15 Aralık 2011 Perşembe

YARINLAR BİZİM




Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı  TEGV nin düzenlediği konser için bilet bulunca eşimle birlikte gitmeye karar verdik. TEGV  bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon çocuğun okumasına destek olan önemli bir vakıf .

Bir çocuk değişir , Türkiye değişir sloganıyla yeni çocuklar eğitmek için gayret içindeler. Eminim katılımcı ve sponsorlar desteklerini yeterince göstermişlerdir.

Birçok ünlü pop sanatcısının  katılacağı program keyifli olacaktı , bizim için de değişiklik.

Fırsat bulmuşken  Nişantaşı’nı dolaşır, uzun zamandır görmediğimiz yerlere bakarız dedik.  

Arabayı  Maçka ’dan  Abdi İpekçi Caddesi’ne doğru sürdüğümüzde başka bir dünya ile karşılaştık. Yol boyundaki cafelerde  insanlar erken yılbaşı kutlaması yapıyorlardı.  Muazzam bir süsleme ve ışıklandırma vardı. Yurtdışındaki örneklerinden çok daha güzeldi. Fırsat varken görmeyenler görmeli diyorum. Emeği geçenleri de kutluyorum. Sanıyorum belediye ve esnafın ortak çalışması ile güzellikler ortaya çıkmış , katma değer yaratılmış.

Eskilerin tabiriyle cafeler biraz tuzlu olabilir,  ben gitmediğim için yorum yapamıyorum. Bu güzellikleri yaşamak için mutlaka ekonomik yerler de vardır.

Konserin yapılacağı Lütfi Kırdar Kongre Salonu’na gitmek için aracımızı otoparka bırakıp zemin kata çıktık.  Bir zamanlar burada Harbiye Şehir Tiyatrosu  vardı.  Muhsin Ertuğrul salonunun bende ayrı bir hatırası vardır. Müziğe başladığım yıllarda Tünel Musiki Cemiyeti ile verdiğimiz konserde ilk solo şarkımı söylemiştim.  Sabri Süha Ansen’in hicazkar şarkısı,

Senelerce aşkı anmış , diyorlar ki aşk yalanmış.

Henüz 18 yaşında bir üniversite öğrencisi için unutulmaz hatıradır.

Koro yöneticisi , TRT şeflerinden  rahmetli Feridun Darbaz'dı.  Ud sanatcısı  Fatih Erkoç’un babası olan  rahmetli Hasan Erkoç , klarnetçi Turgay Özüfler , kanunda o günlerin genç yeteneği bugünün yıldızı Halil Haraduman, kemanda  ise dahi müzisyen  Selçuk Tekay ve  ismini hatırlayamadığım daha nice yetenekli saz sanatçıları.

Lütfi Kırdar Kongre Salonu’nun eski ismi Spor Sergi Sarayı‘ydı . Çocukluğumuz, gençliğimiz  orada geçmişti.

Konser salonundaki koltuğa oturunca tavana baktım.  Eski salonda neler yaşamıştık neler. Kokoreç ekmekle ilk tanıştığımız yerdi.

Spor Sergi  iki katlıydı ancak fonksiyonel kullanımı farklıydı.  Pazar sabahları erken kalkar salonun yolunu tutardık.

Normal fiyatı  10 lira olan bilet erken girerseniz öğrenciye 1 liraydı. Üst katın voleybol için ayrılan kısmında bayan  maçları sabah  saatlerinde oynanırdı.

Eczacıbaşı’nın meşhurları Meral ve Hülya idi. Özellikle Meral kendini yerlere atar, birçok kurtarış yapardı.

 1. Lig voleybol maçları öğleden sonra  aşağı katta yapılırdı. Elektrik, İtfaiye dönemin en iyi takımları, Aziz ve Ata da şöhretli sporculardı.

Öğlenin geç saatlerinde 2. Lig basketbol maçları başlar , bizde büyük bir zevkle izlerdik.     Modaspor ‘un süksesi büyüktü . Ahmet Kurt' da tanınmış basketcileri.

Akşam  maçları  başlayınca heyecan yükselirdi.  Sosyete tribününe  İstanbul’un en güzel kızları otururdu. Maç mı seyredeceğiz , kızları mı ? Şaşırırdık.

Yenilmez armada İTÜ zamanın en ünlü  basketbol takımıydı. Defalarca şampiyon olan takımda Harun’un babası yakışıklı  Kemal Erdenay, Hüseyin Alp, kaptan Cihat İlkbaşaran , Nuri , Zeki Tosun , altın yedek Reşat ve diğerleri yer alırdı. Hüseyin Alp uzun boyu , iri gövdesiyle gerçekten dev gibiydi. Faul atışlarını karpuz gibi atarak sayı yapmaya çalışırdı. Tarihsel filmlerde de oynamıştı. Dev adam rölünü ondan başka kim oynayabilirdi?

Hüseyin Alp’ i rahmetle anıyorum. Bir döneme lezzet katmıştı.

İTÜ  ile birlikte dört büyük takım lige heyecan verirdi.  Beşiktaş’lı Battal . Galatasay’lı Şengün Kaplanoğlu , Nedret.  Fenerbahçe’den Güner, Hüseyin Kozluca sonradan Eczacılı olan diş doktoru Erdal Poyrazoğlu maçlara renk katarlardı.

İlk Amerika oyunculardan Tom Davis unutulmazlar arasına girmişti. Kıvırcık saçları, ince uzun boyu ve bilekliği kendisine bir hava verirdi. Daha önceleri Robert Kolej’e hocalık için gelip basketbol oynayanlar da vardı ancak sonradan bazılarının CIA  ajanı olduğunu gazetelerden öğrendik.

Spor Sergi ‘de bir çok şampiyona seyrettik. Balkan Şampiyonası 1974 yılında yapıldı. Ünlü Yugoslav ekibinden Trivdiç,  Kıcanoviç , Jelovas, Krizeviç, Jerkov , Kapiçiç,  Slaviç, Solman, Plekas, Moroviç , Dalipagiç ve dev  pivot Coşiç’i seyretme imkanı bulmuştuk.

İtalyan Menegihn ile birlikte Coşiç Avrupa’nın en önemli pivotlarıydı.

Bu nostaljik duygular içinde konser artık  daha da anlamlı olurdu.


Bu muazzam gecede bir çok değerli sanatcıyı  izleme imkanı bulduk.  İsimlerini tek tek saymayacağım .  Sanatçılar 40 yıllık bir akşam  için ellerinden geleni yaptılar ve bundan büyük zevk aldılar. Ne de olsa karşılarında kendilerini doyasıya alkışlamaya gelen binlerce seyirci buldular. Hepsi çok kaliteli sanat icra ettiler ancak bazılarını  biraz daha farklı değerlendirdim.

·         Belki sınırlı bir ses,  belki tek parçasıyla yıllarca idare etti ancak yumuşak sesi ve prenses edasıyla  Melike Demirağ ve yıllardır yanından ayırmadığı Arkadaş’ı.

·         Yıllardır gündemden düşmeyen , harika yorumu ve tavrıyla Nükhet Duru.

·         Gerçek bir dünya starı Sertap Erener. Kendisini iki gün öncede seyretmiştim.Ancak bu başka Sertap dı.  Aşk’ı yorumlamadı , yudum yudum içti . O ne ses , o ne ses tekniği , o ne sahne performansı ?  Diğer bir ifade ile gecenin yıldızıydı.

·         Yanılmıyorsam 1975 yılıydı. Eurovizyon  için TRT kurumu  şarkı yarışması düzenleyerek bir çok amatöre fırsat tanımıştı. Finalistlerin bazıları eğitim gördüğüm Levent Lisesi’nin öğrencileriydi. Yarışmanın birincisi Semiha Yankı onlardan biriydi. Çocukluk yıllarında Kırmızı Turplar isimli bir grupla ailece akrobasi yaparlar biz de Ortaköy Çayırı’na seyretmeye giderdik. Seninle bir dakika şarkısı yıllardır dillerden düşmedi.

Semiha Yankı’yı neden davet etmemişler ? Biraz yadırgadım.
                                                                                                                                                   Cici Kızlar çok sevilmiş ve ikinci olmuşlardı . Ekipte yer alan Bilgen Bengü Levent Lise’liydi. Eski resimlere baktığımda aynı koroda yer aldığımızı fark ettim.Rahmetli Nurettin Çamlıdağ hepimize Türk Halk Müziği’ni sevdirmişti.


          İTÜ Elektrik Fakültesi öğrencisi Ali Rıza Binboğa halk oylamasında birinci olmuş jüri değerlendirmesi sonucunda  üçüncülüğü kazanmıştı . Binboğa’da Etiler’de oturuyordu. Parasızlıktan okula yürüyerek giderdi. Şarkısı yıllarca dillerden düşmedi ;

          Özgürlük  ve barış tüm insanların
          Özlemi olacak yarınlarda
          Anam, bacım, kardeşim, eşim, dostum, yandaşım
          Daha daha mutluyuz yarınlarda

          Ağlamak yok, gülmek var
          Düşmanlık yok, dostluk var

         Yarınlarda yarınlarda seni sevmek var
         Yarınlarda yarınlarda mutlu günler var
         Yarınlar benim
         Yarınlar senin
         Yarınlar onun
         Yarınlar bizim

Yaratan  belki  sesine yeterince bönkör davranmamış, belki müzik bilgisi tam olmamış ama  müthiş bir duruş, müthiş bir etkileme. Sahnede Elvis Presley var zannettim. Şarkıda güzel olunca çok heyecanmasına rağmen Ali Rıza Binboğa gecede iz bırakanlardan biri  oldu.  Yarınlar bizim insanlara hala dostluk aşılıyor, umut saçıyor.

Hangi şarkıcı  50 kişilik Devlet Senfoni Orkestrası ile şarkı söylemek istemez ?  Bu sanatçıları da unutmayalım. Şefleri Hakan Şensoy yönetiminde solistlere başarı ile eşlik ettiler.

Benim arzularımdan birisi böyle bir orkestra ile Türk Müziği  söylemektir. Batı sazları ile Türk Müziği okumak. TSM’ nin  o zengin ses  aralıklarını batının ritmi ile birleştirmek ne güzel olur. Böylelikle gençlere hitap edilir, onların beğenisi sağlanır.

40 yıllık bir akşamda eski pop şarkıları ve şarkıcıları hala talep edilerek , gündemde kalıyorlarsa benzerini klasikciler yapmalıdırlar. Pop şarkıcıları  gibi 40 yıldır gündemde olan ve para kazanan TSM  sanatçısı  tanıyormusunuz ?  Türk müziği sektörü  kendisini yenilemeli, arayış içinde olmalıdır.  Rekabet ortamında kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Üretim yapılmazsa  miras daha fazla onları geçindiremez.

Malum artık ,

Zeki Müren yok . Safiye de öldü.  Hamiyet  de.  Müzeyyen hasta

Bülent de olmayacak .

Ve perde .......


Bu güzel gecede kendimizi şımartalım istedik.  Dolapdere Apik işkembede ‘’ne iyi yaptık da  konsere geldik’’  diye kendimizi ödüllendirdik.

Işıklandırılan köprü üzerinden  eve dönerken göğe baktım . Dolunay tarafından aydınlatılan Boğaziçi hiç bu kadar güzel olmamıştı.

Kendime dedim ki !!

İstanbul seni çok seviyorum ....

24 Kasım 2011 Perşembe

DARBUKATÖR MÜ , DİKTATÖR MÜ ?




Çalıştığım şirkette işe başlamamın  25. yılını 16 Kasım 2011 tarihinde arkadaşlarımla kutladık. Yaşımız da artık orta yaşın üst seviyesine gelmiş. Çok şükür iyi, kötü  bir şekilde yaşadım. Hayatla ilgili çok şikayetim olmadı.  Ailemle ,arkadaşlarımla belirli ilişki seviyesinde yaşayıp gidiyoruz. Dikkatimi çeken konu hiç bir zaman umudumu, heyecanımı kaybetmedim ve yaşama dört elle sarıldım.

Belki kilolarım arttı ama tecrübem de arttı. Belki hareketlerim yavaşladı ancak hayata olan saldırgan bakışım da yavaşladı.  Belki saçlarıma ak düştü ancak kendimi ak bulutlar gibi tertemiz, su gibi berrak hissetmeye başladım. Artık çevreme verdiğim mesajlarla insanlara daha fazla yarar sağlamaya , iyilik yapmaya başladım.

Yaşlı sınıfına girmeden önce insanlara son bir iyilik yapmak ne güzel olur. İnsanlarımı daha iyi yaşatmak , onları doğru yola yönlendirmek  için baş yönetici olmaya karar verdim.

Protokolda Cumhurbaşkanı  ve  Meclis Başkanı’nından sonra  üçüncü,  ancak operasyonda  en üst seviye olan başbakanlık benim için en ideal makam.

Değişimci liderlik yaparak ülke insanını en yükseklere taşımak hedefim olmalı. İnsanları fakirlikten, açlıktan, depremlerde sürünmekten,cahillikten kurtarıp  refah seviyesi en yüksek  ülkeler arasına sokmalıyım.

Önce bir benchmark – karşılaştırma çalışması yapmak gerekecek .
Kendime hangi ülke ve sistemleri örnek almalıyım ?

Japonya disiplinli, zengin ama çok sıkıcı . Durağan ve  geleneksel. Bize uymaz.
Amerika olur mu ? Bence olmaz. Zenginlik çok  ama sorunları da çok.Uyuşturucu, ırkçılık, dengesiz gelir dağılımı,sosyal sorunlar. Yok almayayım .
Avrupa ülkeleri ? Yok yahu çoğu batıyor.
Arap ülkeleri olur mu? Zenginler, artık uluslararası oldular. Kültürleri de biraz bize benziyor. Zaten bazılarına geçen yüzyıllarda Osmanlı tarzını , Türk kültürünü  götürmüşüz. Neden olmasın ?

Vallahi tuttum bu fikri.

Evet kendime Arap ülkelerini örnek almalıyım.

Yalnız bazı zorluklar görünüyor. Farklı olan yönleri nasıl devreye almalıyım ?
Zorluk, tehdit ve tehlikeye  karşı hazırlıklı  olmalıyım.

Ne de olsa değişimcilik .Ne de olsa yöneticilik.  Zoru başarmak , tehlikeye göğüs germek gerekecek.

İnsanların değişime uyumları çok kolay olmuyor.  Zaman zaman ikna  yönetimi , belki de zorlamak gerekecek.

Neler yapabilirim ? Hedef Arap ülkeleri ise , onlar gibi  nasıl olabilirim ? Örneğin ;

·         Okullarda  Arapça derslere geçebiliriz.  Bu Latin harflerinde de  birşey anlamamıştık. Bir bölüm insanımız günlük hayatını zaten Arap yazısı ile götürüyor. Alışkanlık var.
·         Medeni kanunu değiştirebiliriz. Dört kadınla evlenebilmek mümkün olacak . Böylelikle kadın erkeğin derdini daha az çekecek. En azından zorunlu durum hariç, dört günde bir kez  görecek.  Erkekte kendini  Cennet’te hissedecek. Birgün ona, birgün buna. Üstelik promosyonu var. Boş ol dersin, yedekten asıl kadroya yenisini kaydırırsın.
·         Kadının seçme hakkını kaldıracağım. Zaten parti başkanları da yalakalık olsun diye kadın adayların sayısını artırdı. Buna da gerek kalmayacak. Yönetenler erkek olacak.
·         Kadınlar tüm dikkatine karşın trafik kazaları yapıyorlar. Arabistan’daki gibi kadınlara araba kullanımını yasaklarsın olur biter.
·         Türkler genelde fiziksel olarak çok güzel değiller. Hergün yollarda bir sürü çirkin insan görüyorum ve buna tahammül gösteriyorum. Kadınlara  peçe giydirir, erkekleri ise fes sakal, şalvar ile dolaştırırım. Resmi kıyafet artık bu olmalı. Asker ,polis ,memur da bu durumdan yararlanmalı.Böylece çirkinlikleri de kapatırsın. İşte şimdi rahatladım. Ne de olsa hür irade.
·         Hakkını arayanlar kadıya gitsin, işini hemen görsün. Mahkemeye git . Yargıtay'a git.İcralık ol. Uzun ve yorucu işler bunlar. İşin kolayı var. Kurala uymayanı yatırırsın falakaya.
·         Alkol , sigara içmek yasak. Zaten sağlığa zararlı. İçeni görürsem kırbaçlarım olur biter. Ancak bu Emperyalistler bir şekilde kötü maddeleri sokmaya çalışacaklardır. Onlarla nasıl başedeceğim ?  Biraz zor olacak . Ama ne gam!! Onlarla da bir şekilde anlaşırım. Zaten milleti  çok sıkmaya gelmez . Kendi koyduğum kuralı bir kez uygulamasam ne çıkar ?


Sakın  seni ve fikirlerini beğenmedik  demeyin .
Kendimize refah, zengin , müreffeh olma hedefi almadık mı?

Bugün elimizde bunlar var.

O zaman neden itiraz ediyorsunuz ?

Bu ülkelere gidenler ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Vallahi ben onların yalancısıyım.


Askerliği  Topçu Okulu’nda yaptım. Topu bilmem ancak motorlu araçlar konusunda  eğitim aldım.
Soğuk ve karlı Polatlı günlerinde, hocalarımız araç ve parçaları anlatmaya çalışır ancak kendini dahi  ısıtamayan Canon tipi sobaların verdiği azıcık ısıda  çoğumuz derste uyumayı tercih ederdik.

Antalya’lı arkadaşım Şükrü ders dinleme yerine uyumayı tercih edenlerdendi.
Bir gün yüzbaşımız  dersi anlattı ve sorular başladı . Sıra Şükrü’ye geldi ;

Hocamız radyatörü gösterdi. Bu nedir ? Karbüratör.

Bu sefer karbüratörü gösterdi. Bu nedir ? Distribütör.

Hoca sinirlendi, distribütörü gösterdi, bu nedir ? Alternatör.

Hocamız sinirine hakim olamadı  ve sesini yükselterek  Şükrü’ye bağırdı ...

Ulan ibnetör , bu nedir yahu ?
Herşeyin sonuna tör  getirerek dersin  içine ettin !!!!



Çocuğun ismi Mustafa.

Öğretmeni Kemal ilave etmiş. Olmuş  Mustafa Kemal.

Sonunda halkı  atamız, babamız anlamında  Atatürk olsun diye karar almış.
Adamın ismi durup dururken olmuş Mustafa Kemal Atatürk.

Bunun sırrını tam anlamadım, neden böyle bir isim koyma ihtiyacı olmuş ?

Kadınlar evlenince soyadını  isterlerse değiştiriyor ama bazıları değişimi kabul etmiyor.

Şimdi Atatürk isminin kullanılmasını kabul etmeyip ,değişim isteyenler var. İllaki diktatör olsun diye tempo tutuyorlar.

Diktatör, diktatör, diktatör.


Diktatör nedir diye araştırdım. Dikte eden  kimse anlamına geliyor.

Liderlik terminolojisinde transformational ,Türkçe’de dönüşümcü liderlik olarak geçiyor. Sanırım herşeye tör koymaya alışanlar,  transformatör tanımının uygun olmadığını anlayınca kolaycılığı seçerek  Atatürk’e  diktatör demişler.

Hadi o zaman öyleydi , ya şimdi ?

Konuyu son günlerde gündeme getirenler için,  olumlu anlamı olan ve sonu  tör le biten bir kelime bulmak  bir bu kadar zor mudur ? Türkiye gelişti, Türkçe’de .....

Atatürk’e diktatör diyenler  müzikle olan ilgim nedeniyle korkarım birgün bana da darbukatör diyeceklerdir. Canları sağolsun.


Batı ülkeleri Atatürk döneminde medeniyet, demokrasi , bolluk, bereket merkeziydi. Haklı olarak  o da geminin önünü batıya  çevirmişti .

Şimdi moda Körfez ülkeleri, Arap ülkeleri .

Haydi binin , binin . Gidiyoruz ..

Boş yer kalmasın  !!!!



Şaka bir yana  Atatürk’ ün en büyük mirası olan Cumhuriyet ancak  inananları tarafından sahip çıkıldıkça sonsuza kadar yaşayabilir.

Unutmayalım  ‘’ O mavi gözler ‘’  bir yerlerden halkını izlemeye devam ediyor.
                       

9 Kasım 2011 Çarşamba

İTİRAZIM VAR



İtirazım var bu zalim kadere
İtirazım var bu sonsuz kedere
Feleğin sillesine hayatın cilvesine
Dertlerin cümlesine itirazım var

Yarım kalan sevgiye, şu emanet gülmeye
Yaşamadan ölmeye itirazım var

Ben hep yenilmeye mahkum muyum ?
Ben hep ezilmeye mecbur muyum ?
İtirazım var bu yalan dolana
Benim şu dertlere ne borcum var ki ?
Tuttu yakamı bırakmıyor

Benim mutlulukla ne zorum var ki
Bana cehennemi aratmıyor

İtirazım var değişmez yazıma
İtirazım var bu dertli şansıma
Sevginin sahtesine, hayatın cilvesine
Talihin böylesine, itirazım var

Yalan dolu gözlere, durulmamış sözlere
Dost olmayan yüzlere itirazım var

Son günlerde bu şarkı dilimden hiç düşmüyor. Bülent Ersoy müthiş okuyor. Belli ki onun hayatta yaşadığı fırtınalara itirazı var. Bir gün gökteki yıldız , bir gün pişman ve perişan olmak.

Değişmez yazıya itiraz edebiliyorsun ancak değiştiremiyorsun.

Adı üstünde değişmez yazı.

İnsanların birşeylere itirazı var. Benim de itirazım taraf olmaya.

Zaman zaman hangi takımı tutuyorsun diye soruyorlar.

Ortaköy’lü olmam nedeniyle çocukluğum bugün otel olan Şeref Stadı’nda geçti. Havuza girdim, futbol oynadım hatta o çocuk yaşta Baba Gündüz Kılıç’ın genç takım seçmelerine katıldım. Beşiktaş’a ilgi duydum.

Etiler’e taşındığımda hem yaşım hemde futbol yeteneklerim büyüdü. Kendimi Ali Sami Yen Stadı’nda buldum . Galatasaray genç takımı çalışmalarına başladım. Antremanlarda Galatasay’lı olmak için yemin ettirirlerdi. Galatasay’a ilgi duydum.

Avrupa yakasına sığamayınca soluğu Anadolu yakasında aldık. O dönemde Fenerbahçe yenilmez armada olmuştu. Fenerbahçe’ye ilgi duydum.

Şimdi sorun,  ben hangi takımı tutuyorum ? Hiçbirinin taraftarı değilim. Olmak zorunda da değilim. Hakemlik yapmaya başlayınca tamamıyla tarafsız oldum.

Bu seferde siyasetle ilgili sorularla karşılasıyorum. AKP ‘ limisin ? CHP ‘limisin ? Solcu musun , sağcı mısın ?  Oyunu kime verdin ?

Size ne kardeşim .

Oy benim değil mi  ? Kime istersem ona veririm. Bu benim demokratik hakkım . ister ona veririm , ister bir başkasına.

Önemli olan benim ön şartlarımdır. Sporcu musun? Yarışmacı mısın ? Fairplay ruhuna sahip misin ? Demokrasi düşkünü müsün? Çağdaş mısın ? Hukukun üstünlüğüne inanıyor musun ? Dürüst müsün ?

Gerisi hizmettir benim için.  Bugün hizmeti o verir yarın bir başkası. Yeterki halka hizmet için heyecan ve inancını kaybetme.


Zaman ve şartlara bağlı olarak düşünceler değişiyor.

Bir dostum insanlar komunist doğar, sosyalist yaşar, kapitalist ölür demişti. Elbette kastı aşılmış bir cümle. Tabiki böyle olmak zorunda değil.  Sanıyorum insanların zaman , şartlara göre yaşam ve fikirlerinin değişebileceklerini vurgulamak için ifade etmişti.

12 Eylül öncesi genelde gençleri , memurları,öğretmenleri, polisleri  bir tarafa çekme modası vardı.  İllaki taraf olacaksın . Benden değilsen diğerindensin anlayışı hakimdi. Alışkanlıklar etkili oluyor böyle düşünmeye.  Alışkanlıkları değiştirmek de çok zor oluyor. Uzun süreli eğitimler istiyor.

Trafik işaretinde yeşil yanınca arkanızdaki araç sahibinin korna çalmasına alıştık . Ancak önünde araç olmayan taksicinin yeşil yanınca kendi kendine korna çalmasını anlamak mümkün değil. Nedenini sorunca komik bir cevap vererek alışkanlık  abi demesi işiminiz ne kadar zor olduğunu gösteriyor.

Ben yapı olarak olaylara çok tarafsız yaklaşmayı arzu ediyorum. Mesleğimi de yanlış seçmişim mühendislik yerine  hakimlik daha uygun olurmuş.

Talip olmak , malik olmak anlamına gelmiyor. Emek sarf etmek, onu hak etmek gerekiyor.

Ben şimdiye kadar kimsenin adamı olmadım. Kimseye minnet etmedim. Bu nedenle tarafsızlığımı bozacak davranış içinde olmam.  Başkalarının da bana minnet etmesini istemem.

Biz insanız, sadece insan. Taraf olmadan da saygı görebileceğimize inanıyorum.

Memleketimizde malesef taraf olmazsanız bertaraf olursunuz anlayışı var. Bitaraf olmak gerçekten zor. İllaki bir taraf olacaksınız. Siyasette , iş hayatında geçerli.

Kişiliğimize, ailemize,ekmeğimize, demokrasiye ,hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlere aykırı durum varsa elbette tarafsız olmaktan vazgeçmekte olasıdır.

İşte o zaman Mehmet Akif Ersoy'un dizelerindeki gibi;

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Bunun için kalemim  keskin , kürsüm de kuvvetlidir.


Bir de İsviçre gibi tarafsız ülkeler var. Özellikle dünya savaşlarında her iki tarafın taleplerine neden olmuş.  Çözüm için , daha mutlu bir dünya için aracı olmuş.

Ben kendimi İsviçre gibi tarafsız hissediyorum .

Kimbilir , bakarsınız bir gün  tarafsız  insanlara  da gerek olur.

2 Kasım 2011 Çarşamba

BEN DEMİŞTİM DEMEMEK



Sevgili dostlarım ,
Benim çok önemli olarak gördüğüm bazı yazılarımı tekrar yayınlamak istiyorum. Bunun nedeni yeni okuyucuların katılması ve yazıyı henüz okumamışlara imkan yaratmaktır. Asla kredi olarak Ocak ayında yayınladığım yazımı hayatımıza tat katacağını zannettiğim  için tekrarlıyorum.


Değerli dostlarım,

Zaman zaman duygu ve düşüncelerimi paylaşmak ihtiyacı hissediyorum doğrusu birikim sahiplerinin de bu tür çalışma yapmasınıda yararlı buluyorum.

Bu yazım ekonomi ile ilgili olacak . 2008 yılında  görevle İngiltere’ye gittiğimde Lehman Brothers firmasının iflas ettiği bilgisi geldi. Yaşanan ekonomik çalkantılar o an hafif veya şiddetli bir krizin geleceğinin işareti oldu. Arkasından gelen birkaç ay bütün dünyayı karanlık bir kabusun içine soktu.

Kriz boyutunu genişletirken beklentilerin aksine umudumu hiç kaybetmedim ve şu tahminde bulundum;

  • Menkül hareketleri hızlanacak . Kasım – Aralık 2008
  • Kredileri muslukları açılacak. Mayıs 2009
  • Ürün satışları artacak . Eylül 2009

Bu fikirlerimi arkadaşlarımla paylaştığımda hayalcilikle suçladılar hatta dalga geçerek baş ekonomist ifadesini kullandılar bende inanmadıkları için bu arkadaşlara yazılı beyanda bulunmak durumunda kaldım. Sonuçlara baktığımızda;

  • Kasım –Aralık 2008’ de  borsa çoştu.
  • Kredi muslukları açıldı . Mayıs 2009 ‘da 2,2 milyar TL  piyasaya girdi.
  • Ürün satışları patladı. Eylül 2009

Şimdi nasıl oluyorda bu kadar kesin tahmin yapabiliyorum ? Fal açma ? büyü yapma? İçe doğma ? hayır hiç biri değil  sadece iyi analiz yapıp , yorumlamak . İsterseniz biraz açalım.

Lüften cüzdanımızdaki parayı sayın. Ne kadar ? 10 TL , 20 TL , 50 TL  daha fazla değil .

Hangimiz maaşımızı elimize alıyoruz ? Para verede ? Para tamamiyle sanal ortamda kimse görmüyor. Harcama yap , kredi kartı ile öde maaş zamanı gelsin ödemelerini sanal ortamda yap . Peki gerçek para nerede ? Dünyada 70 Trilyon $ ‘ın olduğu biliniyor bunun bir bölümü ülkelerin Merkez Bankalarında. Paranın bir bölümü dolaşımda, büyük miktarının İsviçre, İngiltere ve Amerikadaki bankaların kasalarında  bankonotlar şeklinde beklediğini biliniyor. Peki bu para kimin ? Genelde Arap sermayesi ve Japonların.

20 Yıl önce uzak doğuya iş için gittiğimde Kore – Japon işbirliği yapan bir firmada bulunmuştum.  Otomotivde Japon üstünlüğünün olduğu zamanlar. Kendilerinin dedikleri büyük markalar haricinde Japonya otomotivden çekilecek, gayri menkul ve finans işine gireceklerdi .  O gün bu söylenenleri ciddiye almadık ama aradan geçen zaman onları haklı çıkardı. Toyota , Honda gibi markaların dışındaki küçükler iddialarını azalttılar. Satıştan  gelen paralarla  Avustralya güney sahillerinde büyük miktarda gayrımenkul aldılar. Banka ve sigorta şirketlerinin büyük ortakları oldular. Araplar ise malum petrol gelirlerini paraya döndürdüler. Bugün dünyadaki banka ve sigorta şirketlerinin büyük hisselerine Japon ve Araplar sahip. Bu paraları da genelde İngilizler, Amerikalı'lar ve Yahudil'er yönetiyor.

Peki bankalarda duran paranın kime yararı var ? En azından duran paranın sahibine yararı yok. Hareket etmeyen paranın ekonomik değeri yoktur. Mutlaka üretime ve satışa yönelmesi gerekir ki para büyüsün kazanç artsın . İşte bu operasyon sürecinin tanımına  sermayenin dönüşümü , kapitalizm sistemi diyebiliriz.  Sistem nasıl çalışıyor onuda anlatmakta yarar var.

Benim çocukluğumda köylerde değiş tokuş esasına göre çalışılırdı . 1 teneke buğday ver 1 kilo yağ al modern olmayan ama etkili bu 1. nesil satış .

1970 lerde şekil değişti fabrikalar bayiye araba veriyor 1 milyona al 1,1 milyona sat diyorlar.Bayiler müşteriye arabayı 1,5 milyona satıyorlar. Yoksa 1 yıl bekle talep var – arz yok .Bu da 2. nesil satış

2000’ lı yıllar fabrika aracı  bayiye  gene 1 milyona veriyor 1,1 milyona sat diyor ama bu sefer bayi müşteriye 0,9 - 1 milyona satıyor. Arz var – talep yok , Buda 3. nesil satış

Bunun  anlamı nedir ? Neden zararına veya minimum karla satıyorlar ? Evet zararına satılıyor  ama ana firma tarafından teşvik veriliyor. Fazla sat , performans göster ben sana ilave destek olayım diyor.

Bu normal bir durum çünkü  klasik maliyet+kar yapısı çalışmıyor. Piyasaya bol ürün pompalamak , aracıların zayıf finansal imkanları malın çabuk ve karsız elden çıkmasına neden oluyor. Bu durum klasik karı fiktif hale getiriyor. İstediğiniz kadar kar tarifi yapın rekabet bütün karı götürüyor.

Olmazsa olmaz bir konu fazla sayıda üretim yapmak mecburiyeti . Çok sayıda üretim adedi rekabet ve maliyet avantajı getiriyor.

Dünya insanına mal satabilmenin yolu müşterinin  satın alma kabiliyetinin arttırılmasından geçiyor. Ya halkın gelirini enflasyon üstünde arttıracaksın yahut malın satışındaki  fiyat artışı enflasyon oranının altında yapacaksın. Satışları  bireysel kredi , finansal kredi ve kredi kartları ile destekleyeceksin.  
Kapitalizm  genelde ikinci yöntemi seçiyorlar ve mal fiyatlarında indirime gidiyorlar . Bunun yolu adette fazlalık ve kredilerin sağlanması. Sistem önce vatandaşın yararına gibi gözüküyor ancak  arkasından üzüntü, hüzün var. Tuzağa düşmemek gerekiyor. Mutlaka insanları memnun eden , üretimi sağlıklı olmasını sağlayan 4. Nesil satış şeklini bulmak gerekiyor.

Doymuş , insan adedi az, nufusu yaşlı ,sosyal hakları fazla, tüketim merkezlerine uzak , işçilik ve malzeme pahallı olan  gelişmiş ülkelere mal satmak veya üretim yaptırmak artık o kadar kolay değil.  Bu nedenle kapitalizm kendisine av olarak genç ve kalabalık , gelişmekte olan ülkeleri seçiyor. Bu ülkelerin yerini  işçilik maliyeti  düşük, tüketim merkezlerine  yakın orta doğu ve Asya ülkeleri alıyor . Türkiye, İran, Hindistan, Çin , Brezilya gibi ülkeler boşuna adetleri arttırmıyorlar.  Burada soru biz yeteri kadar gelirden pay alıyormuyuz ? Ne de olsa zeki insanlar markayı ,teknolojiyi , finansı elinde tutup üzerimizden sömürüye devam etmek istiyorlar. Ortaklık yöntemiyle  önemli para kazanıyorlar. Otomotiv , dayanıklı eşya gibi örnek sektörlere  ülkemizde de  rastlıyoruz.

Sermaye genelde üretim – finans ayağını birlikte kullanıyor.  Buyük markalar üretim  yapıyor ve finansla destekliyorlar.

Önceden bahsettiğim gibi kasalarda bekleyen paranın değeri yok.Para doviz olarak bizim gibi bazı ülkelere giriyor. Piyasada genelde doviz yüksekken borsa düşer. Firmalar yüksek dovizi bozup , düşük borsaya girerek ucuz hisseleri alıyorlar. Bir müddet bekleyip borsa yükselince tekrar düşen dovize dönüyorlar.

İnanın çok önemli karlar var bu işte . Sonuçta gelen paranın bir kısmında fedakarlık edip bunu ucuz kredi veya 12 aya varan kredikartına dönüştüruyorlar.

Vatandaş reklamların etkisiyle almayacağı , gücünün yetmeyeceği gerçekte çokta ihtiyacı olmadığı ürünü nasıl olsa öderim diyerek satın alıyor.  Sonra  1. kredi gelsin 2. kredi gelsin 3. kredi sonrasını söylemeye gerek yok sonuç batış.

Ekonomistler, ekonomi hocaları kriz gelecek ama ne zaman gelecek bilmiyoruz diyorlar. Bu deprem değil ki bilmeyelim.

Krizin gelmesini  verilen kredi vadesiyle birlikte olduğunu söylemek zor değil.

2008-2009 döneminde dövizi soktular, arkasından 2,2 milyar TL kredi girdi ,  borsa arkasından hareketlendi , borsa hareketlenince ürün satışları patladı. Şimdi hasat zamanı.

Unutmayın krediler Mayıs 2009 da verilmeye başlandı ortalama 36 vade bunun 18 ayı geçti 18 ay sonra kriz gelmesi surpriz değil.

Hedef Mayıs 2012 benden söylemesi. Türkiye’de son zamanlarda bankaların kredi satışı yapmak için neler yaptığı ortada. Tam tarife uyuyor.

İnşallah bu senaryolar hayal mahsuludür.
İnşallah ben uyduruyorumdur.
İnşallah ben bu işi bilmiyorumdur.

Ama ya biliyorsam ?

Bence korkulu rüya görmeyin . Belki konforunuzu arttırmayabilirsiniz ancak boyumuzu aşan harcama yapmayın.

ASLA KREDİ KART , ASLA KREDİ. Benden söylemesi

Hoşçakalın ama kredisiz kalın.


Saygılarımla








29 Ekim 2011 Cumartesi

88. YIL ANISINA



Cumhuriyetimizin 88. yılı nedeniyle '' O GÖZLER '' isimli yazımı tekrarlamak istiyorum.



Geçenlerde bir konuyu görüşmek için arkadaşlarımın odasına gittim. Cam kenarındaki koltuğa oturdum tam konuşmaya başlayacaktım ancak bir türlü konuya giremedim. Sanki bir çift göz beni takip ediyordu. Biliyorum çok garip ama garip olduğu kadar da etkileyici. 
Evet o gözler duvarda asılı olan resimdeki  Atatürk’e aitti. Aslında benim odamda da benzer resmi var,defalarca ona bakmıştım ama hiç bu kadar etkilenmemiştim.
Biz o gözleri , yüzü görüyorduk ancak  büyük Atatürk beni  yüzümle değil fikirlerimle hatırlayın demişti defalarca. Fikirlerdi kalıcı olan.

Atatürk yeni Türkiye’nin  vizyonunu ‘’Muasır medeniyetler seviyesine erişmek ‘’ olarak koyduğunda belki o günler için  hayaldi ama vizyonun bir tarifide  hayalin resminin çizilmesi  değilmidir ? Evet oTürk milletine güvenmişti.

Günümüz gençliğine yabancı gelebilir diye muasır’ın anlamına sözlükten  baktım, çağdaş yazıyor. Bu arada kelimenin doğrusu muasır biz bilmeden senelerce muassır,muassir diye kullanmışız. Çağdaşın anlamını da müreffeh ile karıştırmışız, müreffeh  bolluk bereket anlamına geliyor aslında birbirine yakın olmasına rağmen anlam olarak birbirine uzak kelimeler.

Atatürk’ün muasırlıktan anladığı, çağdaşlık olduğu kesin ancak müreffeh olmak tam olarak anlamı karşılamıyor çünkü bir milletin bolluk içinde olması onun çağdaş olduğu anlamına gelmiyor.
Örneğin Arabistan’ın bolluk içinde olduğunu söyleyebiliriz ancak çağdaş olduğunu söylemek çok mümkün değil. Diğer değişle müreffeh olabilirler ama muasır olduklarını söylemek doğru olmaz.

Çağdaşlık kavramında insan hakları , hukukun üstünlüğü, ekonomik gelişme, kültürün kalıcılığı, sanatla içiçe yaşama , canlıya değer verme, eşitlik , hür irade , inanç özgürlüğü , vatanseverlik ,kararlılık  var.

Kişisel olarak çağdaşlığı  ne kadar içimize sindirebiliyoruz ? Cebimizde paramız olabilir, istediğimizi alabiliriz ancak öz güvenimiz gelişmişmidir ? sanatla aramız iyimidir ? demokrasinin işleyişine bireysel katkımız oluyormu? Çocuklarımızın gurur duyduğu anne ve baba, arkadaşlarımızın, komşularımızın güvendiği, inandığı dostmuyuz ? Kul hakkı yemeden hayatımıza devam ediyormuyuz? Çocuklarımızın vatana yarar sağlaması için gerekli  donanımları sağlıyormuyuz? Büyüklerine saygıyı küçüklerini sevmeyi teşvik ediyormuyuz?

Birde ailelerimize  bakalım. Acaba ailelerimiz çağdaşmı?  Evet bazı ailelerin malı mülkü var .Lüks arabaları kapının önünde , kapı deyince yanlış anlamayın villanın kapısı. Tabiki bu şikayet edilecek birşey değil müreffeh olmak kötü birşey değil ama çağdaş olabilmek başka birşey.  Çocuklara İngilizce dersi verdiriyoruz peki  kendi tarihimizi  yeteri kadar öğretebiliyoruz mu? Burgeri bilen çocuklarımız ninelerinin portakal reçelini biliyorlarmı?  Kemanın  büyülü sesini duyuyorlarmı? Aile içinde yeteri kadar kendilerini ifade edebiliyorlar mı?

Bırakın ülkeleri hergün  çalışmak için gittiğiniz  şirketler çağdaşmı ? Müreffeh oldukları kesin  bol miktarda para kazanıyorlar ve kazanmaya devam edecekler . Gelişmekte olan ülkelerin zaten önlenemez bir yükselişi var. Bu stratejik planlar onlarca yıl önce yapıldı . Sermaye ‘’emerging marketler’’i kurdu ve mevcut işlerini taşonların üzerinden yapıyor. Azı sana çoğu bana felsefesi çalışıyor. Bir tarafta ucuz işgücü, ekonomik üretim, pazara yakınlık, potansiyel genç nufus , az sosyal güvence   diğer tarafda marka , teknoloji,danışmanlık.  Siz çok şey yapmasanızda para kazanılmaya devam edilecek çünkü sistem  bu şekilde kurgulanmış.

Sayın başbakanımız iş  adamlarından talepde bulunuyor ‘’ ister ayrı ister birlikte kendi marka aracınızı üretin ‘’ evet teorik olarak olabilir. Ülke  araç üretebilir ya sonra kime satacaksın ? hangi marka ile satacaksın ? cevap böyle bir marka olmayacak. iş adamlarımız buna girmezler bu  alternatifi imkan dahilinde görmezler. Bana görede şimdilik doğru bir tercih olur.
Nufusu yüksek Hindistan, Çin ,Rusya gibi ülkeler yüksek teknolojisi  olmayan  kendi araçlarını üretiyorlar ancak rekabet edecek kadar dışarı satamıyorlar . İç talebi bir şekilde karşılıyorlar . Lada ancak Rusyada geçerli , Tata dünyada ne satıyor? Geely rekabet sağlamak için Volvo'yu satın aldı . Skoda Alman’laştı . Sonuçta Türkiye araç üretebilir ama dışarı pazarlara ürün  satamaz iç pazarla sınırlı kalır. Diğer ülkeler kadar nufusumuz olmadığına göre hele ekonomik dengelerin zaman zaman değiştiği ülkede kendi aracını üretmek şimdilik macera olur. Bu konuya nereden geldik anlamadım ama mevcut durumda şirketler baştada söylediğim gibi müreffehler ama muassırlarmı ? Çalışanlarını donanımlı hale getirmek için gayret gösteriyorlar mı? Uygulamaları ile çalışanlara değer veriyorlarmı ? katılımcı politikaları destekliyorlar mı ? örnekleri çoğaltmak mümkün.

1970 yılların başında  ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Alaattin Şalikoğlu şöyle demişti ‘’ Bizler göremeyiz ancak 20 yıl sonra inşallah sizler çok iyi günler görürsünüz  ‘’ aynı dilekler 1980 lerde üniversitede  okurken fabrika organizazyonu hocam Cevat Taray tarafından yinelenmişti ‘’ bizler göremeyiz ancak 20 yıl sonra inşallah sizler çok iyi günler görürsünüz’’ aradan 30 yıl daha geçti  umarım hocalarımız hayattadırlar veya söyledikleri  gibi   beklenen günleri göremeden bu dünyadan göçmüşlerdir. Ya bizler ? 

Uzun yıllar önce Hüceste Aksavrın isimli hanımefendi elindeki şiiri ile  İstanbul Radyosu'nun Elmadağ binası kapısından içeri girer. Oğlu yurtdışına gitmiş ancak uzun süre kendisini aramamıştır . Analık duygusu , aranmamak kendisinde derin üzüntü yaratmış ve  hislerini kağıda dökmüştür. Oldukça duygusal bir güfte , okudukça hislenilen, hislendikçe ağlanan . Odada  bulunanlar hem etkilenirler  hem ağlarlar , göz yaşları sel olur. Büyük bestekar Selahattin İçli'de bu güfteye Kürdilihicazkar şarkı bestelemiştir.

Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum
Dünyayı sana bırakıyorum bir tanem.

Evet o mavi gözler hergün bizi izliyor ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmamızı bekliyor . Bizim için olmasa da çocuklarımız için. Onlara güzel bir dünya bırakmak için. Ümit ederim birgün hem muasır hemde müreffeh olmayı başarırız.

Saygılarımla,

8 Ekim 2011 Cumartesi

GÖNLÜMÜZÜN LİDERİ




Büyük  bir gazetenin suya sabuna dokunmayan , her devrin  yazarı kendi çapında  önemli bir haber yapmış ;
Bazı komunistler 1929 yılında Çankırı’ya sürülmüş oradan da Romanya’ya gönderilmişler.

Yaklaşık seksen yıl önce bu kişiler sürüm sürüm sürünürlerken bugün torunu yaştakiler  kendilerini ifade edebiliyorlar. Hatta  işi silahlı çatışmaya kadar götürüp sağ yakalanan  bazıları bugün TBMM üyeliği yapıyorlar. Gerçekten Türkiye’de son yıllarda çok şey değişti.

Bu hızlı değişim içinde kendimizi yeterli ifade edebiliyormuyuz. İnsanlar sizi nasıl algılıyorlar ?

Benim yaşımdaki bir çok kişi Ahmet Özhan’ın hayranıyken oğlumun 17 yaşındaki arkadaşı bu şöhreti tanımıyor.
Ama ne gam ? Ben de Amy Winehouse’u tanımıyordum. Kadıncağız öldükten sonra ismini duydum ve sevmeye başladım. Bu durum ne benim ayıbım ne de oğlumun arkadaşının. İnsanlara ne veriyorsan onu alıyorlar. Bazıları kalıcı oluyor bazıları hemen tükeniyor.

Kendini tanıtmak, sürekli olmak kolay değil. Şirketler, bölümler, insanlar  kendini daha iyi anlatabilmek için iş ortaklarına, müşterilerine, yöneticilerine  sunuş yapıyor,  reklam çekiyorlar.  Amaç bilinirliğin, tanınırlığın artması. Tanınmak yoksa süreklilik de yok.

Ekrem Güyer’in şarkısında olduğu gibi;

Ayrılmak ne kadar zor , unutulmak çok acı.
Dün gülen bakışların  bugün bana yabancı.

Demek zorunda kalmak da var.

Özellikle gurur duyduğumuz Silahlı Kuvvetler kendini iyi ifade edememekten  nasibini  bu yıl yoğun bir şekilde aldı .

Bilindiği gibi çok sayıda üst rütbeli subay Balyoz davasında  darbe suçlamasıyla hapiste.  Silahlı Kuvvetler gerçekten darbeci mi ? Bunun böyle olmadığını başkaları değil ordunun en başındaki kişiler açıkça ifade etmeliler. Sorumluluk bunu gerektirir.

Yirmibirinci yüzyılda nereden gelirse gelsin değil darbenin kendisi , şüphesi bile kabul edilemez. Ancak algılamayı doğru konumlamak gerekiyor.

Tayyip Erdoğan hükümeti nasıl algılanıyor ? Oyların yarısını alıyorlar bir kısmı Kemalist’lerden gelmiş.  Kemalistler mi değişti ? Tayyip Erdoğan’cılar mı ? Bence her ikiside.

Bu sene katıldığım OYDER  toplantısında son derece güzel bir konuşma yapan bakan Zafer Çağlayan’dan benim  ve arkadaşlarımın çok etkilendiğini itiraf etmeliyim .Konuşmasının arasında Atatürk’ün vizyonel çizgisini takip edeceklerini anlatırken , salonun alkışlarına mazhar oldu. Aslında çok da yadırganacak bir durum değil. Tabiki ön şart budur. Hepimizin  genelde birleşeceği ön şartlar olacaktır. Atatürk’çülük de şekil olmaktan ziyade muassır medeniyetlere ulaşmak için geniş kabul görmek durumunda olduğumuz bir ön şarttır.

Elbette Türkiye’yi yönetenler içinde takiyye yapanlar da  vardır. Dileğimiz sayılarının az olmasıdır.  Ancak asıl önemlisi halkın  şikayet etmek yerine , demokrasiye sahip çıkması  ve iktidar olmak için rekabetçi ortamda çalışma yapmasıdır.

Evet iktidarı ve uygulamalarını beğenmeyebilirsin . O zaman kendin iktidar olmak için mücadele edeceksin. Yanlış bir iktidar anlayışı varsa çözümü başka yerlerde değil , halkta aramak gerekir. Zaten demokrasilerde mücadele var, rekabet var.  Dikkatle izlerseniz rekabet aslında en çok büyükleri vuruyor. Gözler onların üzerinde, acaba nerede hata yapıyorlar ? hatalarını nasıl yakalar , cezalandırırız ? Büyük şirketlere verilen rekabet cezaları unutmayalım. Dolayısı ile küçükler daha avantajlı .Çok dokunanları yok gelişip büyüyebilirler.

Cuma sabahı çok sevdiğim arkadaşım  Atilla aradı. İyi yetişmiş , insan kalitesi çok yüksek ,sevilen, sayılan, sıkı Atatürk’çü.  Malesef babası  Nihat bey vefat etmiş . Aslında beklenmeyen bir durum değildi. Hastalık ve yaşlılık kaynaklı  olarak uzun zamandır yaşam mücadelesi veriyordu.

Aynı gün Tayyip beyin annesi vefat etmişti. Tayyip bey Cuma namazı için arkadaşımızın babasının cenazesinin kalkacağı camiye geldi. Tabiki duygu yüklüydü. Cuma namazını kıldı ve cenaze namazına katıldı. Arkadaşımız ve ailesine başsağlığı diledi , tabutu taşıdı. Bunu bir gösteri olarak değil içinden geldiği gibi büyük bir mütevazılıkla yaptı . Aksini söylemek bile abesle iştigaldir. Hedefinde önce insan olan bir politikacının her kesimden oy alması sürpriz değildir.

Başbakanın annesi ve arkadaşımın babasına Allah’tan rahmet , ailelerine başsağlığı diliyorum. Mekanları Cennet olsun.

Ne mutlu ki onlar çok kıymetli insanlar yetiştirmişler.

Biri günümüzün lideri ...

Diğeri gönlümüzün ...