin en iyi takımları, Aziz ve Ata da şöhretli sporculardı.

Öğlenin geç saatlerinde 2. Lig basketbol maçları başlar , bizde büyük bir zevkle izlerdik.     Modaspor ‘un süksesi büyüktü . Ahmet Kurt' da tanınmış basketcileri.

Akşam  maçları  başlayınca heyecan yükselirdi.  Sosyete tribününe  İstanbul’un en güzel kızları otururdu. Maç mı seyredeceğiz , kızları mı ? Şaşırırdık.

Yenilmez armada İTÜ zamanın en ünlü  basketbol takımıydı. Defalarca şampiyon olan takımda Harun’un babası yakışıklı  Kemal Erdenay, Hüseyin Alp, kaptan Cihat İlkbaşaran , Nuri , Zeki Tosun , altın yedek Reşat ve diğerleri yer alırdı. Hüseyin Alp uzun boyu , iri gövdesiyle gerçekten dev gibiydi. Faul atışlarını karpuz gibi atarak sayı yapmaya çalışırdı. Tarihsel filmlerde de oynamıştı. Dev adam rölünü ondan başka kim oynayabilirdi?

Hüseyin Alp’ i rahmetle anıyorum. Bir döneme lezzet katmıştı.

İTÜ  ile birlikte dört büyük takım lige heyecan verirdi.  Beşiktaş’lı Battal . Galatasay’lı Şengün Kaplanoğlu , Nedret.  Fenerbahçe’den Güner, Hüseyin Kozluca sonradan Eczacılı olan diş doktoru Erdal Poyrazoğlu maçlara renk katarlardı.

İlk Amerika oyunculardan Tom Davis unutulmazlar arasına girmişti. Kıvırcık saçları, ince uzun boyu ve bilekliği kendisine bir hava verirdi. Daha önceleri Robert Kolej’e hocalık için gelip basketbol oynayanlar da vardı ancak sonradan bazılarının CIA  ajanı olduğunu gazetelerden öğrendik.

Spor Sergi ‘de bir çok şampiyona seyrettik. Balkan Şampiyonası 1974 yılında yapıldı. Ünlü Yugoslav ekibinden Trivdiç,  Kıcanoviç , Jelovas, Krizeviç, Jerkov , Kapiçiç,  Slaviç, Solman, Plekas, Moroviç , Dalipagiç ve dev  pivot Coşiç’i seyretme imkanı bulmuştuk.

İtalyan Menegihn ile birlikte Coşiç Avrupa’nın en önemli pivotlarıydı.

Bu nostaljik duygular içinde konser artık  daha da anlamlı olurdu.


Bu muazzam gecede bir çok değerli sanatcıyı  izleme imkanı bulduk.  İsimlerini tek tek saymayacağım .  Sanatçılar 40 yıllık bir akşam  için ellerinden geleni yaptılar ve bundan büyük zevk aldılar. Ne de olsa karşılarında kendilerini doyasıya alkışlamaya gelen binlerce seyirci buldular. Hepsi çok kaliteli sanat icra ettiler ancak bazılarını  biraz daha farklı değerlendirdim.

·         Belki sınırlı bir ses,  belki tek parçasıyla yıllarca idare etti ancak yumuşak sesi ve prenses edasıyla  Melike Demirağ ve yıllardır yanından ayırmadığı Arkadaş’ı.

·         Yıllardır gündemden düşmeyen , harika yorumu ve tavrıyla Nükhet Duru.

·         Gerçek bir dünya starı Sertap Erener. Kendisini iki gün öncede seyretmiştim.Ancak bu başka Sertap dı.  Aşk’ı yorumlamadı , yudum yudum içti . O ne ses , o ne ses tekniği , o ne sahne performansı ?  Diğer bir ifade ile gecenin yıldızıydı.

·         Yanılmıyorsam 1975 yılıydı. Eurovizyon  için TRT kurumu  şarkı yarışması düzenleyerek bir çok amatöre fırsat tanımıştı. Finalistlerin bazıları eğitim gördüğüm Levent Lisesi’nin öğrencileriydi. Yarışmanın birincisi Semiha Yankı onlardan biriydi. Çocukluk yıllarında Kırmızı Turplar isimli bir grupla ailece akrobasi yaparlar biz de Ortaköy Çayırı’na seyretmeye giderdik. Seninle bir dakika şarkısı yıllardır dillerden düşmedi.

Semiha Yankı’yı neden davet etmemişler ? Biraz yadırgadım.
                                                                                                                                                   Cici Kızlar çok sevilmiş ve ikinci olmuşlardı . Ekipte yer alan Bilgen Bengü Levent Lise’liydi. Eski resimlere baktığımda aynı koroda yer aldığımızı fark ettim.Rahmetli Nurettin Çamlıdağ hepimize Türk Halk Müziği’ni sevdirmişti.


          İTÜ Elektrik Fakültesi öğrencisi Ali Rıza Binboğa halk oylamasında birinci olmuş jüri değerlendirmesi sonucunda  üçüncülüğü kazanmıştı . Binboğa’da Etiler’de oturuyordu. Parasızlıktan okula yürüyerek giderdi. Şarkısı yıllarca dillerden düşmedi ;

          Özgürlük  ve barış tüm insanların
          Özlemi olacak yarınlarda
          Anam, bacım, kardeşim, eşim, dostum, yandaşım
          Daha daha mutluyuz yarınlarda

          Ağlamak yok, gülmek var
          Düşmanlık yok, dostluk var

         Yarınlarda yarınlarda seni sevmek var
         Yarınlarda yarınlarda mutlu günler var
         Yarınlar benim
         Yarınlar senin
         Yarınlar onun
         Yarınlar bizim

Yaratan  belki  sesine yeterince bönkör davranmamış, belki müzik bilgisi tam olmamış ama  müthiş bir duruş, müthiş bir etkileme. Sahnede Elvis Presley var zannettim. Şarkıda güzel olunca çok heyecanmasına rağmen Ali Rıza Binboğa gecede iz bırakanlardan biri  oldu.  Yarınlar bizim insanlara hala dostluk aşılıyor, umut saçıyor.

Hangi şarkıcı  50 kişilik Devlet Senfoni Orkestrası ile şarkı söylemek istemez ?  Bu sanatçıları da unutmayalım. Şefleri Hakan Şensoy yönetiminde solistlere başarı ile eşlik ettiler.

Benim arzularımdan birisi böyle bir orkestra ile Türk Müziği  söylemektir. Batı sazları ile Türk Müziği okumak. TSM’ nin  o zengin ses  aralıklarını batının ritmi ile birleştirmek ne güzel olur. Böylelikle gençlere hitap edilir, onların beğenisi sağlanır.

40 yıllık bir akşamda eski pop şarkıları ve şarkıcıları hala talep edilerek , gündemde kalıyorlarsa benzerini klasikciler yapmalıdırlar. Pop şarkıcıları  gibi 40 yıldır gündemde olan ve para kazanan TSM  sanatçısı  tanıyormusunuz ?  Türk müziği sektörü  kendisini yenilemeli, arayış içinde olmalıdır.  Rekabet ortamında kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Üretim yapılmazsa  miras daha fazla onları geçindiremez.

Malum artık ,

Zeki Müren yok . Safiye de öldü.  Hamiyet  de.  Müzeyyen hasta

Bülent de olmayacak .

Ve perde .......


Bu güzel gecede kendimizi şımartalım istedik.  Dolapdere Apik işkembede ‘’ne iyi yaptık da  konsere geldik’’  diye kendimizi ödüllendirdik.

Işıklandırılan köprü üzerinden  eve dönerken göğe baktım . Dolunay tarafından aydınlatılan Boğaziçi hiç bu kadar güzel olmamıştı.

Kendime dedim ki !!

İstanbul seni çok seviyorum ....