24 Kasım 2011 Perşembe

DARBUKATÖR MÜ , DİKTATÖR MÜ ?




Çalıştığım şirkette işe başlamamın  25. yılını 16 Kasım 2011 tarihinde arkadaşlarımla kutladık. Yaşımız da artık orta yaşın üst seviyesine gelmiş. Çok şükür iyi, kötü  bir şekilde yaşadım. Hayatla ilgili çok şikayetim olmadı.  Ailemle ,arkadaşlarımla belirli ilişki seviyesinde yaşayıp gidiyoruz. Dikkatimi çeken konu hiç bir zaman umudumu, heyecanımı kaybetmedim ve yaşama dört elle sarıldım.

Belki kilolarım arttı ama tecrübem de arttı. Belki hareketlerim yavaşladı ancak hayata olan saldırgan bakışım da yavaşladı.  Belki saçlarıma ak düştü ancak kendimi ak bulutlar gibi tertemiz, su gibi berrak hissetmeye başladım. Artık çevreme verdiğim mesajlarla insanlara daha fazla yarar sağlamaya , iyilik yapmaya başladım.

Yaşlı sınıfına girmeden önce insanlara son bir iyilik yapmak ne güzel olur. İnsanlarımı daha iyi yaşatmak , onları doğru yola yönlendirmek  için baş yönetici olmaya karar verdim.

Protokolda Cumhurbaşkanı  ve  Meclis Başkanı’nından sonra  üçüncü,  ancak operasyonda  en üst seviye olan başbakanlık benim için en ideal makam.

Değişimci liderlik yaparak ülke insanını en yükseklere taşımak hedefim olmalı. İnsanları fakirlikten, açlıktan, depremlerde sürünmekten,cahillikten kurtarıp  refah seviyesi en yüksek  ülkeler arasına sokmalıyım.

Önce bir benchmark – karşılaştırma çalışması yapmak gerekecek .
Kendime hangi ülke ve sistemleri örnek almalıyım ?

Japonya disiplinli, zengin ama çok sıkıcı . Durağan ve  geleneksel. Bize uymaz.
Amerika olur mu ? Bence olmaz. Zenginlik çok  ama sorunları da çok.Uyuşturucu, ırkçılık, dengesiz gelir dağılımı,sosyal sorunlar. Yok almayayım .
Avrupa ülkeleri ? Yok yahu çoğu batıyor.
Arap ülkeleri olur mu? Zenginler, artık uluslararası oldular. Kültürleri de biraz bize benziyor. Zaten bazılarına geçen yüzyıllarda Osmanlı tarzını , Türk kültürünü  götürmüşüz. Neden olmasın ?

Vallahi tuttum bu fikri.

Evet kendime Arap ülkelerini örnek almalıyım.

Yalnız bazı zorluklar görünüyor. Farklı olan yönleri nasıl devreye almalıyım ?
Zorluk, tehdit ve tehlikeye  karşı hazırlıklı  olmalıyım.

Ne de olsa değişimcilik .Ne de olsa yöneticilik.  Zoru başarmak , tehlikeye göğüs germek gerekecek.

İnsanların değişime uyumları çok kolay olmuyor.  Zaman zaman ikna  yönetimi , belki de zorlamak gerekecek.

Neler yapabilirim ? Hedef Arap ülkeleri ise , onlar gibi  nasıl olabilirim ? Örneğin ;

·         Okullarda  Arapça derslere geçebiliriz.  Bu Latin harflerinde de  birşey anlamamıştık. Bir bölüm insanımız günlük hayatını zaten Arap yazısı ile götürüyor. Alışkanlık var.
·         Medeni kanunu değiştirebiliriz. Dört kadınla evlenebilmek mümkün olacak . Böylelikle kadın erkeğin derdini daha az çekecek. En azından zorunlu durum hariç, dört günde bir kez  görecek.  Erkekte kendini  Cennet’te hissedecek. Birgün ona, birgün buna. Üstelik promosyonu var. Boş ol dersin, yedekten asıl kadroya yenisini kaydırırsın.
·         Kadının seçme hakkını kaldıracağım. Zaten parti başkanları da yalakalık olsun diye kadın adayların sayısını artırdı. Buna da gerek kalmayacak. Yönetenler erkek olacak.
·         Kadınlar tüm dikkatine karşın trafik kazaları yapıyorlar. Arabistan’daki gibi kadınlara araba kullanımını yasaklarsın olur biter.
·         Türkler genelde fiziksel olarak çok güzel değiller. Hergün yollarda bir sürü çirkin insan görüyorum ve buna tahammül gösteriyorum. Kadınlara  peçe giydirir, erkekleri ise fes sakal, şalvar ile dolaştırırım. Resmi kıyafet artık bu olmalı. Asker ,polis ,memur da bu durumdan yararlanmalı.Böylece çirkinlikleri de kapatırsın. İşte şimdi rahatladım. Ne de olsa hür irade.
·         Hakkını arayanlar kadıya gitsin, işini hemen görsün. Mahkemeye git . Yargıtay'a git.İcralık ol. Uzun ve yorucu işler bunlar. İşin kolayı var. Kurala uymayanı yatırırsın falakaya.
·         Alkol , sigara içmek yasak. Zaten sağlığa zararlı. İçeni görürsem kırbaçlarım olur biter. Ancak bu Emperyalistler bir şekilde kötü maddeleri sokmaya çalışacaklardır. Onlarla nasıl başedeceğim ?  Biraz zor olacak . Ama ne gam!! Onlarla da bir şekilde anlaşırım. Zaten milleti  çok sıkmaya gelmez . Kendi koyduğum kuralı bir kez uygulamasam ne çıkar ?


Sakın  seni ve fikirlerini beğenmedik  demeyin .
Kendimize refah, zengin , müreffeh olma hedefi almadık mı?

Bugün elimizde bunlar var.

O zaman neden itiraz ediyorsunuz ?

Bu ülkelere gidenler ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Vallahi ben onların yalancısıyım.


Askerliği  Topçu Okulu’nda yaptım. Topu bilmem ancak motorlu araçlar konusunda  eğitim aldım.
Soğuk ve karlı Polatlı günlerinde, hocalarımız araç ve parçaları anlatmaya çalışır ancak kendini dahi  ısıtamayan Canon tipi sobaların verdiği azıcık ısıda  çoğumuz derste uyumayı tercih ederdik.

Antalya’lı arkadaşım Şükrü ders dinleme yerine uyumayı tercih edenlerdendi.
Bir gün yüzbaşımız  dersi anlattı ve sorular başladı . Sıra Şükrü’ye geldi ;

Hocamız radyatörü gösterdi. Bu nedir ? Karbüratör.

Bu sefer karbüratörü gösterdi. Bu nedir ? Distribütör.

Hoca sinirlendi, distribütörü gösterdi, bu nedir ? Alternatör.

Hocamız sinirine hakim olamadı  ve sesini yükselterek  Şükrü’ye bağırdı ...

Ulan ibnetör , bu nedir yahu ?
Herşeyin sonuna tör  getirerek dersin  içine ettin !!!!



Çocuğun ismi Mustafa.

Öğretmeni Kemal ilave etmiş. Olmuş  Mustafa Kemal.

Sonunda halkı  atamız, babamız anlamında  Atatürk olsun diye karar almış.
Adamın ismi durup dururken olmuş Mustafa Kemal Atatürk.

Bunun sırrını tam anlamadım, neden böyle bir isim koyma ihtiyacı olmuş ?

Kadınlar evlenince soyadını  isterlerse değiştiriyor ama bazıları değişimi kabul etmiyor.

Şimdi Atatürk isminin kullanılmasını kabul etmeyip ,değişim isteyenler var. İllaki diktatör olsun diye tempo tutuyorlar.

Diktatör, diktatör, diktatör.


Diktatör nedir diye araştırdım. Dikte eden  kimse anlamına geliyor.

Liderlik terminolojisinde transformational ,Türkçe’de dönüşümcü liderlik olarak geçiyor. Sanırım herşeye tör koymaya alışanlar,  transformatör tanımının uygun olmadığını anlayınca kolaycılığı seçerek  Atatürk’e  diktatör demişler.

Hadi o zaman öyleydi , ya şimdi ?

Konuyu son günlerde gündeme getirenler için,  olumlu anlamı olan ve sonu  tör le biten bir kelime bulmak  bir bu kadar zor mudur ? Türkiye gelişti, Türkçe’de .....

Atatürk’e diktatör diyenler  müzikle olan ilgim nedeniyle korkarım birgün bana da darbukatör diyeceklerdir. Canları sağolsun.


Batı ülkeleri Atatürk döneminde medeniyet, demokrasi , bolluk, bereket merkeziydi. Haklı olarak  o da geminin önünü batıya  çevirmişti .

Şimdi moda Körfez ülkeleri, Arap ülkeleri .

Haydi binin , binin . Gidiyoruz ..

Boş yer kalmasın  !!!!



Şaka bir yana  Atatürk’ ün en büyük mirası olan Cumhuriyet ancak  inananları tarafından sahip çıkıldıkça sonsuza kadar yaşayabilir.

Unutmayalım  ‘’ O mavi gözler ‘’  bir yerlerden halkını izlemeye devam ediyor.
                       

9 Kasım 2011 Çarşamba

İTİRAZIM VAR



İtirazım var bu zalim kadere
İtirazım var bu sonsuz kedere
Feleğin sillesine hayatın cilvesine
Dertlerin cümlesine itirazım var

Yarım kalan sevgiye, şu emanet gülmeye
Yaşamadan ölmeye itirazım var

Ben hep yenilmeye mahkum muyum ?
Ben hep ezilmeye mecbur muyum ?
İtirazım var bu yalan dolana
Benim şu dertlere ne borcum var ki ?
Tuttu yakamı bırakmıyor

Benim mutlulukla ne zorum var ki
Bana cehennemi aratmıyor

İtirazım var değişmez yazıma
İtirazım var bu dertli şansıma
Sevginin sahtesine, hayatın cilvesine
Talihin böylesine, itirazım var

Yalan dolu gözlere, durulmamış sözlere
Dost olmayan yüzlere itirazım var

Son günlerde bu şarkı dilimden hiç düşmüyor. Bülent Ersoy müthiş okuyor. Belli ki onun hayatta yaşadığı fırtınalara itirazı var. Bir gün gökteki yıldız , bir gün pişman ve perişan olmak.

Değişmez yazıya itiraz edebiliyorsun ancak değiştiremiyorsun.

Adı üstünde değişmez yazı.

İnsanların birşeylere itirazı var. Benim de itirazım taraf olmaya.

Zaman zaman hangi takımı tutuyorsun diye soruyorlar.

Ortaköy’lü olmam nedeniyle çocukluğum bugün otel olan Şeref Stadı’nda geçti. Havuza girdim, futbol oynadım hatta o çocuk yaşta Baba Gündüz Kılıç’ın genç takım seçmelerine katıldım. Beşiktaş’a ilgi duydum.

Etiler’e taşındığımda hem yaşım hemde futbol yeteneklerim büyüdü. Kendimi Ali Sami Yen Stadı’nda buldum . Galatasaray genç takımı çalışmalarına başladım. Antremanlarda Galatasay’lı olmak için yemin ettirirlerdi. Galatasay’a ilgi duydum.

Avrupa yakasına sığamayınca soluğu Anadolu yakasında aldık. O dönemde Fenerbahçe yenilmez armada olmuştu. Fenerbahçe’ye ilgi duydum.

Şimdi sorun,  ben hangi takımı tutuyorum ? Hiçbirinin taraftarı değilim. Olmak zorunda da değilim. Hakemlik yapmaya başlayınca tamamıyla tarafsız oldum.

Bu seferde siyasetle ilgili sorularla karşılasıyorum. AKP ‘ limisin ? CHP ‘limisin ? Solcu musun , sağcı mısın ?  Oyunu kime verdin ?

Size ne kardeşim .

Oy benim değil mi  ? Kime istersem ona veririm. Bu benim demokratik hakkım . ister ona veririm , ister bir başkasına.

Önemli olan benim ön şartlarımdır. Sporcu musun? Yarışmacı mısın ? Fairplay ruhuna sahip misin ? Demokrasi düşkünü müsün? Çağdaş mısın ? Hukukun üstünlüğüne inanıyor musun ? Dürüst müsün ?

Gerisi hizmettir benim için.  Bugün hizmeti o verir yarın bir başkası. Yeterki halka hizmet için heyecan ve inancını kaybetme.


Zaman ve şartlara bağlı olarak düşünceler değişiyor.

Bir dostum insanlar komunist doğar, sosyalist yaşar, kapitalist ölür demişti. Elbette kastı aşılmış bir cümle. Tabiki böyle olmak zorunda değil.  Sanıyorum insanların zaman , şartlara göre yaşam ve fikirlerinin değişebileceklerini vurgulamak için ifade etmişti.

12 Eylül öncesi genelde gençleri , memurları,öğretmenleri, polisleri  bir tarafa çekme modası vardı.  İllaki taraf olacaksın . Benden değilsen diğerindensin anlayışı hakimdi. Alışkanlıklar etkili oluyor böyle düşünmeye.  Alışkanlıkları değiştirmek de çok zor oluyor. Uzun süreli eğitimler istiyor.

Trafik işaretinde yeşil yanınca arkanızdaki araç sahibinin korna çalmasına alıştık . Ancak önünde araç olmayan taksicinin yeşil yanınca kendi kendine korna çalmasını anlamak mümkün değil. Nedenini sorunca komik bir cevap vererek alışkanlık  abi demesi işiminiz ne kadar zor olduğunu gösteriyor.

Ben yapı olarak olaylara çok tarafsız yaklaşmayı arzu ediyorum. Mesleğimi de yanlış seçmişim mühendislik yerine  hakimlik daha uygun olurmuş.

Talip olmak , malik olmak anlamına gelmiyor. Emek sarf etmek, onu hak etmek gerekiyor.

Ben şimdiye kadar kimsenin adamı olmadım. Kimseye minnet etmedim. Bu nedenle tarafsızlığımı bozacak davranış içinde olmam.  Başkalarının da bana minnet etmesini istemem.

Biz insanız, sadece insan. Taraf olmadan da saygı görebileceğimize inanıyorum.

Memleketimizde malesef taraf olmazsanız bertaraf olursunuz anlayışı var. Bitaraf olmak gerçekten zor. İllaki bir taraf olacaksınız. Siyasette , iş hayatında geçerli.

Kişiliğimize, ailemize,ekmeğimize, demokrasiye ,hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlere aykırı durum varsa elbette tarafsız olmaktan vazgeçmekte olasıdır.

İşte o zaman Mehmet Akif Ersoy'un dizelerindeki gibi;

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Bunun için kalemim  keskin , kürsüm de kuvvetlidir.


Bir de İsviçre gibi tarafsız ülkeler var. Özellikle dünya savaşlarında her iki tarafın taleplerine neden olmuş.  Çözüm için , daha mutlu bir dünya için aracı olmuş.

Ben kendimi İsviçre gibi tarafsız hissediyorum .

Kimbilir , bakarsınız bir gün  tarafsız  insanlara  da gerek olur.

2 Kasım 2011 Çarşamba

BEN DEMİŞTİM DEMEMEK



Sevgili dostlarım ,
Benim çok önemli olarak gördüğüm bazı yazılarımı tekrar yayınlamak istiyorum. Bunun nedeni yeni okuyucuların katılması ve yazıyı henüz okumamışlara imkan yaratmaktır. Asla kredi olarak Ocak ayında yayınladığım yazımı hayatımıza tat katacağını zannettiğim  için tekrarlıyorum.


Değerli dostlarım,

Zaman zaman duygu ve düşüncelerimi paylaşmak ihtiyacı hissediyorum doğrusu birikim sahiplerinin de bu tür çalışma yapmasınıda yararlı buluyorum.

Bu yazım ekonomi ile ilgili olacak . 2008 yılında  görevle İngiltere’ye gittiğimde Lehman Brothers firmasının iflas ettiği bilgisi geldi. Yaşanan ekonomik çalkantılar o an hafif veya şiddetli bir krizin geleceğinin işareti oldu. Arkasından gelen birkaç ay bütün dünyayı karanlık bir kabusun içine soktu.

Kriz boyutunu genişletirken beklentilerin aksine umudumu hiç kaybetmedim ve şu tahminde bulundum;

  • Menkül hareketleri hızlanacak . Kasım – Aralık 2008
  • Kredileri muslukları açılacak. Mayıs 2009
  • Ürün satışları artacak . Eylül 2009

Bu fikirlerimi arkadaşlarımla paylaştığımda hayalcilikle suçladılar hatta dalga geçerek baş ekonomist ifadesini kullandılar bende inanmadıkları için bu arkadaşlara yazılı beyanda bulunmak durumunda kaldım. Sonuçlara baktığımızda;

  • Kasım –Aralık 2008’ de  borsa çoştu.
  • Kredi muslukları açıldı . Mayıs 2009 ‘da 2,2 milyar TL  piyasaya girdi.
  • Ürün satışları patladı. Eylül 2009

Şimdi nasıl oluyorda bu kadar kesin tahmin yapabiliyorum ? Fal açma ? büyü yapma? İçe doğma ? hayır hiç biri değil  sadece iyi analiz yapıp , yorumlamak . İsterseniz biraz açalım.

Lüften cüzdanımızdaki parayı sayın. Ne kadar ? 10 TL , 20 TL , 50 TL  daha fazla değil .

Hangimiz maaşımızı elimize alıyoruz ? Para verede ? Para tamamiyle sanal ortamda kimse görmüyor. Harcama yap , kredi kartı ile öde maaş zamanı gelsin ödemelerini sanal ortamda yap . Peki gerçek para nerede ? Dünyada 70 Trilyon $ ‘ın olduğu biliniyor bunun bir bölümü ülkelerin Merkez Bankalarında. Paranın bir bölümü dolaşımda, büyük miktarının İsviçre, İngiltere ve Amerikadaki bankaların kasalarında  bankonotlar şeklinde beklediğini biliniyor. Peki bu para kimin ? Genelde Arap sermayesi ve Japonların.

20 Yıl önce uzak doğuya iş için gittiğimde Kore – Japon işbirliği yapan bir firmada bulunmuştum.  Otomotivde Japon üstünlüğünün olduğu zamanlar. Kendilerinin dedikleri büyük markalar haricinde Japonya otomotivden çekilecek, gayri menkul ve finans işine gireceklerdi .  O gün bu söylenenleri ciddiye almadık ama aradan geçen zaman onları haklı çıkardı. Toyota , Honda gibi markaların dışındaki küçükler iddialarını azalttılar. Satıştan  gelen paralarla  Avustralya güney sahillerinde büyük miktarda gayrımenkul aldılar. Banka ve sigorta şirketlerinin büyük ortakları oldular. Araplar ise malum petrol gelirlerini paraya döndürdüler. Bugün dünyadaki banka ve sigorta şirketlerinin büyük hisselerine Japon ve Araplar sahip. Bu paraları da genelde İngilizler, Amerikalı'lar ve Yahudil'er yönetiyor.

Peki bankalarda duran paranın kime yararı var ? En azından duran paranın sahibine yararı yok. Hareket etmeyen paranın ekonomik değeri yoktur. Mutlaka üretime ve satışa yönelmesi gerekir ki para büyüsün kazanç artsın . İşte bu operasyon sürecinin tanımına  sermayenin dönüşümü , kapitalizm sistemi diyebiliriz.  Sistem nasıl çalışıyor onuda anlatmakta yarar var.

Benim çocukluğumda köylerde değiş tokuş esasına göre çalışılırdı . 1 teneke buğday ver 1 kilo yağ al modern olmayan ama etkili bu 1. nesil satış .

1970 lerde şekil değişti fabrikalar bayiye araba veriyor 1 milyona al 1,1 milyona sat diyorlar.Bayiler müşteriye arabayı 1,5 milyona satıyorlar. Yoksa 1 yıl bekle talep var – arz yok .Bu da 2. nesil satış

2000’ lı yıllar fabrika aracı  bayiye  gene 1 milyona veriyor 1,1 milyona sat diyor ama bu sefer bayi müşteriye 0,9 - 1 milyona satıyor. Arz var – talep yok , Buda 3. nesil satış

Bunun  anlamı nedir ? Neden zararına veya minimum karla satıyorlar ? Evet zararına satılıyor  ama ana firma tarafından teşvik veriliyor. Fazla sat , performans göster ben sana ilave destek olayım diyor.

Bu normal bir durum çünkü  klasik maliyet+kar yapısı çalışmıyor. Piyasaya bol ürün pompalamak , aracıların zayıf finansal imkanları malın çabuk ve karsız elden çıkmasına neden oluyor. Bu durum klasik karı fiktif hale getiriyor. İstediğiniz kadar kar tarifi yapın rekabet bütün karı götürüyor.

Olmazsa olmaz bir konu fazla sayıda üretim yapmak mecburiyeti . Çok sayıda üretim adedi rekabet ve maliyet avantajı getiriyor.

Dünya insanına mal satabilmenin yolu müşterinin  satın alma kabiliyetinin arttırılmasından geçiyor. Ya halkın gelirini enflasyon üstünde arttıracaksın yahut malın satışındaki  fiyat artışı enflasyon oranının altında yapacaksın. Satışları  bireysel kredi , finansal kredi ve kredi kartları ile destekleyeceksin.  
Kapitalizm  genelde ikinci yöntemi seçiyorlar ve mal fiyatlarında indirime gidiyorlar . Bunun yolu adette fazlalık ve kredilerin sağlanması. Sistem önce vatandaşın yararına gibi gözüküyor ancak  arkasından üzüntü, hüzün var. Tuzağa düşmemek gerekiyor. Mutlaka insanları memnun eden , üretimi sağlıklı olmasını sağlayan 4. Nesil satış şeklini bulmak gerekiyor.

Doymuş , insan adedi az, nufusu yaşlı ,sosyal hakları fazla, tüketim merkezlerine uzak , işçilik ve malzeme pahallı olan  gelişmiş ülkelere mal satmak veya üretim yaptırmak artık o kadar kolay değil.  Bu nedenle kapitalizm kendisine av olarak genç ve kalabalık , gelişmekte olan ülkeleri seçiyor. Bu ülkelerin yerini  işçilik maliyeti  düşük, tüketim merkezlerine  yakın orta doğu ve Asya ülkeleri alıyor . Türkiye, İran, Hindistan, Çin , Brezilya gibi ülkeler boşuna adetleri arttırmıyorlar.  Burada soru biz yeteri kadar gelirden pay alıyormuyuz ? Ne de olsa zeki insanlar markayı ,teknolojiyi , finansı elinde tutup üzerimizden sömürüye devam etmek istiyorlar. Ortaklık yöntemiyle  önemli para kazanıyorlar. Otomotiv , dayanıklı eşya gibi örnek sektörlere  ülkemizde de  rastlıyoruz.

Sermaye genelde üretim – finans ayağını birlikte kullanıyor.  Buyük markalar üretim  yapıyor ve finansla destekliyorlar.

Önceden bahsettiğim gibi kasalarda bekleyen paranın değeri yok.Para doviz olarak bizim gibi bazı ülkelere giriyor. Piyasada genelde doviz yüksekken borsa düşer. Firmalar yüksek dovizi bozup , düşük borsaya girerek ucuz hisseleri alıyorlar. Bir müddet bekleyip borsa yükselince tekrar düşen dovize dönüyorlar.

İnanın çok önemli karlar var bu işte . Sonuçta gelen paranın bir kısmında fedakarlık edip bunu ucuz kredi veya 12 aya varan kredikartına dönüştüruyorlar.

Vatandaş reklamların etkisiyle almayacağı , gücünün yetmeyeceği gerçekte çokta ihtiyacı olmadığı ürünü nasıl olsa öderim diyerek satın alıyor.  Sonra  1. kredi gelsin 2. kredi gelsin 3. kredi sonrasını söylemeye gerek yok sonuç batış.

Ekonomistler, ekonomi hocaları kriz gelecek ama ne zaman gelecek bilmiyoruz diyorlar. Bu deprem değil ki bilmeyelim.

Krizin gelmesini  verilen kredi vadesiyle birlikte olduğunu söylemek zor değil.

2008-2009 döneminde dövizi soktular, arkasından 2,2 milyar TL kredi girdi ,  borsa arkasından hareketlendi , borsa hareketlenince ürün satışları patladı. Şimdi hasat zamanı.

Unutmayın krediler Mayıs 2009 da verilmeye başlandı ortalama 36 vade bunun 18 ayı geçti 18 ay sonra kriz gelmesi surpriz değil.

Hedef Mayıs 2012 benden söylemesi. Türkiye’de son zamanlarda bankaların kredi satışı yapmak için neler yaptığı ortada. Tam tarife uyuyor.

İnşallah bu senaryolar hayal mahsuludür.
İnşallah ben uyduruyorumdur.
İnşallah ben bu işi bilmiyorumdur.

Ama ya biliyorsam ?

Bence korkulu rüya görmeyin . Belki konforunuzu arttırmayabilirsiniz ancak boyumuzu aşan harcama yapmayın.

ASLA KREDİ KART , ASLA KREDİ. Benden söylemesi

Hoşçakalın ama kredisiz kalın.


Saygılarımla








29 Ekim 2011 Cumartesi

88. YIL ANISINA



Cumhuriyetimizin 88. yılı nedeniyle '' O GÖZLER '' isimli yazımı tekrarlamak istiyorum.



Geçenlerde bir konuyu görüşmek için arkadaşlarımın odasına gittim. Cam kenarındaki koltuğa oturdum tam konuşmaya başlayacaktım ancak bir türlü konuya giremedim. Sanki bir çift göz beni takip ediyordu. Biliyorum çok garip ama garip olduğu kadar da etkileyici. 
Evet o gözler duvarda asılı olan resimdeki  Atatürk’e aitti. Aslında benim odamda da benzer resmi var,defalarca ona bakmıştım ama hiç bu kadar etkilenmemiştim.
Biz o gözleri , yüzü görüyorduk ancak  büyük Atatürk beni  yüzümle değil fikirlerimle hatırlayın demişti defalarca. Fikirlerdi kalıcı olan.

Atatürk yeni Türkiye’nin  vizyonunu ‘’Muasır medeniyetler seviyesine erişmek ‘’ olarak koyduğunda belki o günler için  hayaldi ama vizyonun bir tarifide  hayalin resminin çizilmesi  değilmidir ? Evet oTürk milletine güvenmişti.

Günümüz gençliğine yabancı gelebilir diye muasır’ın anlamına sözlükten  baktım, çağdaş yazıyor. Bu arada kelimenin doğrusu muasır biz bilmeden senelerce muassır,muassir diye kullanmışız. Çağdaşın anlamını da müreffeh ile karıştırmışız, müreffeh  bolluk bereket anlamına geliyor aslında birbirine yakın olmasına rağmen anlam olarak birbirine uzak kelimeler.

Atatürk’ün muasırlıktan anladığı, çağdaşlık olduğu kesin ancak müreffeh olmak tam olarak anlamı karşılamıyor çünkü bir milletin bolluk içinde olması onun çağdaş olduğu anlamına gelmiyor.
Örneğin Arabistan’ın bolluk içinde olduğunu söyleyebiliriz ancak çağdaş olduğunu söylemek çok mümkün değil. Diğer değişle müreffeh olabilirler ama muasır olduklarını söylemek doğru olmaz.

Çağdaşlık kavramında insan hakları , hukukun üstünlüğü, ekonomik gelişme, kültürün kalıcılığı, sanatla içiçe yaşama , canlıya değer verme, eşitlik , hür irade , inanç özgürlüğü , vatanseverlik ,kararlılık  var.

Kişisel olarak çağdaşlığı  ne kadar içimize sindirebiliyoruz ? Cebimizde paramız olabilir, istediğimizi alabiliriz ancak öz güvenimiz gelişmişmidir ? sanatla aramız iyimidir ? demokrasinin işleyişine bireysel katkımız oluyormu? Çocuklarımızın gurur duyduğu anne ve baba, arkadaşlarımızın, komşularımızın güvendiği, inandığı dostmuyuz ? Kul hakkı yemeden hayatımıza devam ediyormuyuz? Çocuklarımızın vatana yarar sağlaması için gerekli  donanımları sağlıyormuyuz? Büyüklerine saygıyı küçüklerini sevmeyi teşvik ediyormuyuz?

Birde ailelerimize  bakalım. Acaba ailelerimiz çağdaşmı?  Evet bazı ailelerin malı mülkü var .Lüks arabaları kapının önünde , kapı deyince yanlış anlamayın villanın kapısı. Tabiki bu şikayet edilecek birşey değil müreffeh olmak kötü birşey değil ama çağdaş olabilmek başka birşey.  Çocuklara İngilizce dersi verdiriyoruz peki  kendi tarihimizi  yeteri kadar öğretebiliyoruz mu? Burgeri bilen çocuklarımız ninelerinin portakal reçelini biliyorlarmı?  Kemanın  büyülü sesini duyuyorlarmı? Aile içinde yeteri kadar kendilerini ifade edebiliyorlar mı?

Bırakın ülkeleri hergün  çalışmak için gittiğiniz  şirketler çağdaşmı ? Müreffeh oldukları kesin  bol miktarda para kazanıyorlar ve kazanmaya devam edecekler . Gelişmekte olan ülkelerin zaten önlenemez bir yükselişi var. Bu stratejik planlar onlarca yıl önce yapıldı . Sermaye ‘’emerging marketler’’i kurdu ve mevcut işlerini taşonların üzerinden yapıyor. Azı sana çoğu bana felsefesi çalışıyor. Bir tarafta ucuz işgücü, ekonomik üretim, pazara yakınlık, potansiyel genç nufus , az sosyal güvence   diğer tarafda marka , teknoloji,danışmanlık.  Siz çok şey yapmasanızda para kazanılmaya devam edilecek çünkü sistem  bu şekilde kurgulanmış.

Sayın başbakanımız iş  adamlarından talepde bulunuyor ‘’ ister ayrı ister birlikte kendi marka aracınızı üretin ‘’ evet teorik olarak olabilir. Ülke  araç üretebilir ya sonra kime satacaksın ? hangi marka ile satacaksın ? cevap böyle bir marka olmayacak. iş adamlarımız buna girmezler bu  alternatifi imkan dahilinde görmezler. Bana görede şimdilik doğru bir tercih olur.
Nufusu yüksek Hindistan, Çin ,Rusya gibi ülkeler yüksek teknolojisi  olmayan  kendi araçlarını üretiyorlar ancak rekabet edecek kadar dışarı satamıyorlar . İç talebi bir şekilde karşılıyorlar . Lada ancak Rusyada geçerli , Tata dünyada ne satıyor? Geely rekabet sağlamak için Volvo'yu satın aldı . Skoda Alman’laştı . Sonuçta Türkiye araç üretebilir ama dışarı pazarlara ürün  satamaz iç pazarla sınırlı kalır. Diğer ülkeler kadar nufusumuz olmadığına göre hele ekonomik dengelerin zaman zaman değiştiği ülkede kendi aracını üretmek şimdilik macera olur. Bu konuya nereden geldik anlamadım ama mevcut durumda şirketler baştada söylediğim gibi müreffehler ama muassırlarmı ? Çalışanlarını donanımlı hale getirmek için gayret gösteriyorlar mı? Uygulamaları ile çalışanlara değer veriyorlarmı ? katılımcı politikaları destekliyorlar mı ? örnekleri çoğaltmak mümkün.

1970 yılların başında  ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Alaattin Şalikoğlu şöyle demişti ‘’ Bizler göremeyiz ancak 20 yıl sonra inşallah sizler çok iyi günler görürsünüz  ‘’ aynı dilekler 1980 lerde üniversitede  okurken fabrika organizazyonu hocam Cevat Taray tarafından yinelenmişti ‘’ bizler göremeyiz ancak 20 yıl sonra inşallah sizler çok iyi günler görürsünüz’’ aradan 30 yıl daha geçti  umarım hocalarımız hayattadırlar veya söyledikleri  gibi   beklenen günleri göremeden bu dünyadan göçmüşlerdir. Ya bizler ? 

Uzun yıllar önce Hüceste Aksavrın isimli hanımefendi elindeki şiiri ile  İstanbul Radyosu'nun Elmadağ binası kapısından içeri girer. Oğlu yurtdışına gitmiş ancak uzun süre kendisini aramamıştır . Analık duygusu , aranmamak kendisinde derin üzüntü yaratmış ve  hislerini kağıda dökmüştür. Oldukça duygusal bir güfte , okudukça hislenilen, hislendikçe ağlanan . Odada  bulunanlar hem etkilenirler  hem ağlarlar , göz yaşları sel olur. Büyük bestekar Selahattin İçli'de bu güfteye Kürdilihicazkar şarkı bestelemiştir.

Bir sabah bakacaksın ki bir tanem ben yokum
Dünyayı sana bırakıyorum bir tanem.

Evet o mavi gözler hergün bizi izliyor ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmamızı bekliyor . Bizim için olmasa da çocuklarımız için. Onlara güzel bir dünya bırakmak için. Ümit ederim birgün hem muasır hemde müreffeh olmayı başarırız.

Saygılarımla,

8 Ekim 2011 Cumartesi

GÖNLÜMÜZÜN LİDERİ




Büyük  bir gazetenin suya sabuna dokunmayan , her devrin  yazarı kendi çapında  önemli bir haber yapmış ;
Bazı komunistler 1929 yılında Çankırı’ya sürülmüş oradan da Romanya’ya gönderilmişler.

Yaklaşık seksen yıl önce bu kişiler sürüm sürüm sürünürlerken bugün torunu yaştakiler  kendilerini ifade edebiliyorlar. Hatta  işi silahlı çatışmaya kadar götürüp sağ yakalanan  bazıları bugün TBMM üyeliği yapıyorlar. Gerçekten Türkiye’de son yıllarda çok şey değişti.

Bu hızlı değişim içinde kendimizi yeterli ifade edebiliyormuyuz. İnsanlar sizi nasıl algılıyorlar ?

Benim yaşımdaki bir çok kişi Ahmet Özhan’ın hayranıyken oğlumun 17 yaşındaki arkadaşı bu şöhreti tanımıyor.
Ama ne gam ? Ben de Amy Winehouse’u tanımıyordum. Kadıncağız öldükten sonra ismini duydum ve sevmeye başladım. Bu durum ne benim ayıbım ne de oğlumun arkadaşının. İnsanlara ne veriyorsan onu alıyorlar. Bazıları kalıcı oluyor bazıları hemen tükeniyor.

Kendini tanıtmak, sürekli olmak kolay değil. Şirketler, bölümler, insanlar  kendini daha iyi anlatabilmek için iş ortaklarına, müşterilerine, yöneticilerine  sunuş yapıyor,  reklam çekiyorlar.  Amaç bilinirliğin, tanınırlığın artması. Tanınmak yoksa süreklilik de yok.

Ekrem Güyer’in şarkısında olduğu gibi;

Ayrılmak ne kadar zor , unutulmak çok acı.
Dün gülen bakışların  bugün bana yabancı.

Demek zorunda kalmak da var.

Özellikle gurur duyduğumuz Silahlı Kuvvetler kendini iyi ifade edememekten  nasibini  bu yıl yoğun bir şekilde aldı .

Bilindiği gibi çok sayıda üst rütbeli subay Balyoz davasında  darbe suçlamasıyla hapiste.  Silahlı Kuvvetler gerçekten darbeci mi ? Bunun böyle olmadığını başkaları değil ordunun en başındaki kişiler açıkça ifade etmeliler. Sorumluluk bunu gerektirir.

Yirmibirinci yüzyılda nereden gelirse gelsin değil darbenin kendisi , şüphesi bile kabul edilemez. Ancak algılamayı doğru konumlamak gerekiyor.

Tayyip Erdoğan hükümeti nasıl algılanıyor ? Oyların yarısını alıyorlar bir kısmı Kemalist’lerden gelmiş.  Kemalistler mi değişti ? Tayyip Erdoğan’cılar mı ? Bence her ikiside.

Bu sene katıldığım OYDER  toplantısında son derece güzel bir konuşma yapan bakan Zafer Çağlayan’dan benim  ve arkadaşlarımın çok etkilendiğini itiraf etmeliyim .Konuşmasının arasında Atatürk’ün vizyonel çizgisini takip edeceklerini anlatırken , salonun alkışlarına mazhar oldu. Aslında çok da yadırganacak bir durum değil. Tabiki ön şart budur. Hepimizin  genelde birleşeceği ön şartlar olacaktır. Atatürk’çülük de şekil olmaktan ziyade muassır medeniyetlere ulaşmak için geniş kabul görmek durumunda olduğumuz bir ön şarttır.

Elbette Türkiye’yi yönetenler içinde takiyye yapanlar da  vardır. Dileğimiz sayılarının az olmasıdır.  Ancak asıl önemlisi halkın  şikayet etmek yerine , demokrasiye sahip çıkması  ve iktidar olmak için rekabetçi ortamda çalışma yapmasıdır.

Evet iktidarı ve uygulamalarını beğenmeyebilirsin . O zaman kendin iktidar olmak için mücadele edeceksin. Yanlış bir iktidar anlayışı varsa çözümü başka yerlerde değil , halkta aramak gerekir. Zaten demokrasilerde mücadele var, rekabet var.  Dikkatle izlerseniz rekabet aslında en çok büyükleri vuruyor. Gözler onların üzerinde, acaba nerede hata yapıyorlar ? hatalarını nasıl yakalar , cezalandırırız ? Büyük şirketlere verilen rekabet cezaları unutmayalım. Dolayısı ile küçükler daha avantajlı .Çok dokunanları yok gelişip büyüyebilirler.

Cuma sabahı çok sevdiğim arkadaşım  Atilla aradı. İyi yetişmiş , insan kalitesi çok yüksek ,sevilen, sayılan, sıkı Atatürk’çü.  Malesef babası  Nihat bey vefat etmiş . Aslında beklenmeyen bir durum değildi. Hastalık ve yaşlılık kaynaklı  olarak uzun zamandır yaşam mücadelesi veriyordu.

Aynı gün Tayyip beyin annesi vefat etmişti. Tayyip bey Cuma namazı için arkadaşımızın babasının cenazesinin kalkacağı camiye geldi. Tabiki duygu yüklüydü. Cuma namazını kıldı ve cenaze namazına katıldı. Arkadaşımız ve ailesine başsağlığı diledi , tabutu taşıdı. Bunu bir gösteri olarak değil içinden geldiği gibi büyük bir mütevazılıkla yaptı . Aksini söylemek bile abesle iştigaldir. Hedefinde önce insan olan bir politikacının her kesimden oy alması sürpriz değildir.

Başbakanın annesi ve arkadaşımın babasına Allah’tan rahmet , ailelerine başsağlığı diliyorum. Mekanları Cennet olsun.

Ne mutlu ki onlar çok kıymetli insanlar yetiştirmişler.

Biri günümüzün lideri ...

Diğeri gönlümüzün ...

27 Eylül 2011 Salı

TÜKENMİŞLİK SENDROMU




Eylül ayında yazı yazmak içimden gelmedi. Yaşantımızda o kadar kötü haberler var ki insanı tüketiyor. İntihar ederek ölen  Fenerbahçe’nin eski kalecisi Enke gibi, bunalım geçirip takımdan ayrılan Schalke’nin teknik direktörü Ralf Rangnick gibi tükenmişlik sendromu yaşadım herhalde.
Şike söylentileri, artan terör haberleri, ekonomik bunalım , komşu ülkelerle bozulan ilişkiler insanın dengesini bozuyor. Üstüne üstlük internet sitelerinin , bankaların devamlı değişen yüzleri. Değişikliğe uyumda kolay olmuyor. İsmimi hangi ekranda bulacağım ? hesaplarım nerede?  Borcumu  nasıl ödeyeceğim ?  Gerçekten zor. Yeni yüz kullanımı başlayınca  arkasından hemen anket geliyor.
Eski yüzü nasıl bilirdiniz ?
İyi bilirdik .
Yeni yüzü nasıl buldunuz ?
Vallahi Cennet gibi , bir huriler eksik.
Devamlı yönlendirme yapılan  cennet soruları. Bankacıların Cenneti , internet sitelerinin Cenneti, sosyal paylaşım sitelerinin Cenneti. Meğer ne kadar çok Cennet varmış . Tercih yaparken haklı olarak tükeniyoruz. Tükenme duygusunu  içimizde hissedince kimimiz yazı yazamıyor , kimimiz de  bunalıma girip biraz da abartarak  hayata son veriyoruz.
Çok şükür şimdilik  şimendifer gibiyim , bir bozulup bir çalışıyorum. Şimdi artık çalışma zamanı.
Bu zor günleri geçirmek için inançlı, kararlı , birazda kültür sahibi olmalı. Tecrübe ve görgüyü de yabana atmamamız gerekiyor.
İngiltere amatör liglerinde maç yönetmeye başladığım günlerde en çok dikkatimi çeken konu maç sırasında futbolcuların kendi aralarında ve hakemle küfürlü konuşmaları olmuştu. Türkiye liglerinde bu mümkün değildi. Zamanla bu durumun İngiltere’de çok normal olduğunu anladım. Galiz yani çok ağır olmayan,  mimikleri ile bunu belli eden kişilerin küfürü olağan ve günlük yaşamın bir parçası sayılmaktaydı. Bursaspor – Beşiktaş maçında Bangura’nın oyundan atılmasına neden olan ‘’ fuck off ‘’  bence bu kapsamda değerlendirilmelidir. Futbolcunun vucut dili tamamiyle masum , herhangi bir saldırı yok, kasıtta yok. Bence karar  hatalı verilldi. Yardımcı hakemin bakış açısı Türkiye ile sınırlı kalmış, kendisine ne söylendiyse onu yapıyor. Görmek, yaşamak, ortamın içinde olmak   şart.  Bence  daha fazla yurtdışı temas gerekiyor yada deneyimleri olanlar gençlerle tecrübelerini paylaşmalılar.
Yıllar önce safari için Afrika’ya gitmiştim. Krugger Doğa  Parkı her yıl binlerce turisti ağırlayan, içinde çoğunluğu  vahşi olan sayısız hayvanı barındıran , binlerce kilometre karelik dikenli tellerle sınırları çizilmiş bir alan.
Üstü açık araçlarla bu parkta hayvanları izlerken dikkatimi aslanlar çekti. Yanlarına 8-10 metre yaklaştığımız aslanlar hiçbir tepki vermiyor, toplu halde uyumaya devam ediyorlardı. Bunu birisi anlatsa veya rüyada görsem asla inanmazdım. Hemen akıllara acaba aslanlara ilaç mı verdiler ?  sorusu geliyor ama bu mümkün değildi. Konya büyüklüğündeki bir alanda vahşi hayvanları beslemek veya ilaçlamak  inandırıcı olamazdı .
Gerçek olan karnı doymuş aslanlar kendilerine av aramıyor ve saldırmıyorlar. Acıkınca gerçek güdüleri olan parçalamak, avlanmak , vahşileşmek ortaya çıkıyor. Afrikalı rehberimiz ormanlar hakimi aslanın korktuğu tek canlının leopar olduğunu söyledi. Leopar çevikliği ve yırtıcılığı ile her zaman aslanın en büyük tehlikesi olmuş. Öyle av bulup doyunca yatan tipden değil bu hayvan , sürekli yırtıcı.
Merak bu ya bizde bu muhteşem canlıyı görmek istedik. Leoparı bulmak kolay olmadı , saatlerce aradık.  Sonunda bir tane bulduk ancak sadece uzaktan bakabildik, hemde sessizce. Bizde korkmuştuk hemde uzaktan bakarken . Sarı üzerine siyah lekeler hayvanı etkileyici yapıyordu belli ki çok tehlikeliydi.
Terör belası ile son günlerde çok karşılaştık. Kandil  ve diğer kamplarda konuşlanan terör örgütü mensupları gökten yağan bombalar karşısında yaşadıkları yerleri bırakıp çeşitli yollarla Türkiye içine sızdılar. Terör kanla beslendiği için aç kalan aslan misali kendisine av aramaya başladılar, daha da vahşileştiler. Av bazen asker, bazen polis  bazende  Siirt’de  ölen günahsız genç kızlar oldu. Terör  karnı doymadıkça  avlanmaya devam edecektir. O zaman güvenlik güçlerinin aslanın korkulu rüyası olan leopar gibi davranmak  zorunluluğu vardır.
Çevik , yırtıcı , etkili.
Askerlik yaptığım dönemlerde sakıncalı olarak adlandırılan bir kesim vardı . Genelde solcular, sağcılar , dinciler, gayrimüslimler , hüküm giymişler. Bu kişilere kritik yerlerde görev verilmezdi. Genelde doğu insanı batıya , batı insanı doğuya gönderilirdi. O zaman ki gerekçe herkesin ülkeyi tanımasıydı. Sanırım durum bugün biraz değişik.
Hudut karakollarında kimler görev yapıyor ?  Şehit cenazelerine baktığımızda genelde Orta Anadolu, Karadeniz,Ege , Marmara’dan gençler . Az miktarda doğudan olan da var. Ülkede askerlik zorunlu acaba  gösteri yaparken televizyonda seyrettiğimiz  veya terör olaylarına karışanlar arasında sonradan askerliğini bu kritik yerlerde yapan  var mıdır ? Silahlı Kuvvetlerin bu konudaki stratejisi nedir ? Takip sistemleri çalışıyor mu?
Karar verenler içinde , orada olanlar içinde zor bir durum.
Doğuda 286 adet yeni tip karakol inşaatı var, bittiğinde saldırmak çok kolay olmayacaktır. Uzman ordu için gönüllülük esasına dayalı şimdilik 5000 kişilik genç askere alınıyor ,daha da artacaktır. Terörle mücadele için özel harekatçı polisler yetiştiriliyor. Komando birliklerinde muazzaf subay, assubay  ve erbaşlar görev yapacaklar. Havadan gözetleme  uçakları envantere katılacak bunların hepsi silahlı mücadele için olumlu gelişmeler.
Birde paralı askerlik meselemiz var. Hergün şehit verilen bir ülkede parayı ver askerlik yapma anlayışı eşitliğe aykırıdır. Bu kararları aklı hür , vicdanı hür  insanlar doğru vermelidirler. Paralı askerlik  teklif dahi edilmemelidir. Populizim burada doğru olmaz.
Oh ne ala bastır parayı  askerlikten yırt senin yerine parası olmayanlar savaşsın.
Küçük şuçlarda olduğu gibi hapis cezasını paraya  çeviren mevcut uygulamaya ilave yeni bir kanun teklifi verelim, parası olanlar hapis yatmasın. Onların yerine başkası ceza çeksin. Nasıl olsa eroinci de para bol , hortumcu da para bol ,  hırsız da para bol. Parası olmayanlar kader mahkumları , namus cinayeti işleyenler vs onlarada genel af kararı alırsın olur biter.
Oh ne güzel memleket , sosyal hukuk devleti !!!
Demokratikleşme için  kendini AB  hukuk ve uygulamalarına  teslim edenlerin , kürsüde adalet ülküsünden ayrılmayacağına dair yemin ettiklerini unutmamalıdırlar.
Siyasi tarafta ne yapacaksan yap. Terörist başıyla mı konuşacaksın ? Demokratik açılım mı yapacaksın ? Kısmi , kalıcı af mı yapacaksın ?  O siyasi iradenin işi.  Ancak ne yapacaksan çözümlerin akılcı , geniş kabul görecek ve kalıcı olması çok önemlidir.

Burada partiler üstü gayretin gösterilmesine bir çok kesimden destek geleceğine eminim.

Bu vatan hepimizin yeterki birlikte birlikte barış , huzur, saygı içinde yaşamak isteyelim.

Birlikte yaşamak istemezseniz zaten yapılacak çok şey yok.


Padişah sahneye çıkıp  soytarılık yapsa, beceremez, foyası ortaya çıkar.

Ama bir soytarı, kimseye hissettirmeden yıllarca padişahlık koltuğunda oturabilir...

Bu dizelerin kimi hedef aldığını boşuna  düşünmeyin. Bir bakış iktidarın lideri, bir bakış muhalefetin lideri bir diğeri ise terörist başı. Nereden bakarsanız bakın mutlaka biri veya birilerini bulursunuz.

Adamın biri dünyada hiç kimseye bir kötülük yapmamış.  Her türlü kurala uymuş, içki  içmemiş, zina yapmamış,  uyuşturucu kullanmamış, kimseyi dövmemiş.  Sonunda bir gün ölmüş.  Büyük bir sevinç ve beklenti ile sorgu meleğinin önüne gelmiş.

Melek :  İçmemişsin, kul hakkı yememişsin.  Doğru mu ?
Adam :  Evet
Melek :  Kimseye el bile kaldırmamışsın. Doğru mu ?
Adam:   Evet
Melek :  Kendi karından başkasına yan gözle bile bakmamışsın. Doğru mu?
Adam :  Evet

Onlarca sorudan sonra sorgu meleği yanındaki meleğe dönerek ‘’ bir çift kanat getirin ‘’ demiş.

Adam heyecanla sorar : Melek oluyorum değilmi ?
Melek : hayır kaz oluyorsun.


Unutmayalım tükenmişlik sendromu insanları öldürüyor.

Son yılların parlayan yıldızı  olan Türkiye’nin savaşa değil , barışa ihtiyacı var. Bu nedenle her söylenene  inanıp  saflık yapmayalım. Melek olmak isterken kaz olmayalım.

Yüzyıllardır aynı topraklarda iyi kötü yaşadık. Hele hele gerek maddi , gerek insani gerekse demokratik şartlar ülkemizde  iyileşmeye başlamışken  daha iyisini  başarabiliriz.

Aslında bizi bize bıraksalar anlaşacağız.


Ah birde bizim üzerimizden katma değer yaratmaya çalışanlar olmasa !!!