1 Ağustos 2011 Pazartesi

KANUNUN ÜSTÜNDE






Başbakanın akrabasıyım  şimdi onu  bu basit konu için aramayayım.

Benim amcam emniyet müdürü idare ediver.

Sen benim kim olduğumu  biliyon mu ?


Yıllar boyunca medeni ülkelerdeki devlet memurlarının vatandaşlar  ile olan iletişimini örnek diye konuştuk. Kolay değil bir İşviçre’ linin polise beni idare ediver demesi. Memleketimizde  ise geleneksel yapımızdan kaynaklanan kendini güçlü gösterme cümlelerini kullandık. Zaman zaman işe de yaradı. Devlet kendini kurumsal gösteremiyorsa  birey kendini güçlü göstermeye çalışıyor.

Güçlünün bir şekilde haklı çıktığı, itibar gördüğüne yıllarca şahit olmadık mı?  Hep şikayet ettik ama icraat yapamadık.

Devlet gücünü tam olarak göstermediği için kişisel gücün peşinde olduk ve kendimizi kanunların üzerine koyma alışkanlığı edindik.

Zaman zaman da devlet gücünü fazlasıyla gösterdi o zaman da kast aşıldı. Onun da zararı başka oldu.

Baş rolünü Steven Seagal’ın oynadığı   Above The Law – Kanunun Üstünde  filminde aktör kendini kanunun üzerine gören mafya ile çarpışır ve genelde başarılı olur. Türkiye’ de kendini kanunların üstünde görenler var.

Sen benim kim olduğumu biliyon mu ?  Evet artık biliyoruz. Güçlülerin de eğer yanlış yaparlarsa cezasını çekeceğini biliyoruz .

Bu demokrasinin gücü, bu hukukun gücü.

Burada önemli konu devletin birimlerinin de dikkatli olması ve görevlerini halk adına yaptıklarının bilincinde olmalarıdır.

Bir otomobil beğendim güneşin açısına göre 3 renkli olabiliyor. Gri – açık mavi – hafif kahverengi tonu oluyor ismi kum grisi . Farklı tadlar yaşamayı sevdiğim için otomobildeki bu renk değişimi hoşuma gidiyor. Belkide karakterimdeki değişkenlikle ilişkili. Farklılıklar,değişkenlikler hoş oluyor.

Yapılan önemli transferler ile ligde Latin havası estiren bir spor kulübü yöneticisi var ki ağzından çıkan bir cümlede üç dört farklı anlam ifade ediyor. Bendeki değişkenliğin farklı bir versiyonu. Kullandığı  cümleye  hem olumlu hem olumsuz anlamlar yükleniyor. Saçma sapan birşey oluyor. Kendinize soruyorsunuz bu adamı kim yönetici yapmış ?  Eli , gözü devamlı oynuyor . Bilinçli olmayan konuşmaları  hem kendini, hemde temsil ettiği kurumu yakmaya uygun. El bombası gibi patlaması için pimini çekmek yeterli. Sanıyorum diğer yönetim kurulu üyeleri durumu farkettiler ve bu yöneticiyi  ikaz ettiler. O kişiyi bir daha TV  ropörtajı  yaparken görmedik  ancak artık çok geç oldu bomba ellerinde patladı.İstediğim gibi konuşur, istediğimi yaparım havasındaki arkadaşımız şimdi  hücrede hava soluyor.

Her zaman şampiyonluğa oynayan bir diğer büyük takımımızın  spor yönetici ise benzer şekilde en büyük benim, ben ne dersem o olur mantığı ile hareket edip gücünü haklı haksız her durum için kullanmaya başlayınca olanlar oluyor. Bunun bir diğer adı kişisel egoların  tatmini.  Senin ve kulübünün etik olmayan  işlere ihtiyacı mı var ?

Temsil edilen kurumlar zaten çok güçlü.Nasıl oluyor da  bu kişiler yönetim kurullarının  üzerinde iş yapıyorlar onu anlamak mümkün değil . Kurullarda aklı başında bir çok kişi var onların bu kirli işlere kefil olması mümkün değil. Ancak gelişmelerden zararı muhtemelen kulüpler görecektir.

Kulüplerde uygun olmayan bu  kişileri temizlemek şart.

Kanunlara uygun olmayan işleri başkalarından destek alarak yaptıkları için suç organize olarak kabul ediliyor.

Uyuşturucu ticaretinden gelen kara parayı  futbol takımı kurmak için kullanan ve Brezilya ‘dan zamanın önemli yıldızlarını getirten Anadolu takımının iki başkanı hala hatırımızda. Haydi bir kere hata yapıp o kişileri başkan yaptınız ikinci defa benzer hatayı nasıl yaparsınız ? 

Yıllar boyunca o güzel şehrin ismi muhteşem kayısısı yerine uyuşturucu ticareti yapanlarla birlikte anıldı. O şehrin insanına yazık değil mi?

Yakışıklı başkan bir İstanbul  takımını büyük yıldızlarla donatmıştı. Takımı kurarken harcanan  transfer paralarını  babasının sahip olduğu banka aracılığı ile halkı dolandırarak temin etmesini unutmadık. 

Bankazedeler yetmedi sonradan  milleti kandırmaya kalktı az kalsın beceriyordu ancak seçim barajı engel oldu.  Şimdilerde yurtdışında günlük koşuları ile fit kalmaya çalışıyor. Belki enerji toplayıp millete başka ne kazık atarım diye düşünüyordur. 

Halbuki ne güzel başlamıştık ;

  • Futbolda yapılan transferle Avrupa da iddialı olacağız.
  • Basketbolda Final Four İstanbul’ da yapılacak. Belki ilk defa kupayı kazanacağız.
  • NBA  lokavta gitti büyük yıldızlar ülkeye gelecek.
  • Trabzon’da dünya gençlik oyunları yapılmakta.
  • Voleybolda dünya yıldızları geliyor. Avrupa’da iddialı olacağız.
  • İzlenirliğin yüksek olması nedeniyle sponsorlar çok memnun.Destek veriyorlar.
  • İzleyiciler çok istekli ve yeni sezon için sevinçli.

Şimdi bu şike iddiaları morali bozdu . İşin ekonomik , sosyal tarafı  mutlaka zarar görecek  ve beklentilerimiz yerine gelmeyecektir.

Suçlanan şahıslar hüküm giymediler henüz masumlar ancak ifade edilen açıklamaların bir kısmı doğru olsa bile bu kişileri hukuki olarak uzun süreli ceza bekliyor.

Bu işin birde TFF  tarafından verilecek idari cezası var. Ümit ederim suçlu bulunmazlar. Benim gönlümden biraz da eyyam yaparak ;

  • Suçu sabit görülen kişilerin ömürboyu spor idareciliğinin yasaklanması ,
  • Kazanılan kupaların iadesi,
  • İlgili takımların Avrupa kupalarına katılmaması,
  • İlgili takımların otuz puan silinmesi geçiyor ancak   yöneticilerin kulüp üzerinde sorumluluğu olduğu için bu takımları büyük bir ihtimalle Bank Asya ligi bekliyor.

Bir  kulübün yöneticiliğini yapan TFF  başkanının düşürme kararını  vermesi zor. Ancak  deliller çok kuvvetliyse  şeriatın kestiği parmak acımayacak. Başbakan da bu işin arkasında durmuyor. Durursa kendisini yıpratır.


Seçenekler nedir ?

  • TFF  ve kurulları düşürme kararını açıklamadan  istifa ederler. Açıklamayı yeni federasyona bırakırlar. Bu seferde TFF 'ye korktu kaçtı denilecek.

  • Arjantin’de River Plate küme düşünce federasyon gelecek sezonda 1. ve 2. kümeleri birleştirip 2 bölgeli yapma kararı almış. İstermisiniz bizde önce takımları düşürüp sonra Arjantin’deki gibi 2 bölgeli uygulamaya geçelim.

Neden olmasın 12 Eylül sonrası çıkartılan kanunla Ankaragücü süper lige çıkmadımı ?

Buna ismiyle anılan Evren kanunu dediler.

Galiba birkez daha güç  oyunu bozacak.

Ümit ederim bu senaryolara gerek kalmaz.

Başka bir seçenek daha var ;

Yöneticiler ve lig aklanır, her şey yoluna girer çünkü Türkiye'nin huzura ve prestije ihtiyacı var.





Not:  Gündem devamlı değişiyor bu seferde komutanlar emekli oldular. Bu konudaki düşüncelerimi HER KAYA PARÇASINDA BİR VENÜS HEYKELİ GİZLİDİR ve MAĞDURUM  isimli yazılarımda paylaşmıştım . Henüz okumayan doslarıma tavsiye ederim.

8 Temmuz 2011 Cuma

DÜŞLER ÜLKESİNDE DÜŞSÜZ KALMAK





‘’ Ben ülkeyi yönetmeye talibim.  Bugün itibari ile sahaya inip ülke insanı ile tanışacağım , bütünleşeceğim.  Birgün mutlaka Türkiye’ye  Başbakan olacağım , lider olacağım.’’

İsterim ki Robert , Galatasaray, Koç , Alman Lisesini birincilikle bitiren başarılı gençler mezuniyet töreninde kürsüden bu konuşmayı yapsın.


Halkımız politikacıların  kalitesini devamlı sorguluyorlar. Haksız da değiller. Birtürlü aklımızdan geçen tarifi seçilenlere yakıştıramıyoruz. Genelde iyi eğitimlilerin , ticaret ve sanayi ile uğraşanların politika yapma talepleri olmuyor. Sonradan bu işe bulaşayım diyen  aileden zenginler ise halktan uzak kaldıkları için istenen düzeyi yakalayamıyorlar.

Günümüz politikacılarının  genelde çok iyi eğitimleri yok. Genç yaşta politikaya atılıyorlar . Lisanları yok , ekonomik bilgileri sınırlı ancak teşkilatlarda  uzun yıllar görev yaptıkları  ve belirli hizmetleri verdikleri için  birgün parti yetkilisi , parti başkanı oluyorlar.

İyi eğitimli olup başarısız ,çok iyi eğitimi olmayan ama başarılı politikacı örnekleri ile de zaman zaman karşılaşıyoruz. Temel prensip olarak politikaya katılımcı olmak isteyen her vatandaş bu hakkı kullanır önemli olan hizmet talebinin  doğru karşılanmasıdır.

Peki  altyapısı güçlü insanlarımız neden politikada yer almıyorlar ? Bence korkuyorlar. Onların bilgisi yeterlilikleri var ama cesaretleri yok. Sahada çok fazla olmamışlar , pratikleri yok . Nasıl bir durumla karşılaşacaklarını bilmiyorlar. Bu nedenle başarılı gençlerin lise dönemlerinde politikaya girmeleri , kendilerine memleketi yönetmek gibi bir hedef koymaları ve hedeflerine ulaşmaları politikanın marka değerinin artmasına büyük katkı sağlayacak en azından rekabet getirecektir.

Düşünün 73 milyonluk ülkede 550 milletvekili seçiliyor,oran milyonda sekiz. Seçilecek her milletvekilinin konusunda uzman olması ve geçmişinde hiç hata yapmamış olması beklenir. İster  ahlaki, ister ticari , ister politik olsun bir gün bile  ceza alan bana göre milletvekili olamaz , olmamalıdır . Bu durum trafik nedeniyle bir gün ceza  alanlar için bile geçerlidir. Masumiyet karinesine göre hüküm giymemiş , hakkında kesin karar alınmamış kişiler için ifademiz geçerli değildir . Milletvekili seçilirler , yemin ederler ve görevlerini yaparlar. Bunun tarifi,  dokunulmazlığın işletilmesidir. Milletvekilliği  süresinde mahkeme hüküm verirse dönem sonunda cezaevine giderler.

İnsanlarımızın arasında eğitimli , konusunda uzman , lekesiz 550 insan yok mudur ?

Milyonda sekiz !!!  seçiyoruz.


Mutlaka vardır. Bu nedenle altyapıları sağlam gençlerin politikaya girmeleri çok önemlidir.
İşte o zaman daha fazla değişimci,belirleyici ve yönlendirici oluruz. Politikanın  marka değerinin artmasının anlamı budur.



Seksenli yıllarda birçok şeyin gereksinimini duyar ancak temin edemezdik.

Su ,elektrik, yakıt bunlardan bazılarıydı.

Şimdi çoğumuza anlamsız gelen,  odunla çalışan termosifonlar ile evlerimize sıcak su temin ederdik.   Apartmanda oturanlar  haftanın 1-2 günü sıcak su alabilirlerdi , o da birkaç saatlik. İnsanlar temizlenme ihtiyacını kovalara koydukları suyu resistans yardımıyla  ısıtırak karşılarlar bazen de elektiriğe çarpılıp ölürlerdi.

Isıtıcı ihtiyacını gördüğüm için üniversite bitirme projesi olarak endüstri organizyonu ve ısıtıcı imalatını seçmiştim. Çeşitli araştırma ve çalışmadan sonra projemi tamamladım.  Fabrikanın dizaynı, bürokratik işlemler, iş zaman etütleri , malzemelerin seçimi, işçilikler, pazarlama çalışmaları.

İmalat basit ve maliyet ucuzdu.

Proje fizibilitesinden  anlaşılan rekabetçi fiyatlar ile satış yapıldığında yaklaşık  12 ay sonra  kar-zarar noktasını aşıp kara geçebiliyordum. Hele hele müteşebbise destek  veren Türkiye Sanayi Bankası, Türkiye Kalkınma Bankası gibi kuruluşlardan kredi aldım mı bu iş tamamdı . Ancak senin malını piyasa fiyatlarına kim  satın alırdı ?

Üretimi yapmak tamam ama piyasada senin gibi bir çok üretici var, senin gibi ismi duyulmamış bir firmadan kim neden satın alsın ?  Piyasada benzer malları  belli marka adı altında satan firmalar var insanlar onları tercih ediyorlar.  Öyleyse malı satmak , tutundurmak o kadar işin en zor tarafı. Yapılan fizibilite hesabı ne kadar iyi olsa da her zaman tutmaz. Sonunda malın elinde kalması veya çok az bir karla satılması muhtemeldir. Seçenek olarak ya daha az karla malı satıp uzun sürede işi yaşatmaya çalışacaksın yada vazgeçeceksin. Müşterinin algılayacağı markanız olmazsa işiniz zor.

Venedik yakınlarındaki  Murano adası cam işçiliği ile ünlüdür. Çeşitli  imalat tekniği uygulayarak kumdan cam yapıyorlar. Paşabahçe cam ürünlerinin yapılışında metod olarak farklılığı çok fazla yok.  Murano’da da üfleme ile camı şekillendiriyorlar belki ürün dizaynı biraz farklı . Malzemede çok  farklılık yok ancak dizayn , sunuş,tanıtım  Paşabahçe ile Murano arasında bu kadar fiyat farkının olmasını açıklıyor. Marka algısı yine tercihte önemli rol oynuyor.

Otomobil satın almaya karar verdiniz , günümüzde ürünler birbirine benziyor.
Malzeme maliyetinin çok olmadığına eminim. Peki aynı sınıf araçlar için  markalar arasındaki fiyat farkını ortaya koyan nedir ?
Burada marka değeri belirleyici olmaktadır . Müşteriye verilen hizmetin sürekliliği , firmaya ve teşkilata duyulan güven ,  beklentilerin karşılanması ,  marka için çalışanların  durup dinlenmeden müşteriler  için alternatifler yaratması , pazarlama çalışmaları müşteri gözünde fark yaratan etkenlerdir.

Çocukluk yıllarımda denizci ailelerine devletce verilen permi hakkı nedeniyle  yılda bir kere ücretsiz seyahat ederdik. Genelde hakkımızı annemin memleketi olan Marmaris’e gitmek için kullanır, akrabalarımızla özlem giderirdik.
O yıllarda  Muğla –Marmaris arasında birçok uçurum olduğu için karayolu seyahati tercih edilmezdi.  Muğla’ya gitmek isterseniz burunlu otobüslerle su kaynata kaynata 3,5 -4 saati göze almanız gerekirdi. Meşhur Sakar yokuşu sakarlık yapan sürücülere kötü sürprizler yapardı.

Geminin Marmaris’e gelmesiyle açıkta demir atılır ve onlarca motor gelen turistleri karşılardı.  Motorcular arasında olan dayılarım bizi gemiden alır ve diğer akrabalarımıza kavuştururlardı.

Gene böyle bir ziyarette gördüğüm sahneyi uzun yıllar unutmadım. Birkaç Fransız turist eski model Deşavo aracıyla geldikleri  Marmaris’te insanlarla  konuşmaya çalışıyorlar fakat lisan bilmemeleri nedeniyle anlaşmak için beden dillerini kullanıyorlardı. Lisan bileni bulmak çok zordu.

Marmaris’in insanları  ayaklarında eski sandaletler ve bakımsız ama güneşten yanmış  vucutları ile hemen dikkati çekiyorlardı.
Aslında bu fakir balıkçı kasabasının hazin bir hikayesi vardır. 1958 depreminde birçok binası yıkılmış , iktidarda olan Demokrat Parti’nin desteği ile yıkılan evlerin yerine iki katlı sempatik evler yapılmıştı. Yeni yapılan evler turizm pansiyonculuğu için altyapı oluşturmuştu. Her geçen gün turizm gelirleri artan o fakir insanların  çocukları bugün pahallı arabalarla gezen , güzel evlerde yaşayan insanlar olmuşlar. Turizm iyi şekilde yapıldığında kaynakları kullananlara gerçekten önemli katkı sağlıyor. Tarihin, doğal güzelliğin , kültürün ve  insanın değeri daha belirgin anlaşılıyor.

Bodrum da tıpkı  Marmaris gibi doğal güzellikleri , ambiyansı olan bir ilçemiz. Yıllar yılı insanlarımız tarafından talep görüp , güzellikler yaşatmıştır .

Sanıyorum son yıllarda Bodrum’da strateji değişikliği olmuş, herhalde kendine Montecarlo, Monaco  gibi zenginlerin yaşadığı veya ziyaret ettiği  turizm yerlerini örnek almış.
Bodrum’da zengin turiste yönelik bir felsefe oluşmuş. Yıllarca orta direk halkın ziyaret ettiği Bodrum’un yerine zenginin Bodrum’u olmuş . Düşünün bir porsiyon Lagos 80 TL , Levrek 48 TL ,bir  bardak çay nerede içerseniz için 5 TL .

Pahalı olsun onu kabul ettik, bari hizmet olsa ! O da yok.

Bodrum Türk vatandaşının gidebileceği yer olmaktan çıkmış . Zaten yerli, yabancı turistler  tercihlerini Bodrum dışında kullanmaya başlamışlar. O eski kalabalık gitmiş , şimdi daha sakin.

Bence stratejik bir hata yapılıyor.

Önce Bodrum dolacak sonra Torba ,Gündoğan ,Yahşi , Turgutreis , Göltürkbükü .

Sadece zenginin geldiği Bodrum da işler zayıf olursa diğer yerleşimler para kazanamaz ve katma değer sağlamaz.

Marinası , güneşin batışı , ekonomik restaurantları, kumsalı , çarşısı, pazarıyla çok güzel bir Turgutreis malesef Bodrum dolmadığı için hakkettiği değeri alamıyor.

Bodrum gibi düşler ülkesi yanlış yönetim  stratejisi nedeniyle yarar bekleyenlerinin düşsüz kalınmasına  neden olacaktır.

Bodrum mutlaka rekabetçi olmalı , misafirlerini ağırlamalı.

Eskisi gibi ....

Hangi işi yapıyorsak yapalım iyi planlayıp harika uygulayalım.

Ne yaparsak yapalım marka değerine katkı sağlayalım.


İşte o zaman bu güzel ülkede uykuya daldığımızda  en güzel düşleri görürüz.

23 Haziran 2011 Perşembe

BARON de LESTAC




Çok sevgili arkadaşım Engin çocukluktan bugüne müthiş bir Jazz düşkünüdür. Ünlü piyanist  Dave Grusin ve gitarist Lee Ritenour hayranıdır.
Müzisyenlerin İstanbul’a geleceğini öğrenince ilk işi benim içinde rezervasyon yaptırmak olmuş. Benimde bu davete katılmamak gibi bir seçeneğim olamazdı.
İngiltere’nin Bristol şehrindeki  Old Duke isimli Jazz Bar tüm dünyadaki müzikseverlerin buluştuğu yerdir . Müzisyenler hem Avrupa’dan hem de New Orleans , Memphis gibi Amerika’da Jazz’ın yoğun yapıldığı yerlerden müzik yapmaya bu ünlü bara gelirlerdi.
Yurtdışında bulunduğum yıllarda bu fırsatı çok iyi değerlendirerek Old Duke’ deki müzik ziyafetlerine katılmış ve Jazz sever olmuştum. O gece hem bu güzel anları birkez daha yaşayacak hemde doğduğum yer olan Ortaköy’ü uzun bir aradan sonra görecektim.
Yakın zamanda gittiğim Mardin’i içime sindiremediğim gibi Ortaköy’ü de beğenmedim.
Her tarafı inşaat , moloz , kirlilik , dükkanına müşteri çekmek isteyen çığırtkanlar kaplamış.  Aslında değer vermemiz gerekenlere az değer veriyor bazen de duygularımızı abartıyoruz.
Eğer Ortaköy boğazın pırlantası ise   daha güzel işlenmeli. Yoksa deniz boğazın her tarafında var. O zaman bir Ortaköy’lü olarak soruyorum  nedir Ortaköy’ü bu kadar popüler yapan ? Gençlik yıllarımızda artist görmek için Beyoğlu Çiçek Bar’a giderdik şimdi artistler görünmek için Ortaköy’e geliyorlar. Acaba sinema sanatçılığı mı ayağa düştü yoksa artistler halka mı iniyorlar ?
Yorum size düşüyor.
Aslında zengini , fakiri , yabancısı, sosyetesiyle ilginç bir mozaik olmuş.

Benim gördüğüm son 30 yıla damga vuran belediye başkanları  Ayfer Atay , Yusuf Namoğlu ,İsmail Ünal’ın Ortaköy’le ilgili gayretleri yeterli olmamış . İnanın yaklaşık yarım asır önce Ortaköy daha yaşanır bir yerdi. Yaşım ortaya çıkmasın diye yaklaşık dedim ,en azından ben o güzellikleri yaşadım.
Çocukluğumdan beri Ahmet Özhan hayranıyım onun müziği ,yorumu , havası beni nasıl etkiliyorsa sevgili arkadaşım Engin’in bu Amerikalı Jazz grubuna olan hayranlığı onu da  ilginç bir şekilde etkiliyor, gözleri heyecandan ışıl ışıl çakıyordu.
Rezervasyon yaptığımız kulübe gittik ve  Baron de Lestac   şarabı açtırdık. Keyfimize diyecek yoktu. Konser başlamış, başta Engin olmak üzere müşteriler bu güzel gecenin tadını çıkartıyorlardı. Müşterilerin alkışları müzisyenlere olan sevgi ,saygı ve hayranlıklarını ifade ediyordu.
Kolay değil , 75-80 yaşındaki bu insanların yaydıkları enerji inanılır gibi değildi. En gençleri dünyaca ünlü  Sonny Emory bateriyi bir başka çalıyordu.
Benim kulaklarım nefesli sazlarla yapılan Jazz’ı dinlemeye alışkın. Grubun yaptığı Smooth Jazz türü olduğu için biraz farklı geldi ancak çok beğendim. Bir başka icra yapıyorlar sanki ...
İnsanların yaptıkları güzel işler bir türlü unutulmuyor sanırım bu konseri uzun yıllar unutmayacağım.
Daima hatırlayacağım güzelliklerden biri de Engin’in yazı ve şiirleridir. Hergün inanılmaz şiirler yazar, bizde bıkıp usanmadan hayranlıkla okuruz. Bence ülkenin önemli şairlerindendir. Başkalarını bilemiyorum ancak Engin’nin şiirleri hayatıma lezzet katıyor.
Liseye ilk başladığımız yıllarda edebiyat öğretmenimiz Çiğdem hanım yaz tatilinden dönen öğrencilerine tasvir ödevi vermişti . Engin’in yazısı hem beni hem de sınıftaki arkadaşlarımızı oldukça etkilemişti. O yazmaktan , bizde dinlemekten zevk almıştık ancak bu satırları yazanın yüreğindeki  cevheri de keşfetmiştik.
Yazıyı bizim için tekrar yazmasını kendisinden rica ettim. Kırk yıl sonra tekrar kağıda dökmek zor olacaktı ama benide kırmadı.
Sizi büyük bir kıvançla arkadaşım Engin Ceyhan’ın nesir ve  şiiri örnekleri ile  tanıştırmak istiyorum ..
İşte Engin Ceyhan .... İşte bir ergenin yaz macerası.....

Güzel Aşk,
Aslında, kapıda beklerdi ayak seslerimi işittiğinde bahçeden. Aşk bu, anlatılması kolay olsaydı keşke.
Eylül ayı idi onunla ilk karşılaşmamız. Yağmur yağıyordu o gün, ilk onun hafif üşümüş ve kollarını kavuşturmuş olarak gördüm. Kimbilir ne zamandır bu okuldaydı ve ben farketmemişim diye üzüldüm de açıkçası.
Çok açık renkli değildi saçları saman sarısı gibi, hani güneşin tan vaktinden sonra ki bir sarı rengi vardır ya, kızıldan açılmaya başlamış, öyleydi işte.
Yaklaşmak istedim önce, hemen dikleşiverdi kollarını yana alıp. Sessizce yürüdük birlikte merdivenlerine kadar okulun. Gözleri öylesine güzeldi ki. İri ve sarı renk yoğun, ela idiler. Bir atmacanın gözleri kadar güzel, sanki ormanların üzerinde uçarken,  ağaçların yeşilliği yansımaktaydı ışıl ışıl içinden. Kendimi uçsuz bucaksız bir dünyanın içinde buluverdim o ilk gözlerimizin birbirine  değdiği an.
Öylesine kaybolmuştum ki o an, şimdi ne hissettiğimi bile yazamam.  Aşk bu dedim kendime. İlk gördüğümde, ilk aşkı yaşadığımı kavramıştım.
Sonra, okul çıkışında, beni bekliyordu ve yine beraberdik.  Yavaş adımlar ile hiç konuşmadan tozdan körleşmiş sokak lambaların aytınlattığı sokaktan, eve doğru yürüdük.  Sözleşmiş gibiydik sanki.  Nereye gidiyoruz demedi. Sadece bakışıyorduk ve iletebiliyorduk içimizdeki müthiş coşkulu duyguyu.
O gece huzurluyduk. Ben odamda ki yatağımda sırt üstü gözlerimi karanlık tavanın aynasında görüyordum, geniş kırlarda koşuşturuyorduk birlikte.
Uyuya kalmışım.
Uyandığımda salondaki koltuğun üzerinde uyurken buldum. Öylesine huzurlu bir ifadesi vardı ki, dedim evet biz iyi bir şey yaptık.
Mutluyduk.
Uyandı,
Sessizce parmaklarının üzerinde yürüdü, mutfakda birlikte yemeğimizi yedik. Okula gitmem gerekiyordu ve ona baktım, o ise gelmek istemiyordu, sormadan anlamıştım. İlk o zaman ona dokundum ve yüzünü sevdim, hafifçe bonunu eğip, ellerimin içine  bırakıverdi yanaklarını , gözlerini kısıp, ince bir ses ile şarkılar söyledi.
İşte böyle tanışmamız ve birlikte yaşamımız.
Uzun zamandır birlikteyiz.
Derinlemesine bir sevginin tam göbeğindeyiz şimdi.
Dedim ya eve dönerken bir tek gün bile aksatmadan beni tüm sevecenliği ile karşılardı.  Akşam yemeğimizi yedikten sonra dip dibe oturur, konuşurduk, şarkılar söyler, oynardık. Sarılırdık, yüz yıl ayrı kalmış bir annenin yıllar sonra kavuştuğu çocuğuna sarılır gibi sevecen,  sarmaşıkların bir ağaç gövdesini kavradığı gibi sımsıkı.
Koyun koyuna yatardık geceleri, korkardık ayrı kalmaktan, ebedi. Başını, boynumun altına sığdırarak uyurdu, onu hiç incitmeden okşardım. Öylesine severdi ki sevilmeyi hep daha çoğunu isterdi. Çok mu yalnızdı eskiden diye düşünür ve bu kadar güzellikte olduğu halde nasıl ve kim onu yalnız bırakabildi diye düşünürdüm.  Ama hiç bu soruyu sormadım.  Bazen sorular bulutların tekrar gökyüzünü karartması gibi içini karartabilir  ve üzebilirdi.
Büyük bir aşktı bu bizimki.  Tesadüfen ve aniden yağmurlu bir Eylül günü başlayan.  Bitmesi korkutan.
O gün, kapıyı açtım. İlk kez karşılamamıştı beni.  İlk kez sarılamamıştık hasretle.  Kalbim korku ile çırpınmaya başladı, yaralı bir serçenin kalbi gibi hızlı ve telaşeli.  Sessizce geldi ve sessizce gitmiş olabileceğini düşündüm ürkerek.
Ayaklarımın uçunda sessiz ama hızlıca yürüyerek odamın kapısını usulca ittim,  yatağımda sere serpe yatarken gördüğüm an,  çağladı içimde ki sevgi, koştum uyandırdım, sarıldım, sarıldım.
Ve,
Bağırdım, seni çok seviyorum benim güzel minik  kedim ..
                                                                               Engin Ceyhan


Bu güzel şiirler  daima kendisini hatırlamamız için.

 İkiz kiraz,
 Varsın, olsun,
İkiz kiraz değiliz ya,
bir ağacın dalında.

Seni belki bir serçe sever,
Beni belki bir güvercin.

Kim bilir ki, sevgiyle olgunlaştığımızı.
Görünce birbirimizi kırmızılaştığımızı.

Varsın olsun bu aşk, 


bir taş, bir çivi

Sümerli olsaydımda
bir çivi ve bir taşla
yazsaydım, şiirlerimi bir
taştan tablete,

kazısaydım rüzgarımı
kışımı, baharımı,
sevgimi, aşkımı,
vura, vura
 çiviye,
 derin derin
anlatsaydım.

Keşke bir Sümer'li
Olsaydım.
şiirimle,
kıvanç duysaydım
binlerce yıl sonra.
keşke,

Kim
Deliliğin kendineyse,
Gökyüzüne bakıp uçurduklarını kim yakalayabilir ?
Koştuğun topraklarda sınırlarını kim çizebilir ?
Gökyüzü ve yeryüzü arasında gidiş gelişlerinin sayısını kim tutabilir ?
Ve kim senden daha güzel sövebilir sevdiğin hayata ? 
    
                                             Engin Ceyhan

Bu aralar vakit çok değerli .  Zamanınızı aldığımıza değdi mi?

10 Haziran 2011 Cuma

BU MUDUR ? BUDUR




Bazı  arkadaşlarım  merak etmişler  yazılarda yaşananları mı  yoksa hayallerini mi anlatıyorsun ?

Yazılarımda özellikle dikkat ettiğim konular ;

  • Mumkün olduğunca anlaşılabilir olmak.
  • Okuyucunun kendisinden birşeyler bulmasını sağlamak.
  • Hem gerçeği hem hayali yazmak ve  bunu okuyucunun  kendisine yorumlatmak.
  • Mutlaka bir mesaj vermek.

Seyahat edenler çok  iyi  bilirler. Adapazarı – Bozüyük arası  önceleri  yolların bozuk, dar, virajlı olması nedeniyle son derece zor bir etapdı.  İstanbul – Antalya  güzergahı düşünülerek öncelikli olarak bu yolun duble olarak yapılması   planlamaya alındı  ve yolun yapımı uzun yıllar   sürdü.

Yol yapım çalışmaları sırasında  yapılan  proje hazırlıkları , patlatılan  dinamitler ,  hafriyat çalışmaları , emniyet tedbirleri nedeniyle  insanlar yollarda saatlerce  beklediler ama şikayet etmediler.  Sefa gelecekti bu kadar  da cefa olsun dediler .  Sonunda yaklaşık 1,5 yıl önce bu yol  büyük reklamlarla hizmete açıldı.  Gerçekten hem zaman kısalmış  hemde yol emniyeti artmıştı işte konfor buydu işte hizmet buydu.    
                
Vatandaş memnun , hükümet memnun , taşeron kazançlı , katma değerde yaratılmış daha ne olsun. Övünç kaynağı.

Birkaç kez bu yolu kullandım hoşuma da gitti . Geçenlerde  bir iş için Eskişehir’e giderken gene  bu yolu kullanmak istedim. Giderken yolda  fazla miktarda yol yapımı , göçme , yolun bozulması , köprü yapımı olduğunu görünce çok üzüldüm. Geri dönüşte yolun istatisliğini çıkartayım diyerek kaleme kağıda sarıldım.

Bozüyük’te kilometre sıfırlayıcısına bastım. Bazı değerleri sizinle paylaşmak istiyorum.

·         Yolun 2,3 .  kilometresi  çalışma uzunluğu 1,3 km köprü onarımı
·         Yolun 4 .     kilometresi     çalışma uzunluğu 1,1 km köprü onarımı
·         Yolun 10,4 . kilometresi çalışma uzunluğu 0,6 km teraslama çalışması
·         Yolun 11,4 . kilometresi çalışma uzunluğu 4,2 km yol çalışması
·         Yolun 20,2 . kilometresi  çalışma uzunluğu 2,3 km yol onarımı ........

Daha fazla detay vermeye gerek yok bu şekilde uzayıp gidiyor. Bozüyük – Adapazarı arasındaki yeni yapılan yolun uzunluğu  131 kilometre ve  tam 12 yerde çalışma yapılıyor. Toplam çalışma uzunluğu 18,1 km yani yapılanın % 13,82 si. Yapılalı sadece  1,5 yıl olmuş.  Şimdi kime kabahat bulalım ?

  • Fizibilite ve projeyi doğru yapmayanlara mı ?
  • Yapılan işi yeterince konrol etmeyenlere mi ?
  • İsmini ,markasını  lekeleyen büyük taahüt firmaları , taşaronları mı ?
  • Bu kadar kalitesiz teknik personel yetiştiren eğitim sistemimize mi ?
  • Bir çarkın olduğu ve bu çark içinde şerefi , vicdanı unufak olanlara mı ?
  • Harcamalar  benim vergilerimden geliyor siz  nasıl olurda bu şekilde harcarsınız diye sormayanlara mı?


Aynı yolu zaman zaman üstten kesen bir de hızlı tren projemiz var. Viyadükler , tabliyelerin inşaatı  hızlı bir şekilde ilerliyor.  Afişler  bugünden hazırlanmış yoldan geçenlerin görmesi için.

Hızlı tren buradan geçiyor !!!

Ya hızlı tren işi de,
   
  • Aynı veya benzer kurumlar tarafından projelendirip , kontrol ediliyorsa !!!
  • Aynı veya benzer firmalar  taahüt işini yapıyorsa !!!
  • Çark aynı veya benzer şekilde işliyorsa !!!    işte o zaman yanarız.


Vergi olarak ödediğimiz  paraya değil  kaybedeceğimiz hayatlara yanarız.


BU MUDUR ?

HAYATTAN ANLADIĞIMIZ BU MUDUR ?

HAYALLERİMİZ BU MUDUR ?


Budur diyorsanız ......  sizin bileceğiniz iş.

Giresun’daki kazada ,

  • Şoför yorgundu, uykusuzdu.
  • Araç aşırı hızlıydı.
  • Karayolları yönlendirme tabelaları yanlış yere  yerleştirilmişti.
  • Motorin  yerine yağ kullanılmıştı  demenin  bir yararı olur mu?  Ölen öldü ocaklar söndü.

Sistem aynı kaldıkça bu olasılıklar her zaman olacaktır.

Uçak düşünce sivil havacılık kurumları  karakutuyu bulur kaza nedenini araştırır  bir daha tekrarlanmaması için tedbir almaya çalışırlar. Acaba nedeni uçak düşünce canların  toptan  gitmesimi dir?  Karayolundaki kazalarda ise canlar  parakende olarak gidiyor. Son kazalarda görüyoruz ki artık karayolunda da  toptana dönülüyor.

İkinci Dünya Savaşını anlatan filmlerden aklımda kalmış.  Alman uçakları  İngiltere’deki hava üslerini bombalamak için havalanırlar. İngilizler bu durumu önceden tahmin edip önlemini alırlar. Uçakları koruganda saklarlar yerlerine  uçak maketlerini yerleştirirler. Kanat yerine branda, gövde yerine tahta kullanılırlar ve bu yanıltmaca  amacına ulaşır.  Almanlar  yerdeki uçakları bombalarlar ancak  uçak zannettikleri aldatmaca malzemeleridir. Gerçeği öğrendiklerinde savaş bitmiştir.

Çocukluk yıllarımdaki bayramları hatırlarım.  Sokak başına lunapark , panayır türü ufak eğlence yeri kurulurdu. Bazı uyanıklar benim gibi çocukları kandırmak için her türlü imkanı kullanırlardı. Örneğin üzeri yeşil örtü ile kaplı  büyük bir tahta kutu ve üzerine açılmış  ufak bir delik. İçinde köpekbalığı var, 25 kuruş ver delikten bak, balığı gör diyerek yapılan kandırmaca. Bende bu tezgaha düştüm nereden bileyim ufacık çocuğum. Parayı verdim , delikten baktım ne göreyim?  Simsiyah karanlık . O tarihten sonra başka kazıklar yemiş olabilirim ancak  hiçbir zaman delikten karanlığa bakmadım yani aynı kazığı yemedim.


Aynı kazığı yemedim ancak benzeri olasılık mıdır ?

  • Yıllardır vergi veriyorum ama benim paramla  yaptıkları yol bu.
  • Vergimi düzenli ödüyorum ancak  zamanında ödeyeni  cezalandırıp ödemeyeyeni ödüllendiriyorlar.Torba yasasından milyonlarca kişi yararlandı. Güzel bir ülkeyiz.
  • Bir ev satın alabilmek için hayatımızın en güzel günlerini borç ödemekle harcayıp cefa çekiyoruz. Hazine arazisine gecekondu yapanlara  araziyi 5 yıl ödemeli düşük fiyata satıyorlar veya kentsel dönüşümle mülk sahibi yapıyorlar.  Nerede sosyal adalet ? Sosyal adalet ilkeleri  ileri hiç bir ülkede böyle çalışmaz.

İleri ülkelerde de fakir vardır , evsiz vardır ama sosyal uygulamaların tarifi değişiktir.

Milli gelir arttı deniliyor !!!  Ben de inanıyorum giderek artıyor. Ancak toplam gelirde piramitin tepesinde yer alan az sayıda kişinin  gelirini çok arttırırsan geride kalan çoğunluk açlığa talim eder ve sadaka edebiyatı başlar. Zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan bir sistemin mutluluk getirmeyeceği açıktır.

Sistem birilerini mutlu ediyor !!! Fakirlik  edebiyatına  muhatap  bu kitleleri politik sömürü aracı olarak kullananları.

Yolculuk sırasında yolda yaşadığım kesintiler butün zevkimi mahvetti diyebilirim. Bu nedenle biraz sıkıcı konulara girdim kusura bakmayın. Aynı şekilde ;

  • Şirketlerin iyi yönetilmemesi nedeniyle  kesintiye uğrayan ticaret ,
  • İnsan kalitesi ve sistem eksikliği nedeniyle kesintiye uğrayan hizmet ,
  • İhtilaller nedeniyle kesintiye uğrayan demokrasi aynı şekilde  yaşama zevkimi mahvediyor .

Şimdi arkadaşlar lütfen aynı soruyu birkez daha sorsunlar.

Yazılarda yaşadıklarını mı anlatıyorsun yoksa hayallerini mi?